Vekâleti-lyehûdu ‘uzeyrun-ibnu(A)llâhi vekâleti-nnasârâ-lmesîhu-bnu(A)llâh(i)(s) żâlike kavluhum bi-efvâhihim(s) yudâhi-ûne kavle-lleżîne keferû min kabl(u)(c) kâtelehumu(A)llâh(u)(c) ennâ yu/fekûn(e)
Yahudiler, "Üzeyr, Allah'ın oğludur" dediler. Hıristiyanlar ise, "İsa Mesih, Allah'ın oğludur" dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkar etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!
Yahudiler, "Uzeyir Allah'ın oğlu" dediler, Hıristiyanlar da "Mesih Allah'ın oğlu", dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. Daha önce inkâra sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırıyorlar!
Tevbe Suresi'nin 30. ayeti, Yahudi ve Hristiyanların Allah'a çocuk isnat etmelerini ele almaktadır. Ayet, bu iddiaların batıl olduğunu ve önceki inkarcıların sözlerine benzediğini vurgulayarak, bu tür inançların dilbilimsel ve teolojik olarak nasıl bir sapma olduğunu ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'هود' kelimesinin 'hâde-yehûdu' fiilinden türediğini ve 'dönmek, rücu etmek' anlamına geldiğini belirtir. Yahudilere bu ismin verilmesinin sebebi olarak, Allah'a dönüş iddiaları veya Musa'nın dinine dönmeleri gösterilir. Ayetteki bağlamda, Allah'a çocuk isnat etme gibi batıl bir inanca sahip olan topluluğu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Yahud' kelimesinin 'tevbe edenler' veya 'Hûd'un soyundan gelenler' gibi farklı etimolojik açıklamalarını sunar. Ayetteki kullanımı, belirli bir inanç grubunu tanımlamakta ve onların 'Üzeyr Allah'ın oğludur' şeklindeki yanlış inançlarını aktarmaktadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'Nasârâ' kelimesinin 'nasara' fiilinden geldiğini ve 'yardım etmek' anlamına geldiğini belirtir. İsa'nın havarilerinin birbirlerine 'Allah'a yardım edenler' demelerinden veya İsa'nın 'Nasıra' köyünden olmasından dolayı bu ismi aldıkları rivayet edilir. Ayette, 'Mesih Allah'ın oğludur' diyen topluluğu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Nasârâ' kelimesinin 'yardım edenler' anlamında kullanıldığını ve Kur'an'da bu ismin Hristiyanları tanımlamak için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Yahudilerle birlikte Allah'a çocuk isnat eden diğer bir inanç grubunu temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kavl' kelimesinin 'söz, ifade' anlamına geldiğini ve hem hak hem de batıl sözler için kullanılabileceğini belirtir. Ayetteki 'ذَٰلِكَ قَوْلُهُم' ifadesi, Yahudi ve Hristiyanların Allah'a çocuk isnat etme iddialarının batıl ve temelsiz olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kavl' kavramının Kur'an'da sadece bir ifade biçimi olmaktan öte, aynı zamanda bir inanç ve duruşu temsil ettiğini belirtir. Ayetteki 'kavluhum', onların sadece ağızdan çıkan bir sözü değil, aynı zamanda temel inançlarını ve bu inancın yanlışlığını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'muhâ'ât' kelimesinin 'benzemek, taklit etmek' anlamına geldiğini ve bir şeyin diğerine yakınlığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'yudâhi'ûne', Yahudi ve Hristiyanların sözlerinin, daha önceki müşriklerin Allah'a ortak koşma ve çocuk isnat etme gibi batıl inançlarına benzediğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'muhâ'ât' fiilinin 'benzemek, taklit