Kâtilû-lleżîne lâ yu/minûne bi(A)llâhi velâ bilyevmi-l-âḣiri velâ yuharrimûne mâ harrama(A)llâhu verasûluhu velâ yedînûne dîne-lhakki mine-lleżîne ûtû-lkitâbe hattâ yu'tû-lcizyete ‘an yedin vehum sâġirûn(e)
Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah'ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam'ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.
Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde ne Allah'a, ne ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyen kimselere alçalmış oldukları halde elden cizye verecekleri hale gelinceye kadar savaş yapın.
Tevbe Suresi 29. ayet, Kitap Ehli ile olan ilişkileri düzenleyen ve belirli şartlar altında cizye ödemeleri gerektiğini belirten önemli bir hükümdür. Ayet, 'savaşma', 'iman etmeme', 'haram kılma', 'din edinme' ve 'cizye' gibi temel kavramlar üzerinden, İslam toplumunun diğer din mensuplarıyla olan hukuki ve sosyal çerçevesini çizmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'katl' kelimesinin canı bedenden ayırmak olduğunu belirtir. 'Mukatele' ise iki taraf arasında savaşma, birbirini öldürmeye çalışma eylemidir. Ayetteki 'kâtilû' emri, düşmanla fiili bir mücadeleye girişmeyi, yani savaşmayı emretmektedir, ancak bu, belirli şartlar ve sınırlar dahilindedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, Kur'an'daki 'katl' ve 'mukatele' kullanımlarını mecazi ve hakiki anlamlarıyla ele alır. Burada 'kâtilû' ifadesi, düşmanla fiili bir çatışmaya girmeyi, onlara karşı savaşmayı ifade eder. Bu, sadece öldürme değil, aynı zamanda onları zayıflatma ve İslam'ın üstünlüğünü sağlama amacı güden bir mücadeledir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cihad' ve 'kıtal' kavramlarını incelerken, 'kıtal'in daha çok fiili savaşı ve askeri mücadeleyi ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'kâtilû' emri, Kitap Ehli ile olan ilişkide, onların İslam'a karşı direnişleri veya İslam'ın otoritesini tanımamaları durumunda başvurulacak son çare olarak fiili bir çatışmayı öngörür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân'ı kalple tasdik, dille ikrar ve organlarla amel olarak tanımlar. Ayetteki 'lâ yu'minûne' ifadesi, Kitap Ehli'nin Allah'a ve ahiret gününe, İslam'ın öngördüğü şekilde tam bir tasdikle inanmadıklarını, dolayısıyla İslam'ın temel inanç esaslarını reddettiklerini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'îmân'ın 'tasdik' ve 'emniyet' kökünden geldiğini belirtir. Bir şeye inanmak, onu doğru kabul etmek ve ona güvenmek demektir. Ayetteki olumsuz kullanım, Kitap Ehli'nin İslam'ın getirdiği Allah ve ahiret inancını tasdik etmediklerini, dolayısıyla bu konularda İslam'dan farklı bir duruş sergilediklerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'îmân' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve Allah'a tam bir teslimiyet ve güveni ifade ettiğini açıklar. Ayetteki 'lâ yu'minûne' ifadesi, Kitap Ehli'nin bu teslimiyet ve güveni, İslam'ın belirlediği çerçevede göstermediklerini, dolayısıyla İslam'ın temel inanç sistemine dahil olmadıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'haram' kelimesinin yasaklanmış, dokunulmaz kılınmış şey anlamına geldiğini belirtir. 'Tahrîm' ise bir şeyi haram kılmak, yasaklamak demektir. Ayetteki 'lâ yuharrimûne' ifadesi, Kitap Ehli'nin Allah ve Resulü tarafından haram kılınan şeyleri haram olarak kabul etmediklerini, dolayısıyla İslam'ın şeriatına uymadıklarını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'haram'ın şer'î bir yasaklama olduğunu ve bu yasağa uymamanın cezasının olduğunu belirtir. Ayetteki 'lâ yuharrimûne mâ harrama Allahu ve Resûluhu' ifadesi, Kitap Ehli'nin İslam'ın helal-haram sınırlarına riayet etmediklerini, kendi dinlerinin veya geleneklerinin belirlediği ölçütlere göre hareket ettiklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dîn' kelimesinin hem itaat ve boyun eğme, hem de şeriat ve kanun anlamlarına geldiğini belirtir. 