Lev yecidûne melceen ev meġârâtin ev muddeḣalen levellev ileyhi vehum yecmehûn(e)
Eğer sığınacak bir yer veya (gizlenecek) mağaralar yahut girilecek bir delik bulsalardı, hemen koşarak oraya kaçarlardı.
Eğer sığınacak bir yer veya barınacak mağaralar veyahut girilecek bir delik bulsalardı başlarını diker o tarafa doğru koşarlardı.
Tevbe Suresi 57. ayet, münafıkların kaçış arayışlarını ve Allah'ın hükmünden uzaklaşma eğilimlerini dilbilimsel olarak tasvir eder. Ayet, 'sığınak', 'mağara' ve 'girecek yer' gibi kavramlarla onların çaresizliğini ve 'çarçabuk yönelme' fiiliyle de bu kaçış arayışındaki aceleciliklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): el-Müfredât'ta 'لجأ' kökü, bir şeye sığınmak, ona iltica etmek anlamında kullanılır. Ayetteki 'melceʾ' (ملجأ), münafıkların Allah'ın hükmünden kaçmak için aradıkları, kendilerini güvende hissedecekleri herhangi bir sığınak yerini ifade eder. Bu, onların ilahi emirlere karşı duydukları rahatsızlığı ve onlardan uzaklaşma arzusunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'melceʾ' kelimesini 'sığınak' olarak açıklar ve bu tür yerlerin, kişinin korktuğu şeyden emin olmak için başvurduğu mekanlar olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, münafıkların müminlerle birlikte olmaktan duydukları rahatsızlığı ve bu durumdan kurtulmak için bulabilecekleri her türlü kaçış yolunu simgeler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'sığınma' kavramının genellikle Allah'a yönelmeyi ifade ettiğini, ancak bu ayetteki 'melceʾ'in tam tersi bir anlam taşıdığını belirtir. Burada sığınak, Allah'ın hükmünden ve müminlerin birliğinden kaçış noktası olarak sunulur. Bu, münafıkların dinî ve ahlaki değerlere karşı duruşlarını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mağârât' (مغارات) kelimesini 'dağlardaki oyuklar' veya 'gizlenilecek yerler' olarak açıklar. Ayette, 'melceʾ' ile birlikte zikredilmesi, münafıkların sadece genel bir sığınak değil, aynı zamanda fiziksel olarak da kendilerini gizleyebilecekleri, gözden uzak kalabilecekleri yerler arayışında olduklarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ğavr' (غور) kökünün derinliğe inme, gizlenme ve bir şeyin içine girme anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Mağârât' kelimesi de bu kökten türeyerek, münafıkların topluluktan ve sorumluluktan kaçmak için derin ve gizli yerlere yönelme eğilimlerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'mağara' kelimesinin Kur'an'da genellikle gizlenme ve korunma amacıyla kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise münafıkların, Allah'ın emrinden ve müminlerin cemaatinden kaçmak için aradıkları bir gizlenme yeri olarak karşımıza çıkar. Bu, onların samimiyetsizliğini ve sorumluluktan kaçışlarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دخَل' kökünün bir yere girmek, içeriye nüfuz etmek anlamında kullanıldığını belirtir. 'Müddehal' (مدخل), girilecek yer veya geçit anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, münafıkların sadece sığınak veya mağara değil, aynı zamanda kolayca girip saklanabilecekleri herhangi bir geçit veya delik arayışında olduklarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'müddehal' kelimesinin 'girilecek yer' anlamında olduğunu ve bu kelimenin 'melceʾ' ve 'mağârât' ile birlikte zikredilmesinin, münafıkların kaçış yollarındaki çeşitliliği ve bu konudaki ısrarlarını vurguladığını ifade eder. Onlar için önemli olan, müminlerden ve sorumluluktan uzaklaşmaktır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Külliyyât'ta 'duhûl' (دخول) kavramı, bir şeyin içine girmek olarak açıklanır. 