etmek' anlamında kullanıldığını ve bu benzerliğin genellikle olumsuz bir bağlamda, yani bir sapmayı veya yanlış bir şeyi taklit etmeyi ifade ettiğini açıklar. Ayette, bu sözlerin önceki inkarcıların batıl inançlarına olan benzerliği eleştirilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin asıl anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu anlamdan türeyerek 'nimeti örtmek, nankörlük etmek' ve 'hakkı örtmek, inkar etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kefarû', Allah'ın birliğini ve çocuk edinmediği gerçeğini inkar edenleri ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece bir inkar eylemi olmadığını, aynı zamanda bir yaşam biçimi ve Allah'a karşı bir duruşu ifade ettiğini vurgular. Ayetteki 'kefarû', Yahudi ve Hristiyanların sözlerinin, daha önceki inkarcıların Allah'a karşı olan bu olumsuz duruşlarına benzediğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'efk' kelimesinin 'bir şeyi asıl yönünden çevirmek, saptırmak' anlamına geldiğini belirtir. 'Yü'fekûne' ifadesi, onların hakikatten nasıl saptırıldıklarını, nasıl da yalan ve iftira uydurduklarını şaşkınlıkla ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ifk' kelimesinin 'yalan, iftira' ve 'hakikatten sapma' anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayetteki 'ennâ yü'fekûne' ifadesi, onların bu kadar açık bir gerçeğe rağmen nasıl olup da bu tür batıl iddialara yöneldiklerini, akıllarının nasıl saptırıldığını sorgular.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Vekâleti-lyehûdu uzeyrun-ibnu(A)llâhi vekâleti-nnasârâ-lmesîhu-bnu(A)llâh(i) zâlike kavluhum bi-efvâhihim(s) yudâhi-ûne kavle-llezîne keferû min kabl(u) kâtelehumu(A)llâh(u) ennâ yu/fekûn(e) Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar! (9/30)
Elmalılı tefsirinde bu âyet hakkında bilgi şöyledir;
Rivayet olunduğu üzere, Resulullah'ın huzuruna Yahudi hahamlarından Sellam b. Mişkem, Numan b. Evfa, Şas b. Kays, ve Malik b. Sayf gelmişlerdi ve bunu söylemişlerdi. Fenhas b. Azura adındaki hahamın "Allah fakirdir, biz zenginiz." diye söylediği de ayrıca nakledilen rivayetler arasındadır. Daha eski devirlerde de buna benzer şeyler söyleyenler olmuştu. Bunun sebebi de yahudiler, Tevrat ile amel etmeyi bırakmışlar, peygamberlerini de öldürmeye başlamışlardı. Tevrat'ı bilen kalmamış, kimi ölmüş, kimi öldürülmüş, kimi de unutmuş gitmişti. Allah Teâlâ onu onların kalblerinden silmişti. Nihayet Tevrat ve Tabut (kutsal emanetlerin bulunduğu sandık) ortadan kaldırılmıştı. Daha sonra Uzeyr Aleyhisselam, yüz senelik ölümden sonra, Allah'a tazarru ve niyaz etmiş, Tevrat'ın hıfzı kendisine ihsan olunarak, genç yaşında İsrailoğulları'na gelmiş ve ezberden Tevrat'ı yeniden yazmış. Ve işte o vakit "Bu başka türlü olmaz, muhakkak bu Allah'ın oğludur." demişler ve daha sonra hıristiyanların "İsa Allah'ın oğlu" sözüne bir kapı açmışlar. Bu âyet nâzil olduğu zaman da yahudiler "Biz böyle bir şey söylemeyiz, bunun aslı yoktur" diye hiçbir itiraz ve inkârda bulunmamışlardır. Ancak bu meselede olsun üzerlerinde İslâm'ın harp tehlikesinin büyük bir tesiri olmuş ki, daha sonraki yahudilerden bu söz işitilmez olmuştur. Şu halde hepsi değilse bile içlerinden bazıları bir zamanlar "Uzeyr Allah'ın oğlu" dediler. Nasara da "Mesih Allah'ın oğlu" dediler. Esasen bunu söyleyenler de bir kısım hıristiyanlar ise de sonradan hemen hepsi böyle söylemeye başladılar ve hatta böyle söylemeyenleri kâfirlikle itham ettiler. Mâide Sûresi'nde verilen bilgilere bakınız (Mâide 5/72,73).[33]