'Dâne yedînu' fiili, bir şeye boyun eğmek, onu din edinmek demektir. Ayetteki 'lâ yedînûne dînel-hakk' ifadesi, Kitap Ehli'nin İslam'ı hak din olarak kabul edip ona boyun eğmediklerini, kendi dinlerini sürdürdüklerini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'dîn' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını, bunlardan birinin de 'itaat' ve 'amel' olduğunu belirtir. 'Dîne dînen' ifadesi, bir dini benimsemek ve onun gereklerini yerine getirmek anlamına gelir. Ayetteki olumsuz kullanım, Kitap Ehli'nin İslam'ın hak din olduğunu kabul etmeyip ona göre amel etmediklerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dîn' kavramının Kur'an'da hem 'din' (inanç sistemi) hem de 'itaat' ve 'yargı' anlamlarını taşıdığını vurgular. Ayetteki 'dînel-hakk' ifadesi, İslam'ın Allah katındaki tek hak din olduğunu ve Kitap Ehli'nin bu hak dine tabi olmadıklarını, dolayısıyla İslam'ın hükümlerine göre yaşamadıklarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cezâ' kelimesinin bir şeye karşılık vermek, bedelini ödemek anlamına geldiğini belirtir. 'Cizye' ise, İslam devletinin himayesi altında yaşayan gayrimüslimlerden alınan bir vergidir ve bu vergi karşılığında onların can ve mal güvenliği sağlanır. Ayetteki 'yü'tûl-cizye' ifadesi, Kitap Ehli'nin İslam devletinin otoritesini kabul etmelerinin bir göstergesi olarak bu vergiyi ödemelerini emreder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'cizye'nin 'cezâ' kökünden geldiğini ve gayrimüslimlerin İslam devletine ödedikleri bir bedel olduğunu belirtir. Bu bedel, onların İslam topraklarında yaşama ve güvenlik haklarının karşılığıdır. Ayetteki kullanım, cizyenin bir boyun eğme ve İslam'ın üstünlüğünü kabul etme nişanesi olarak alınması gerektiğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'cizye'nin Kur'an'da geçen özel bir terim olduğunu ve İslam hukukunda gayrimüslimlerin zimmet statüsünde yaşayabilmeleri için ödedikleri bir vergi olduğunu açıklar. Bu vergi, onların İslam devletinin koruması altında olmalarının ve kendi dinlerini yaşayabilmelerinin bir karşılığıdır. Ayet, cizyenin 'an yedin ve hum sâğirûn' (kendi elleriyle ve boyun bükerek) ödenmesi gerektiğini belirterek, bu ödemenin bir teslimiyet ve itaat göstergesi olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sağîr' kelimesinin küçük, önemsiz anlamına geldiğini belirtir. 'Sağâr' ise küçüklük, zillet ve alçakgönüllülük durumudur. Ayetteki 'hum sâğirûn' ifadesi, cizye ödeyenlerin İslam devletinin otoritesini kabul ederek, bir nevi boyun eğmiş ve alçakgönüllü bir tavır içinde olmalarını ifade eder. Bu, onların İslam'ın üstünlüğünü kabul etmelerinin bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sağâr' kelimesinin zillet ve küçüklük anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hum sâğirûn' ifadesi, cizye ödeyenlerin bu ödemeyi yaparken, İslam devletine karşı bir üstünlük taslamadan, aksine bir teslimiyet ve itaat hali içinde olmalarını ifade eder. Bu, onların İslam'ın hükmüne boyun eğdiklerini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sağâr'ın hem maddi küçüklüğü hem de manevi zilleti ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'hum sâğirûn' ifadesi, cizye ödeyenlerin İslam devletinin otoritesi karşısında kendilerini küçük görmeleri, yani boyun eğmeleri ve itaat etmeleri gerektiğini vurgular. Bu, onların İslam toplumunda belirli bir statüye sahip olmalarının ve korunmalarının bir şartıdır.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kâtilû-llezîne lâ yu/minûne bi(A)llâhi velâ bilyevmi-l-âhiri velâ yuharrimûne mâ harrama(A)llâhu verasûluhu velâ yedînûne dîne-lhakki mine-llezîne ûtû-lkitâbe hattâ yu’tû-lcizyete an yedin vehum sâġirûn(e) Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın. (9/29)
“Cizye”nin hakikatini anlayabilmek için daha önce çalışmasını yaptığımız (205) Zekât ve İnfak kitabından ilili bölümü okumak faydalı olacaktır.
