Lev ḣaracû fîkum mâ zâdûkum illâ ḣabâlen veleevda'û ḣilâlekum yebġûnekumu-lfitnete vefîkum semmâ'ûne lehum(k) va(A)llâhu ‘alîmun bi-zzâlimîn(e)
Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir.
Eğer içinizde sizinle beraber cihada çıkmış olsalardı, bozgunculuk etmekten başka şeye yaramayacaklardı ve aranıza fitne sokmak için uğraşacaklardı. İçinizde onların laflarına kanacaklar da vardı. Allah, o zalimleri iyi bilir.
Tevbe Suresi 47. ayet, münafıkların savaşa katılmaları durumunda ortaya çıkaracakları olumsuz etkileri ve içlerindeki fesatçı karakteri dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'habâl', 'evda' ve 'fitne' gibi kavramlar üzerinden onların bozgunculuk ve ayrılık çıkarma eğilimlerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'habâl' kelimesini 'akıl ve bedende meydana gelen bozukluk, fesat' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, münafıkların müminlerin saflarını karıştırma, morallerini bozma ve düzenlerini altüst etme çabalarını, yani bir tür 'manevi ve sosyal fesat' çıkarma eylemini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'habâl' kelimesini 'fesat' (bozgunculuk) olarak açıklar. Ayetteki 'mâ zâdûkum illâ habâlen' ifadesini, 'sizi ancak fesada uğratırlardı' şeklinde yorumlayarak, münafıkların varlığının müminler için sadece zarar ve bozgunculuk getireceğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'fesat' kavramının geniş anlamda 'düzenin bozulması, yozlaşma' anlamına geldiğini belirtir. 'Habâl' da bu genel fesat kavramının bir alt kategorisi olarak, özellikle toplumsal ve ahlaki düzenin bozulması, iç karışıklık çıkarma eylemini ifade eder ki bu da münafıkların temel karakteristiğidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'evda' fiilini 'hızla gitmek, koşmak' olarak açıklar. Ayetteki 've le evda'u hilâlekum' ifadesi, münafıkların müminlerin arasına hızla sızarak, onların birliğini bozmak ve fitne çıkarmak için aceleci bir tavır sergileyeceklerini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'evda' fiilinin 'deveyi hızla sürmek' anlamından türediğini ve mecazi olarak 'bir işe hızla girişmek, acele etmek' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, münafıkların müminler arasına fitne sokma konusunda gösterdikleri gayret ve hızlarını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'evda' fiilinin 'bir şeyi yerine koymak, indirmek' ve 'hızlandırmak' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, münafıkların müminlerin arasına 'fitne tohumları ekmek' için hızla hareket etmeleri ve bu konuda çaba sarf etmeleri anlamını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fitne' kelimesinin asıl anlamının 'altını ateşe koyarak saflığını denemek' olduğunu belirtir. Kur'an'da ise bu kelime, 'imtihan, bela, musibet, ayrılık, kargaşa, şirk ve küfür' gibi geniş bir anlam yelpazesini kapsar. Ayetteki bağlamda, münafıkların müminler arasına sokmaya çalıştıkları ayrılık, kargaşa ve onları dinden döndürme çabalarını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'fitne' kelimesinin 'imtihan, bela, azap ve şer' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yebğûnekumu'l-fitnete' ifadesi, münafıkların müminlere yönelik olarak bu türden bir imtihan, bela veya şerri arzuladıklarını, yani onları zayıflatmak ve bozguna uğratmak istediklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fitne' kavramının Kur'an'da hem 'imtihan' hem de 'kargaşa, isyan, zulüm' gibi olumsuz anlamlar taşıdığını vurgular. Münafıkların 'fitne' arayışı, müminlerin inançlarını sarsma, onları birbirine düşürme ve toplumsal düzenlerini bozma çabalarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'semâ'' kelimesinin 'işitmek' anlamına geldiğini ve 'semmâ'' (mübalağalı