‘Afa(A)llâhu ‘anke lime eżinte lehum hattâ yetebeyyene leke-lleżîne sadekû veta'leme-lkâżibîn(e)
Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin?
Allah seni affetsin. Doğru söyleyenler kimler, gerçekten yalancılar kimlerdir, bunların iyice belli olmasını beklemeden niçin onlara izin verdin?
Bu ayet, Allah'ın Peygamber'e hitaben, bazı münafıklara izin vermesi üzerine bir uyarı ve affı içermektedir. Ayet, 'izin vermek', 'doğru söylemek' ve 'yalan söylemek' gibi temel kavramlar üzerinden, hakikatin ortaya çıkması ve münafıkların ayırt edilmesi meselesini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Afv, günahın izini silmek, onu ortadan kaldırmaktır. Bu ayetteki 'Afâllahu anke' ifadesi, Allah'ın Peygamber'in bu konudaki içtihadını bağışladığını ve ona bir kınama değil, bir nevi uyarı ve lütuf olduğunu gösterir. (el-Müfredât, s. 574)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Afv, bir şeyi terk etmek ve ondan yüz çevirmek anlamına gelir. Allah'ın affı, kulun günahını terk etmesi ve onu cezalandırmaktan vazgeçmesidir. Ayetteki kullanım, Peygamber'in münafıklara izin verme konusundaki içtihadının Allah tarafından hoş görüldüğünü ve cezasının kaldırıldığını ifade eder. (el-Külliyyât, s. 627)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İzin (izn), bir şeyi yapmaya ruhsat vermektir. Ayetteki 'lime ezinte lehum' ifadesi, Peygamber'in Tebük Seferi'ne katılmak istemeyen münafıklara geri kalmaları için verdiği izni sorgulamaktadır. Bu, Allah'ın rızası olmadan verilen bir iznin sonuçlarına dikkat çeker. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 195)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İzn, bir şeyi yapmaya güç yetirmek ve ona müsaade etmektir. Ayetteki 'ezinte lehum' ifadesi, Peygamber'in münafıklara seferden geri kalma konusunda verdiği yetkiyi mecazi olarak ele alır ve bu yetkinin Allah katındaki hikmetini sorgular. (Mecâzü'l-Kur'ân, c. 1, s. 263)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beyân, bir şeyin açıklığa kavuşması ve gizliliğinin ortadan kalkmasıdır. Ayetteki 'hattâ yetebeyyene leke' ifadesi, Peygamber'in münafıklara izin vermesinin, kimin doğru söylediğinin ve kimin yalan söylediğinin ortaya çıkmasına vesile olacağını belirtir. Bu, ilahi bir hikmetin sonucudur. (el-Müfredât, s. 160)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Beyân kavramı, Kur'an'da hakikatin açıklığa kavuşması ve doğru ile yanlışın birbirinden ayrılması anlamında merkezi bir rol oynar. Bu ayette, münafıklara verilen iznin, onların gerçek niyetlerini ve karakterlerini 'açığa çıkarma' işlevi vurgulanmaktadır. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 176)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sıdk, sözün gerçeğe uygun olmasıdır. Ayetteki 'ellezîne sadakû' ifadesi, seferden geri kalmak için izin isteyenler arasında gerçekten geçerli mazereti olan ve bu konuda doğru söyleyen kişileri ifade eder. Bu, niyetin ve sözün uyumuna işaret eder. (Nüzhetü'l-Kulûb, s. 331)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sıdk, sadece sözde değil, eylemde ve niyette de doğruluk anlamına gelir. Ayetteki 'sadakû' kelimesi, münafıkların aksine, Allah'a ve Peygamber'e karşı samimi olan, mazeretleri gerçek olan kişileri tanımlar. Bu, içsel dürüstlüğün bir göstergesidir. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 215)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim, bir şeyin hakikatini idrak etmektir. Ayetteki 've ta'leme' ifadesi, Peygamber'in münafıklara izin vermesinin bir sonucu olarak, kimin yalancı olduğunu kesin olarak bilmesini sağlayacağını belirtir. Bu bilgi, Peygamber'in gelecekteki kararlarında yol gösterici olacaktır. (el-Müfredât, s. 580)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İlim, cehaletin zıddıdır ve bir şeyin mahiyetini kavramaktır. Ayetteki 'ta'leme' kelimesi, Peygamber'in münafıkların gerçek yüzünü, onların davranışları ve mazeretleri aracılığıyla 'kesin olarak öğrenmesini' ifade eder. Bu, sadece bir tahmin değil, delillere dayalı bir bilgidir. (Umdetü'l-Huffâz, c. 2, s. 102)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kizb, sözün gerçeğe aykırı olmasıdır. Ayetteki 'el-kâzibîn' ifadesi, Tebük Seferi'ne katılmamak için uydurma mazeretler ileri süren ve bu konuda yalan söyleyen münafıkları tanımlar. Bu, onların içsel niyetlerinin dışa vurumudur. (Basâiru Zevi't-Temyîz, c. 4, s. 331)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kizb kavramı, Kur'an'da sadece sözlü yalanı değil, aynı zamanda inanç ve eylemdeki tutarsızlığı, yani münafıklığı da kapsar. Bu ayetteki 'el-kâzibîn', Allah'a ve Peygamber'e karşı samimiyetsiz olan, sözleri ile niyetleri çelişen kişileri ifade eder. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 189)