CİZYE[31]
Cizye bölümü Terzi Baba Fusus’ül Hikem Şerhi adlı eserden alınmıştır.
- paragraf:
Ve İsâ, "münkâdûn oldukları halde, cizyeyi elden vermelerini" (Tevbe, 9/29) ve onların birinin yanağına bir tokat vurulsa, tokat vuran kimseye diğer yanağını çevirmesini ve onun üzerine mürtefi' olmamasını ve ondan kısas taleb etmemesini, ümmetine şer' / kılmağa varıncaya kadar, tevâzu'dan bir mertebe ile çıktı. Bu, ona validesi cihetindendir. Çünkü kadın için süfl vardır. Böyle olunca onun için tevazu' sabittir. Zîrâ o, hükmen ve hissen erkeğin altındadır (11).
Ya'nî İsâ (a.s.) tevâzu'dan öyle bir mertebe ile zahir oldu ki, yani o kadar büyük bir tevazu sahibi idi ki tevâzu'unun bu mertebesi sebebiyle ümmetine, tâbi' oldukları hükümete muti' ve boyun eğen oldukları halde, haracı kendi elleriyle götürüp vermelerini, ya'nî haraç vermek hususunda tâbi' oldukları hükümdara asla i'tirâz etmemelerini ve birisi birinin yanağına bir tokat vursa, intikam almaya kalkmayıp, diğer yanağını çevirmesini ve ona galebe etmemesini ve ondan kısâs-ı şer'î taleb etmemesini şeriat olmak üzere vaz' etti. Bakın İsa’nın (a.s.) şeriatı ne kadar tevazu gerektiren bir şeriattır. Yani bir hüküm ve anlayış. Bunun sebebinin de kendisinin Meryem oğlu İsa olduğundan yani anneye bağlı olmasından ileri geldiğini ifade ediyor.
Ma'lum olsun ki, ahlâk-ı hamîdeden sayılmış olan tevazu', ya cibillî veyahut ârizî olur. Yani tevazu iki şekilde olur, birisi cibilli, yani soydan gelir, yaradılıştan tabiatından gelir, yani özünden hakikatinden gelir veyahut arizi olur. Yani öyle görünmeye çalışır. Tevazu halinde görünmeye çalışır. Tevâzu'-ı cibillî sahibi, yani kendi varlığından hakikatinden gelen yaradılışından gelen tevazu cibilli sahibi hiçbir sebebin te'sîr-i tatında olmaksızın kendi nefsini, nazarında zelîl ve hakîr gördüğü için, kimse üzerine isti'lâ kasdında bulunmaz. Yani kimse üzerinde üstünlük kurmaya çalışmaz.
Tevâzu'-ı arızî sahibi ise, yani sonra görüntü olan tevazu ise hadd-i zâtında kendi nefsini nazarında sâirlerden daha âlî görmekle beraber, yani birinde kendi nefsini bütün kişilerden daha sefil daha aşağıda görmekte, tevazuu tabide ama tevazuu arizide kendi nefsini kendi nazarında sairlerden daha ali görmekle beraber kuvve-i kâhiresinden korktuğu yani karşısındakinin kahir kuvvetinden korktuğu için veyahut kendisinden herhangi bir suretle bir nevi' menfaat ümîd ettiği kimselerin karşısında mütevazı olur. Yani tevazu sahibi gibi görünür. Yani ya onun kuvvetinden korktuğundan veyahut ondan bir menfaat temin edeceği ümidiyle o düzeyde mütevazi olur, yani tevazu sahibiymiş gibi gözükür.