'Müddehal' ise bu eylemin gerçekleştiği yerdir. Ayetteki bağlamda, münafıkların dini görevlerden ve cemaatten kaçmak için bulabilecekleri en küçük bir 'giriş' veya 'kaçış noktası'na dahi razı olduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ولى' kökünün bir şeye yakın olmak, ona yönelmek veya ondan yüz çevirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'levvellev' (لولوا), münafıkların buldukları bu kaçış noktalarına büyük bir hız ve isteklilikle yönelmelerini ifade eder. Bu, onların Allah'ın emrinden ve müminlerin birliğinden ne kadar uzaklaşmak istediklerini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'levvellev' fiilini 'hızla yönelirlerdi' veya 'aceleyle dönerlerdi' şeklinde açıklar. Bu ifade, münafıkların kaçış arayışındaki aceleciliklerini ve bu konuda hiçbir tereddüt göstermediklerini vurgular. Onlar için önemli olan, müminlerden ve ilahi sorumluluktan bir an önce uzaklaşmaktır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'yecmahûn' (يجمحون) kelimesini 'dizgin tanımadan koşmak' veya 'hızla kaçmak' olarak açıklar. Bu kelime, özellikle atın kontrolsüzce koşması için kullanılır. Ayetteki kullanımı, münafıkların kaçış arayışındaki aşırı istekliliklerini, kontrolsüzlüklerini ve bu konuda hiçbir engeli tanımadıklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cemh' (جمح) kökünün bir şeyden kaçmak ve ona karşı gelmek anlamlarını taşıdığını belirtir. 'Yecmahûn' fiili, münafıkların Allah'ın hükmünden ve müminlerin cemaatinden kaçışlarındaki şiddeti ve kararlılığı ifade eder. Bu, onların dinî sorumluluklara karşı duydukları nefreti ve onlardan uzaklaşma arzusunu gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'cemh' kelimesinin 'bir şeyden yüz çevirip hızla uzaklaşmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yecmahûn' ifadesi, münafıkların müminlerden ve ilahi emirden kaçışlarındaki aşırı istekliliklerini ve bu konuda hiçbir tereddüt göstermediklerini vurgular. Bu, onların samimiyetsizliğini ve sorumluluktan kaçışlarını açıkça ortaya koyar.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Lev yecidûne melceen ev megârâtin ev muddehalen levellev ileyhi vehum yecmehûn(e) Eğer sığınacak bir yer veya (gizlenecek) mağaralar yahut girilecek bir delik bulsalardı, hemen koşarak oraya kaçarlardı. (9/57)
Mesnevi-i Şerif beyitlerinde bu delik hakkında;
2777. Onu ki Mûsâ asâ gördü, halbuki değildi, ejderhâ idi, onun sırrı dudak açtı.
“Mûsâ (a.s.) bir peygamber-i âlîşân iken elinde tuttuğu asâyı hiss-i zâhirin galebesi sebebiyle asâ gördü. Halbuki o asânın sırn bu vücûd-i izâfî âleminde göründüğü gibi değil idi. Bir büyük ejderhâ idi ki, onun vasfı bu cildin ibtidâlannda geçti. O asânın sırrı ve iç yüzü vakti gelince asâlık ve değneklik nikabını yüzünden kaldırdı ve ağız açtı.” Şeyh-i Ekber buyururlar ki: “Burada ayn-ı vâhidenin ancak sûrede zuhûru vardır. O ayn-ı vâhide, asâ sûreti libâsı ile zâhir olduğu vakit asâdır ve yılan sûretinde zâhir olduğu vakit dahi yılandır, ya’ni bu isimler ile yâd olunur. Bunun için Allah Teâlâ hazretleri asâ hakkında (Tâhâ, 20/21) “Biz onu evvelki sîretine iâde ederiz" buyurdu; ve “sîret”, maddî meslek ve gidiş ma’nâsına olup, o ayn-ı vâhidenin bu vücûd-i izâfî âlemindeki sîreti dahi asâ sûretinde görünmek idi. Avn-ı vâhide, yılanlık vazifesini îfâ ettikten sonra Hak Teâlâ onu evvelki sûretine, ya’ni asâ sûretine iâde buyurdu. Binâenaleyh buradaki ihtilâf ancak sîret ve sûrettedir. Bu sûretlerin hakîkat-i kabilesinde değildir. İşte asânın sırrı bu idi." İmdi ey sırdan ve hakâik-ı eşyâdan câhil olan kimse, bir nebiyy-i zîşânın hâli böyle olur ve Hak Teâlâ bildirmedikçe hakâik-i eşyâya muttali olamaz ise, bak senin hâlin ne olur?
2778. Mâdemki böyle bir şâh değneğin sırrını bilemez, sen bu tuzağın ve tânelerin sırrını ne bilirsin?
Mûsâ (a.s.) gibi böyle bir şâh-ı nübüvvet elindeki asânın sımnı ve iç yüzünü bilemezse, bu dünyâ tuzağının sırnnı ve içindeki suver-i muhtelife tânelerinin sırrını sen ne bilirsin ki, kâr-ı İlâhî hakkında durûb-i emsâl irâdına cesâret edersin!
2779. Vaktaki Mûsâ'nı gözü meselde galat oldu, bir fuzûlî sıçan nasıl delik yapar?
“Mesel”, burada temsîl ma’nâsınadır. “Müddehal”, delik demektir. Nitekim âyet-i kerîmede (Tevbe, 9/57) “Eğer sığınacak bir yer yâhut mağaralar veya bir delik bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip giderlerdi.” buyurulmuştur.