isim) kelimesinin ise 'çok dinleyen, sürekli kulak veren' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki 'fîkum semmâ'ûne lehum' ifadesi, müminler arasında münafıkların sözlerine aşırı derecede kulak veren, onlara meyilli olan veya onların propagandalarına açık olan kişilerin varlığına işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'semâ'' fiilinin sadece işitmek değil, aynı zamanda 'kabul etmek, itaat etmek' anlamlarına da gelebileceğini belirtir. Bu bağlamda, 'semmâ'ûne lehum' ifadesi, münafıkların sözlerini sadece işitmekle kalmayıp, aynı zamanda onlara itibar eden, hatta onların telkinlerine uyan kişilerin varlığını ima eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'da 'semâ'' kökünün farklı türevlerinin 'dinleme, işitme, itaat etme' gibi anlamlarda kullanıldığını vurgular. 'Semmâ'ûn' kelimesi, münafıkların fısıltılarına ve bozgunculuk çağrılarına karşı müminler içindeki zayıf halkaların duyarlılığını ve bu çağrılara kulak verme eğilimini gösterir.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Lev haracû fîkum mâ zâdûkum illâ habâlen veleevda’û hilâlekum yebgûnekumu-lfitnete vefîkum semmâ’ûne lehum va(A)llâhu alîmun bi-zzâlimîn(e) Eğer onlar da sizin içinizde (sefere) çıksalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacak ve sizi fitneye düşürmek için aranızda koşuşturacaklardı. Aranızda onları dinleyecek kişiler de vardı. Allah, zalimleri hakkıyla bilendir. (9/47)
Bu tür kişilerin sefere çıktığı zaman sağlam topluluğu nasıl ifsad edeceği Mesnevi-i Şerif beyitlerinde anlatımıyla;
4008. Zirâ ki Hak: "Zadûküm habâlen” buyurdu ki, zayıf rüfekâdan varakı döndür!
“Bu beyt-i şerîfde, sûre-i Tevbe’de vâki (Tevbe, 9/47) “Eğer onlar sizinle berâber çıksalar,” ancak mekr ve gadr artırırlar idi. Sizin aranızda fitne ve muhâlefet bırakmak isterler idi ve casusluk edip sizin kelâmınızı onlara nakl ederler idi; Allah Teâlâ zâlimleri bilir” âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Ya’ni “Hak Teâlâ hazretleri, cihâd-ı asgar hakkında zaîfü’l-kalb olan arkadaşlardan kalbinin sahîfesini çevir, buyurdu. Binâenaleyh bu emrin cihâd-ı ekber olan nefis ve şeytan ile olan muharebeye de tatbiki îzâha muhtaç değildir. Tarîk-i Hakk’a sülük emrinde de kaviyyu’l-kalb rüfekâ lâzımdır.
4009. Zîrâ onlar size refik olurlar ise, gaziler saman gibi içsiz olurlar.
Ya’ni “Bu zaîfu’l-kalb olanlar emr-i mücâhedede size refik olurlar ise, düşman ile veyâ nefis ve şeytan ile gazâ edenler, saman çöpünün nasıl içi ve özü yoksa, onların da kuvve-i ma’neviyyeleri zâil olup içsiz ve cevhersiz olurlar ve netîcede dahi mağlûbiyet vâki’ olur.”
4010. Kendilerini sizin ile hem-saf ederler, sonra kaçarlar ve saffın kalbini kırarlar.
O zayıf kalbli olan kimseler, kendilerini sizinle berâber bir saffa koyarlar, sonra iş fıiliyâta gelince kaçarlar ve saffm kalbi olan sizlerin kuvve-i ma’ne- viyyelerini de bozarlar.
4011. Binâenaleyh bu nefersiz biraz sipâhî iyidir ki, ehl-i nifak ile müctemi' gele.
Ya’ni “Bu korkak münâfik cemâati olmaksızın, biraz asker, ehl-i nifâk ile içtimâ’ eden askerden iyidir.”
4012. İyi seçilmiş az badem, acı ile karışmış çokluktan iyidir.
“Bîhte”, elenmiş demektir, burada seçilmiş ve aynlmış ma’nâsma gelir. Ya’ni “İyice seçilmiş az mikdardaki tatlı bâdem, acı bâdem kanşık olan çok mikdardaki bâdemden iyidir.”
4013. Acı ve tatlı gerçi sûretde bir şeydirler; naks o cihetden vâki' oldu ki, hem-dil değildirler.
“Mü’min ile münâfik ve acı bâdem ile tatlı bâdem, sûret i’tibâriyle birbirir nin mümâsilidir, aralarındaki eksiklik bâtınlannm ve içlerinin bir olmamasından vâki’ oldu.” Zîrâ mü’minin kalbinde îmân ve münâfıkın kalbinde ise inkâr duygulan vardır; ve îmân inkânn zıddıdır. Ve kezâ acı, tatlının zıddıdır.[50]