Veyahut halk bende ahlâk-ı hamîdeden olan tevazuu görmekle bana ihtiram ederler yani halk kendisinde güzel ahlak cihetinden olan tevazu görmekle beraber bana ihtiram ederler mütalaasıyla, herkese arz-ı tevazu' eder. Bu tevazu', tevâzu'-ı cibillî gibi tevâzu'-i hakîkî olmayıp, ahlâk-i zemîmenin bir nev'-idir. Yani zemmedilmiş, kötü ahlakın bir çeşididir. Diğerleri ise ahlak-ı hamidedir. Yani övülmüş ahlaktır. İsâ (a.s.)ın tevazuu ise, tevâzu'-ı cîbillî idi. Yani kendi yaradılışı hilkati itibariyle idi.
Binâenaleyh şerîatinde de bu tevâzuun hüküm ve te'sîri mevcûd idi. Yani kendisinin yaşantısında var olan bu özellik şeriatına da tesir etti. Ümmetine cizyeyi bilâ-i'tirâz ve muhasama yani itiraz etmeden ve karşı çıkmadan kendi elleriyle bizzat götürüp hükümete vermelerini şer etti, yani böylece hüküm koydu. Kendi elleriyle bizzat götürüp hükümete vermelerini şer' etti ki, şerîat-i muhammediyye’de dahi, bu cizye ehl-i kitâbta yazılı olup Kur'ân-ı Kerîm'e îmân etmeyen fertlere yüklenmiştir.
Nitekim sûre-i Tevbe'de Ya'nî "Allâh'a ve yevm-i âhirete inanmayan ve Allah ve Resûl'ünün haram kıldığı şeyleri kendisi de haram olarak kabul etmeyen ve kendilerine kitâb verilenlerden Hak dini ile amel etmemiş olanlara, mutî' ve münkâd oldukları halde, kendi elleriyle haracı verinceye kadar muharebe edin!" (Tevbe, 9/29) buyrulmuştur.
قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ {التوبة/29}
Tevbe (9) / 29- Kendilerine kitab verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyen kimselerle, elleriyle cizye verip küçük düşünceye kadar savaşın.
Bakın İslamiyet şer’i ile İseviyet şer’i arasındaki fark ne kadar büyük ve yüksektir. İsa (a.s.) buyuruyor ki “siz hükümete tabi olun, cizyelerinizi verin, bu hususta hiçbir karşılık da vermeyin” muti olarak cizyelerinizi verin, ama İslam’da ne diyor, hükmü altında bulunduğunuz yerlerdeki gayri Müslimlerden veya dinsizlerden cizyenizi alın ve savaş yapın bu hususta diyor. Kendi elleriyle haracı verinceye kadar kıtal edin yani haracı verdiklerinde kıtal etmenizde zaten sebep kalmıyor, ama haracı vermedikleri zaman savaş etmeniz gerekiyor diyor.
Mezheb-i Hanefî'ye göre ganîye vâcib olan cizye kırk sekiz; yani zengin olana vacib olan cizye 48 ve vasat halde bulunana yirmi dört; ve kâr ve kesb ile meşğûl olan fakire on iki dirhemdir. Herhangi bir kazancı olmayan fakire cizye vâcib değildir. İsâ (a.s.)ın âhir zamanda Şam'a nüzulünde vaz' buyuracağı cizye, Kur'ân-ı Kerîm hükmüne tebaan alınması vâcib olan cizyedir.
İbtidâen kendi ümmetine şer' ettiği cizye değildir. Zîrâ dîn-i muhammedîye tebaiyyetiyle nüzul eder. Bu sefer Hakikat-i Muhammedi üzere geldiğinden Hakikat-i Muhammediye’de cizye vermek değil cizye almak olduğundan çünkü Hakikat-ı Muhammedi’yede bakın neden cizye alınıyor. Bütün Zat mertebeleri ortaya çıktığından Hakikat-ı Muhammediye de Zat’i zuhur olarak Cenab-ı Hakkın varlığını yani Zat’i zuhurunu temsil ettiğinden Zat’i zuhurun da diğerlerine de cizye verilmesi gibi herhangi bir şey söz konusu olmadığından ayrıca diğerlerinin ona münkad olduğundan boyun eğmesi gerektiğinden cizye alma islami şeriatta bu sebepten oluyor.
