Kul in kâne âbâukum veebnâukum ve-iḣvânukum veezvâcukum ve'aşîratukum veemvâlun-ikteraftumûhâ veticâratun taḣşevne kesâdehâ vemesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum mina(A)llâhi verasûlihi vecihâdin fî sebîlihi feterabbesû hattâ ye/tiya(A)llâhu bi-emrih(i)(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e)
De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah'tan, peygamberinden ve O'nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez."
Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.
Tevbe Suresi 24. ayet, müminlerin Allah, Resulü ve cihat sevgisini dünyevi bağlardan ve mal sevgisinden üstün tutmaları gerektiğini vurgular. Ayet, bu tercihin önemini çeşitli dünyevi unsurları sıralayarak ortaya koyar ve Allah'ın emrinin beklenmesi gerektiğini belirtir. Dilbilimsel olarak, sevgi, mal edinme, ticaret ve mesken gibi kavramlar üzerinden insan psikolojisine ve değer yargılarına ışık tutar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hubb' (حب) kelimesini bir şeye karşı duyulan meyil ve arzu olarak tanımlar. 'Ahabb' (أحب) ise bu meylin ve arzunun en şiddetli ve üstün olanını ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, dünya nimetlerine duyulan sevginin Allah, Resulü ve cihat sevgisinden daha üstün tutulmasının yanlışlığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'hubb' kavramının hem dünyevi hem de ilahi sevgi için kullanıldığını belirtir. Bu ayette 'ahabb' kelimesi, müminlerin kalplerindeki sevgi hiyerarşisini sorgulayarak, Allah'a ve O'nun yoluna duyulan sevginin diğer tüm sevgilerin önüne geçmesi gerektiğini ifade eder. Dünyevi bağların Allah sevgisine tercih edilmesinin bir uyarı niteliği taşıdığını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'iktiraf' (اقتراف) kelimesini 'kesb' (كسب) yani kazanmak, elde etmek anlamında açıklar. Ayetteki 'emvâlün ikteraftumûhâ' ifadesi, kişilerin kendi çabalarıyla, emekleriyle kazandıkları malları ifade eder. Bu, mallara duyulan bağlılığın kaynağını ve kişisel sahiplenme duygusunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'iktiraf' kelimesinin mecazi olarak 'işlemek, yapmak' anlamında da kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayetteki bağlamda, 'malları elde etmek, kazanmak' anlamı daha baskındır. Bu, insanların dünyevi kazançlarına olan düşkünlüğünü ve bu düşkünlüğün Allah sevgisinin önüne geçmemesi gerektiğini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'haşyet' (خشية) kelimesini, bir şeyin büyüklüğünden veya şerrinden dolayı duyulan korku olarak tanımlar. Ayetteki 'tahşevne kesâdehâ' (تخشون كسادها) ifadesi, ticaretin durgunlaşmasından, yani zarar etmesinden veya değer kaybetmesinden duyulan derin endişeyi ve bu endişenin insanları nasıl etkilediğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'haşyet'in genellikle bilgiye dayalı bir korku olduğunu ve korkulan şeyin büyüklüğünü idrak etmekten kaynaklandığını belirtir. Ticaretin durgunlaşmasından duyulan korku, ekonomik kayıpların getireceği olumsuz sonuçların bilincinde olmaktan kaynaklanır ve bu dünyevi kaygıların Allah'a olan bağlılığın önüne geçmemesi gerektiği mesajını pekiştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fısk' (فسق) kelimesinin asıl anlamının hurmanın kabuğundan çıkması gibi, bir şeyden ayrılıp dışarı çıkmak olduğunu belirtir. Dini bağlamda ise, Allah'ın emrinden çıkmak, itaatten ayrılmak anlamına gelir. Ayetteki 'el-kavme'l-fâsikîn' (القوم الفاسقين) ifadesi, Allah'ın koyduğu sınırları aşan, O'nun emirlerine uymayan ve dünyevi sevgileri ilahi sevgiden üstün tutan kimseleri işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'fısk'ı, şeriatın sınırlarından çıkmak ve günah işlemek olarak tanımlar. Bu ayetteki 'Allah la yehdî'l-kavme'l-fâsikîn' (والله لا يهدي القوم الفاسقين) ifadesi, Allah'ın, kendi iradeleriyle doğru yoldan sapan ve dünyevi arzularına teslim olan bu tür insanları hidayete erdirmeyeceğini, yani onlara doğru yolu göstermeyeceğini belirtir. Bu, bir uyarı ve sonuç bildirimidir.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kul in kâne âbâukum veebnâukum ve-ihvânukum veezvâcukum ve’aşîratukum veemvâlun-ikteraftumûhâ veticâratun tahşevne kesâdehâ vemesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum mina(A)llâhi verasûlihi vecihâdin fî sebîlihi feterabbesû hattâ ye/tiya(A)llâhu bi-emrih(i) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e) De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.” (9/24)
Ehl-i beytin yaşantısından anlatılan bir hadise ile bu âyeti anlamaya çalışalım.
Efendimiz (s.a.v) bir gün Hz. Ali (k.v.c.) bir soru sormuş.
- Allah’ı seviyor musun? Ya Ali…
- Evet, seviyorum Ya Resüllullah...
- Beni seviyor musun? Ya Ali…
- Evet, seviyorum Ya Resüllullah...
- Kızım Fatım’ayı seviyor musun? Ya Ali…
- Evet, seviyorum Ya Resüllullah...
- Çocukların Hüseyin ve Hasan’ı seviyor musun? Ya Ali…
- Evet, seviyorum Ya resüllullah...
Bu cevaplar karşısında efendimiz (s.a.v) bu kadar sevgiyi nasıl gönlüne sığdırıyorsun Ya Ali demiş.
Hz. Ali (k.v.c) Ya Resülullah bu akşam düşüneyim, öyle cevap vereyim demiş.
Hz. Ali (k.v.c) akşam olup hane-i saadetlerine ginince oturup efendimiz (s.a.v.) in sorduğu soruyu düşünmeye başlamış. Hz. Fatıma validemiz kendisinin bu halini görünce bakmış değişim bir hal var.
Ya Ali seni böyle düşündüren hal nedir?
Ya Fatıma babamız Resülullah bana yukarıda nakledildiği gibi bir soru sordu ve bu kadar sevgiyi nasıl gönlüne sığdırıyorsun dedi.
Ya Ali bundan kolay ne var demiş ve cevaplarını vermiş.
Ertesi gün olmuş, Hz. Ali (k.v.c.) efendimiz (s.a.v.) in huzuruna çıkınca;
-Dünkü sorumun cevabını düşündün mü? Ya Ali…
-Evet efendim. Allah’ı c.c. imanım ile Resülllah’ı muhabbetimle, eşim Fatıma’yı nefsimle, çocumlarımı şefkatimle seviyorum deyince…
Efendimiz gülmüş, bundan peygamber kokusu geliyor diyerek. Cevabın Hz. Fatıma dan geldiğini anlamış…
Hz. Mevlânâ vücut birdir ama mertebelere riayet şarttır demiştir. Her bir sevgi yerli yerince ve maddi ihtiyaçlar ise amaç değil araç olması gerekir.