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Afa(A)llâhu anke lime ezinte lehum hattâ yetebeyyene leke-llezîne sadekû veta’leme-lkâzibîn(e) Allah, seni affetsin! Doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalancıları bilinceye kadar beklemeden niçin onlara izin verdin? (9/43)
Allah senden affetti. Bu hitap daha önce Hudeybiye Olayı üzerine nazil olmuş ve Hz.Peygamber'in gelmiş geçmiş ve gelecek kusurlarının bağışlanmış olduğunu bildiren (Fetih 48/2) âyetindeki müjdeyi hatırlatır. Bu hatırlatma ise Tebük Seferi'nin Hudeybiye tarzında meşakkatli bir sefer olduğuna ve bazı bakımlardan onun bir benzeri ve tamamlayıcısı durumunda bulunduğuna ve arkasında da onun gibi büyük bir fethi gizlediğine işaret anlamına gelir. Yani nasıl ki, Hudeybiye seferi ve muahedesi herkesin, dış görünüşü itibariyle karşı çıktığı, fakat sonuçta Mekke'nin fethiyle noktalandığı ve Arap yarımadasında şirkin mağlubiyetine, İslamiyet'in yayılıp yücelmesine başlangıç olmuşsa, yani yeni bir devir açmışsa, bu Tebük Seferi de onun gibi, dış görünüşüyle zor ve meşakkatli bir sefer olmasına rağmen müşriklerden bir berâet olarak İslâmiyetin bütün âleme yayılmasına ve zuhuruna bir başlangıç teşkil edecek yepyeni bir feth-i mübindir.[47]
لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ
وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا
( Liyağfira lekellahu ma tekaddeme min zenbike vema teahhera ve yütimme ni’metehu aleyke ve yehdiyeke sıraten müstekıyme)
48/2. “Tâki, Allah, senin için günâhından geçmiş ve sonraya kalmış olanı mağfiret etsin ve senin üzeri-ne nîmetini itmam buyursun ve seni dosdoğru bir yola iletsin.” Özet yorum: Görüldüğü gibi bu Âyet-i Kerîme ve gelecek bir sonraki Âyet-i kerîme, özellikle Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizi muhatap almaktadır ve bu Âyet-i Kerîme içerisinde dört yerde muhatap “sen” (مك) “ke” si vardır.
Hz. Peygambere olan ilâh-î hitapları üç yönlü olarak anlamamız bizlerin tefekkür ufuklarımızı çok daha ileriye götürecek ve hayata bakışımızı çok daha zengin-leştirecektir.
(1) İnci yönü = Hakikat-i Muhammed-î Mertebe-si itibariyledir.
(2) nci yönü = Hz. Muhammed-zuhuru Muham-med-î mertebesi itibariyledir.
(3) Üncü yönü = ise, kendi şahsında ümmet-i ne dönük onlara yansıyan yönü itibariyledir. Yeri geldikçe bunlara değinmeye çalışacağız.
Âyet-i Kerîme’nin yorumunu birinci yönü olan Hakikat-i Muhammed-î mertebesi itibariyle ele aldığımızda şöyle düşünmemiz gerekecektir.
Vücûd-u Mutlak Vahidiyyet mertebsinde olan Ulûhiyyet mertebesine tenezzül edince, bu mertebe de Hakikat-i Muhammed-î mertebesini Ulûhiyyet mertebesine bir ayna, ilmî manâda zuhur mahalli eyledi, ve bu mertebeye hitaben (Liyağfira lekellahu) “Allah senin için bağışladı” (neyi?) (ma tekaddeme min zenbike) “günahlarından geçmiş olanları” (vema teahhera) “sonradan gelecek olanları” (ve yütimme ni’metehu aleyke) “üzerine olan nimetini tamamladı” (ve yehdiyeke sıraten müstekıyme) “ve seni doğru yola iletti.” Âyet-i Kerîme’nin üçüncü yönü olan kendi şah-sında ümmetine dönük onlara yansıyan halini anlamaya gelince, şöyle düşünebiliriz.
Şu anda tefekkür edelim ki, Hakikat-i Muhamme-diyye ye erişemedik. Hz. Peygamber ise fiziken aramız-da yok, pekî o halde bu (لَكَ) (Leke) “senin için,” (مك) (ke) “sen” ifadelerinin muhatabı kim olacak? Tabii ki, okuyan kişi olacaktır, onu okuyan kişi de îmân ehli ise Onun ümmet-i olacaktır, işte diğer mertebelere ulaşamaz isek bile, Âyet-i kerîme’yi bu mertebesi itibariyle de olsa anlamağa çalışmamız bizlere çook şeyler kazandıracaktır, aksi halde dördüncü şekilde okumuş oluruz ki, bu da gaflet ile hakikatinden uzak olmuş oluruz. Allah korusun.
Şöyle düşünelim ki; Allah’ın bizim geçmiş ve gelecek günahlarımızı affetmesi için Hakikat-i ilâhiyye ye ve Sünnet-i seniyye ye sımsıkı sarılmamız gerekmektedir. Bu hali ne kadar kemâle erdirirsek o derece üzerimize olan ni’meti’ni tamamlayacaktır. Bu anlayışlar içerisinde yürüdüğümüz yol (sırat-ı müstakîm) “doğru yol” olacaktır ve bunun kemâli de, diğer yolların da gönüllerimizde (açılma-feth) olma ihtimali artacaktır ve üzerimize olan ni’metinin tamamlanması olacaktır.[48]