Maide 72 ve 73 yorumlarına Kûr’ânı Kerimde yolculuğa müracaat edecek olursak;
لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ
ابْنُ مَرْيَمَ وَقَالَ الْمَسِيحُ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اعْبُدُوا
اللَّهَ رَبِّي وَرَبِّكُمْ إِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدْ حَرَّمَ
اللَّهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوِيهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ
مَنْ أَنصَارِ
(72) (Lekad keferellezîne kâlû innAllahe HUvel Mesîhubnü Meryem* ve kalel Mesîhu ya beni isrâîle'büdullahe Rabbî ve Rabbeküm* innehu men yüşrik billâhi fekad harramallahu aleyhil cennete ve me'vahün nar* ve ma lizzalimîne min ensâr;)
“Andolsun, "Allah, Meryem'in oğlu Mesih'tir" diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa Mesih onlara: "Ey İsrâîloğulları, hem benim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah'a ibâdet edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun varacağı yer cehennemdir. Zalimlerin yardımcıları da yoktur" demişti.” İsâ (a.s.) da çeşitli olağanüstü hârikalar gördükleri zaman onun ilâh olduğuna kanâat getirdiler ve işte “Allah” budur dediler.
Meryem oğlu Mesih’te Allah’ın zuhûru diğer varlıklardan daha kemâlliydi. İsâ (a.s.) dan evvel Cenâb-ı Hakk’ın zâtıyla birlikte bir varlıkta zuhûra geldiğini getiren bir ilim yoktu. İşte İsâ (a.s.) ın getirdiklerinin güzelliği buradaydı fakat onlar bura da bir başka yanılgıya düştüler ve bunu sadece İsâ (a.s.) a hasretmeleri onların küfürlerine sebep oldu. İslâmiyet ise “Ne yöne dönersen Allah’ın vechi oradadır” (2/115) Âyeti ile bu gerçeği âleme yaydı.
Oysa İsâ (a.s.) onlara “hem benim ve hem sizin Rabbınız olan Allah’a ibâdet edin” demişti. Ve burada rubûbiyyet mertebesi itîbârıyla Rabbların farklılığını vurgulamıştı. Buradaki cennetten murât zâtın sâfîyetidir, yâni nefsâniyetin ortadan kalkarak kendi hakîki varlıklarıyla orada zât cennetinde yaşamalarıdır ve onlara Cenâb-ı Hakk bu yolun yâni vahdet yolunun kapatıldığını belirtiyor. Ve fiil olmadan edindikleri yanlış ilim dâhi görüldüğü gibi insânı cehenneme götürüyor. Yanlış inanç İnsânın âmelini dâhi alıp götürüyor.
لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ ثَالِثُ ثَلْثَةٌ
وَمَا مِنْ إِلَٰهٍ إِلَّا إِلَٰهٌ وَاحِدٌ ۚ وَإِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا
يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
(73) (Lekad keferellezîne kâlû innAllahe salisü selâsetin ve ma min ilâhîn illâ ilâhun vahıd* ve in lem yentehu amma yekulune leyemessennellezîne keferu minhüm azâbün elîm;)
"Allah, üçün üçüncüsüdür" diyenler elbette kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, elbette onlardan inkâr edenlere acı bir azap dokunacaktır.” Ebâ, ebî ve ruhu’l kûds dedikleri bu üçlü kâideye göre Allah üçüncüsüdür dediler.
Bu âyete başka bir yönden bakarsak, üçten kasıt ef’âl, esmâ ve sıfât âlemidir. Ve üçüncüden kasıt sıfât âlemini söylediler çünkü kendilerinde zât mertebesi henüz oluşmamıştı ve kendileri üç mertebe üzereydiler.[34]