Ya’ni “Mûsâ (a.s.)ın his gözü, asânın sırnnı ve hakikatini kendi hayâline ve ilmine değnek ve asâ sûretinde nakş ve temsîl etmekte galata düştü ve Hak Teâlâ hazretleri tarafından (Tâhâ, 20/17) “Yâ Mûsâ sağ elindeki şey nedir?” hitâbı vâki’ olduğu vakit: (Tâhâ, 20/18) ya’ni “Yâ Rab o asâdır, ben onun üzerine dayanırım ve onunla koyunlarıma yaprak kopanın ve benim için onda dîger hâcetler vardır” diye cevâb verdi. Binâenaleyh elindeki asânın kat’iyyen asâ olduğuna hükmetti ve sırrından gafil oldu. Bu böyle olunca bir fuzûlî, ya’ni vazifesinden hâriç bir işe karışan ve hırs-ı dünyâya mağlûb olmak i’tibâriyle sıçan mesâbesinde bulunan bir kimse, eşyânın hakikati ve esrârı tarafına nasıl delik açabilir?”[59]
İşte bu mağara ve deliği açabilmek için seyri sülük eğitimi içine dahil olmak gerekir.
Dünyaya gelip çocukluk devresini geçirerek buluğa ve bedeni kemale eren kimse gaflet ile bir ömür geçirmek istemeyip, manevi olgunluğa erişmek istiyorsa evvela şer-i ahkamın icablarını yerine getirmesi gerekecektir.
Kişi dünyaya geldiği andan hatta daha evvelki geçirmiş olduğu ahvaldan Hakk yoluna döndüğü yine kadar bir sürü suni bilgi ve alışkanlıklara sahip olmuş olur. Aslında olan safiyet çok derinlerde kalmıştır ve onun üstüne sayılamıyacak kadar yanlış ve çok lüzumsuz şeyler dolmuştur. İşte bu lüzumsuz şeylerden kurtulmanın yolu (لأ) “lâ” dan geçmekle olur.
( لَا) “lâ” ya ulaşmak[60]
Aslında (لأ) “lâ” dan geçmek bir tarafa (لأ) “lâ” ya ulaşmak büyük bir maharettir. Çünkü o Allah’ın zatına giden bir kapı hem de çok büyük bir kapıdır. Onun önüne gelince insan ne yapacağını, nasıl o kapıda kendine yer ve yol bulacağını şaşırır. Çünkü iki tarafı da birbirine benzeyen (لا) “lâm elif” ile karşılaşmıştır. Ortadan () “lâm”ı kaldırırsa (ُ) “elif” kalır; (ُ) “elif”i kaldırırsa () “lâm” kalır. Ayrıca onları birbirinden ayırmak da mümkün değildir. Ayakları birbirine öyle karışmışlardır, ki adeta çaprazlama ikiye katlanmış “tek” gibidirler.
Sağ uçtan aşağı insen, çizgiye devam edip sol uçtan çıksan o zaman soldaki “elif lam” olur. Yok eğer sol uçtan aşağı inip, sağ uçtan geriye yukarıya çıksan gene soldaki “elif lam”, sağdaki “lâm elif” olur ama okumaya ters düşer. Bu sefer “elif lam” şeklinde olur, aslı ise, “lâm elif” tir.
İşte bu birinci (1.) mertebe oldukça zor bir mertebedir. Gerçek yol eri, buraya geldiğinde yani zikrine, fikrine başladığında hayatında bir hayli değişiklikler olacaktır ve nefsiyle mücadeleye girişecektir. Nefsi kendisini bu (لأ) “lâ” kapısından uzaklaştırmaya, kendi ise, o kapıyı zorlamaya çalışacaktır.
İşte bu arada (لا) “lâm elif”in altındaki boşluğa sığınabilirse, ne ala bir müddet orada gizlenebilir. O zindanda kendisini dış etkenlerden kısmen koruyabilir.[61] Bir müddet buna dayanması lazım gelmekte, dışarda kalanlara (لأ) “lâ” (yoksunuz) diyebilmelidir. İşte dışarının tehlikelerinden ancak (لأ) “lâ” nın muhafazası ile kurtulmak mümkün olur.
Bu (لا) “lâm elif”e beşeriyyet yönünden baktığımızda () “lâm” aşikar, (ُ) “elif” gizlidir; uluhiyyet yönünden baktığımızda ise, (ُ) “elif” aşikar, () “lâm” gizlidir.
On iki (12) mertebenin birinci (1.) mertebesi olan bu “nefsi emmare” mertebesinde bir takım insanlar yerleşir kalırlar daha ileriye gitmek istemezler “Kelime-i Tevhid”i lafzen ifade ederler, bulundukları yerde oturur dururlar.
Tabii ki, orayı tanımak için biraz kalmak gerekir, ama süre uzarsa zaman kaybı olur, çünkü yol epey uzundur.
Orada bir miktar temizlenme yapması kendi varlığında Hakk’tan gayrı sevdiği şeyleri terketmesi gerekmektedir.
Bu terkin yapıldığı yer de (لأ) “lâ” dır ve Hakk’tan gayrı kendinde sevdiği ne varsa hepsi bu (لأ) “lâ” nın kapsamındadır.[62]