İseviyet mertebesi zaten baştan fenafillah mertebesi olduğundan o halde orası zaten cizye vermeyi gerektiriyor. İşte İsa (a.s.) ilk geldiğinde cizye verir bir şeriat getirdiği halde ama sonradan geleceğinde yahut ikinci gelişinde Hakikat-ı Muhammedi şeriatı üzere geleceğinden Kur’an-ı Kerimdeki cizye hükmü ne ise onu emredecektir. Ve Hz. Mehdî ile birleşip İctihâd ile mukarrer olan muhtelif hükümleri artık ortadan kaldırır. Ve şerîat-i muhammediyyede mukarrer olan cizye, ümmet-i Muhammed'e âit olmayıp, Kur'ân-ı Kerîm hükümlerine îmân etmeyenleri tezlîl ve tahkir içindir. Yani cizye ümmet-i Muhammede ait değil, çünkü onlar cizye alıcı hükmüne gelmiş durumdadırlar, cizye sadece diğer kavimlere veya yaşayan halklar içindir.
Şerîat-i îseviyyede bu hüküm, İsevîlere mahsûstur. Yani cizye vermek İsevilere mahsustur. Ama Muhammedi şeriatta Muhammedilere cizye vermek yoktur. Ne vardır, zekat vardır, o da ehline verilir devlete verilmez. Cizye devletlere verilen bir vergidir. Ve sebebi de İsâ (a.s.)ın mütevâzi olarak zuhurundan kaynaklanmaktadır. Onun bu tevazuu kendisine validesi cihetindendir. Yani kendindeki tevazu hali gelmesi validesindendir Çünkü kadın için, süfl, ya'nî aşağılık vardır. Buradaki aşağılıktan kasıt tahkir edici manasında bir aşağılık değildir, mertebe bakımından bir aşağılıktır, çünkü dünya sistemi de bunu gerektirmektedir.
İmdi Hz. İsâ bilâ-nutfe-i peder, yani pederin nutfesi olmadan kadın olan cenâb-ı Meryem'in vücûdunda mütehakkık olduğu cihetle onun için tevazu' sabittir. Zîrâ kadın hükmen ve hissen erkeğin altındadır.
Nitekim اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ (Nisa,4/34) وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌۜ (Bakara,2/228) ve فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْۜ (Nisa,4/176)
4/34- Allah'in insanlardan bir kismini digerlerine üstün kilmasi sebebiyle ve mallarindan harcama yaptiklari için erkekler kadinlarin yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadinlar itaatkârdir. Allah'in kendilerini korumasina karsilik gizliyi (kimse görmese de namuslarini) koruyucudurlar. Bas kaldirmasindan endise ettiginiz kadinlara ögüt verin, onlari yataklarda yalniz birakin ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eger size itaat ederlerse artik onlarin aleyhine baska bir yol aramayin; çünkü Allah yücedir, büyüktür.
Bakara(2)/228- Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali süresi beklerler, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah’ın yarattığım gizlemeleri kendilerine helal değildir. Kocaları bu arada barışmak isterlerse, karılarını geri almakta daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Ancak erkeklerinki onlarınkinden bir derece fazladır. Allah güçlüdür, hakîmdir.
Nisa(4)/176-Senden fetva istiyorlar. De ki: “Allah size babasız ve çocuksuz kimsenin mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan, fakat kız kardeşi bulunan bir kişi ölürse, bıraktığı malın yarısı o kız kardeşindir. Çocuğu olmayan kız kardeş ölürse, erkek kardeş ona mirasçı olur. Eğer ölenin iki kız kardeşi varsa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkek ve kız olurlarsa, erkeğin hissesi, iki kızın hissesi kadardır. Şaşırmamanız için Allah size hükümlerim açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
Ve hissen erkeğin tahtında olması dahi hâl-i cimâ'da zahirdir. Zîrâ erkek fail kadın mefûldür. Fail âlî ve mefûl ise sâfildir. Şerh eden âlimler tarafından erkek ve kadının bünyeleri hakkında icra kılınan tedkîkâtın netâyici dahi bu hükmü müeyyiddir.
Görüldüğü gibi birisi senin yanağına tokat atsa sen ona diğer yanağını da çevir diye tevazu üzerine İsa’nın (a.s.) şeriatı vardır. Ancak bugün kendilerini İsevi diye gördüğümüz kendilerini öyle zannedenlerin icraatlarına baktığımız zaman bunun tamamen tersi görülmektedir. Çünkü bakın ellerinde hiçbir delil ve dayanak olmadığı halde dünyanın bir ucundan diğer ucuna gidiyorlar ve oralarda istila ediyorlar ve hakim olmaya çalışıyorlar.
Zorla da olsa oluyorlar. Silah zoruyla da olsa hakim oluyorlar. Bakın bu yapılan işin hiçbir dayanağı olmayan kendilerinin İsa’nın (a.s.) müntesibi olduklarını zannettikleri birçok kuruluşlar tarikatlar gibi şeylerle İslam’ı yenmek için bu yayılışı yaptıklarını kendi bünyelerinde söyleseler de öyle de zannetseler de aslında bunlar tamamen kendi nefs-i emareleriyle hareket etmiş olduklarından ne İsa (a.s.) tarafından bu yapılanlar tasvip görünmekte ne de başka şekilde vicdan sahibi insanlar tarafından bunların hiç birisi tasvip görmemektedir. Ancak Cenab-ı Hakk’ın “Cebbar” isimlerinin zuhurları olmaktalar ancak bu Cebbar Cenab-ı Hakk’ın “cebr” etmesiyle değil kendi nefsaniyetlerindeki cabbarlıktan kaynaklanmakta olduğundan mesuliyetleri de kendilerine ait olacaktır.
Ancak bunu da şu şekilde yapmaktalar; Hakikat-ı Muhammediye ilmi şeriatı yeryüzüne geldiği için bakın onlar şu anda kısas hükmü ile Hakikat-ı Muhammediye şeriatını kullanmaktadırlar. Bakın kısas yapmaktadırlar. Yani sen bana bunu yaptın ki bu kısas aslında zanni bir kısastır, yani hukuki dayanağı olmayan bir kısastır, ancak bunu yapmalarındaki sebep şeriat-ı Muhammediye üzere olduklarından ama kendileri bunun farkında değildirler.
Bundan dolayı kendilerini İsevi olarak zannetmektedirler. O kadar karışık bir kafa yapıları ve anlayışları var ki ne kendileri içinden çıkması mümkün ne de bir başka şekilde bir izah yolu bulma mümkün, ahirette de hangi hükme göre muhakeme edecekler o da ayrı bir konudur. Neden şeriat-ı Muhammediye göre çünkü onlar ümmet-i Muhammedde, Peygamber Efendimizden sonra gelen bütün insanlar ümmet-i Muhammed yalnız onlar ümmet-i icabet, bakın hem ümmet-i icabet, fiili ve fiziki olarak bakın zahirde İslam şeriatını kabul etmemekle birlikte batında İslam şeriatını nefslerinde uygun şekilde kullanmaktalardır.
Eğer islam şeriatı gelmeseydi yani Hazret-i Peygamber Efendimiz gelip de kısas hakikatini kısas hükmünü getirmemiş olsaydı onlar daha hep bu boyun eğmeyle işte o orta çağdaki kargaşa halleriyle yaşayıp gideceklerdi. Birbirlerine zulüm edecek gideceklerdi. Yeryüzüne ilahi kısas hükmü geldiğinden onlar bunun farkında olmadan bu şeriatı kullanmaktalar ancak nefs-i emmareleri istikametinde yani gerçek manada insanlığı koruma yönüyle değil, kendilerinin beşeriyetlerini azgınlıklarını daha çıkarttırmak ve dünyaya haksız yere sahip olmak için böyle bir şeriat kullanmaktadır.[32]