Elleżîne yelmizûne-lmuttavvi'îne mine-lmu/minîne fî-ssadekâti velleżîne lâ yecidûne illâ cuhdehum feyesḣarûne minhum(ﻻ) seḣira(A)llâhu minhum velehum ‘ażâbun elîm(un)
Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan mü'minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için elem dolu bir azap vardır.
Müminlerden zekâttan fazla olarak kendi gönülleriyle bağışta bulunanlara, bir de güçlerinin yettiğinden fazlasını bulamayanlara bakıp da onlarla alay edenleri Allah, maskaraya çevirmiştir. Onlara pek acıklı bir azap vardır.
Bu ayet, sadaka veren müminlere dil uzatan ve imkanları kısıtlı olanlarla alay edenlerin durumunu ele almaktadır. Ayet, bu tür davranışların Allah katındaki karşılığını ve onlara vaat edilen azabı vurgulayarak, toplumsal dayanışma ve yardımlaşmanın önemine işaret etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'lemz' kelimesini bir şeyi gözle veya sözle ayıplamak, kusurunu ortaya koymak olarak açıklar. Ayetteki 'yelmizûne' ifadesi, sadaka verenleri küçümseyerek, onların niyetlerini sorgulayarak veya verdiklerini azımsayarak dil uzatanları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'lemz'i 'ayb' (ayıp) olarak tefsir eder. Bu ayetteki kullanımıyla, müminlerin sadaka verme eylemlerini ayıplayan, onlara kusur bulan ve bu yolla onları rencide eden kişileri anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tav' kökünü isteyerek ve gönüllü olarak bir işi yapmak olarak açıklar. 'Mutavvi' kelimesi ise, farz olmayan bir şeyi kendi isteğiyle ve fazladan yapan kişiyi ifade eder. Ayette, sadaka verme konusunda gönüllü davranan, imkanları ölçüsünde fazladan veren müminleri tanımlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'tav' kökünden türeyen 'tatavvu'' kelimesini, farz olmayan ibadetleri gönüllü olarak yapmak olarak açıklar. Bu ayetteki 'mutavvi'în' kelimesi, sadaka verme konusunda farzın ötesinde bir gayret gösteren, gönüllü olarak daha fazla veren müminleri kasteder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cühd' kelimesini, bir işi yaparken harcanan güç ve takat olarak tanımlar. Ayetteki 'cühdehum' ifadesi, sadaka verecek imkanı kısıtlı olanların, ancak güçlerinin yettiği kadarını, ellerinden gelen son imkanı verdiklerini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'cühd' kelimesini 'tâkat' (güç, takat) olarak açıklar. Bu bağlamda, fakir müminlerin sadaka olarak verebilecekleri en son miktarı, yani güçlerinin yettiği kadarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sahara' kelimesini, birini küçümseyerek, alay ederek veya hafife alarak gülmek olarak açıklar. Ayetteki 'feyesharûne' ifadesi, sadaka verme konusunda imkanları kısıtlı olanlarla, onların az miktardaki sadakalarıyla alay edenleri anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sahara' kelimesini 'istihzâ' (alay etme) olarak tefsir eder. Bu ayette, fakir müminlerin sadakalarını küçümseyerek onlarla alay edenlerin davranışını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azab' kelimesini, bir şeyi engellemek, alıkoymak ve bu yolla kişiye elem vermek olarak açıklar. Ayetteki 'azâbun elîm' ifadesi, sadaka verenlere dil uzatan ve alay edenlere verilecek olan şiddetli ve can yakıcı cezayı belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'azab'ı, nefse elem veren her şey olarak tanımlar. Bu ayetteki 'azâbun elîm' ifadesi, Allah'ın bu kötü davranışlara karşılık olarak vereceği, ruhsal ve bedensel olarak acı veren cezayı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'elem' kelimesini, bedende veya ruhta hissedilen acı olarak açıklar. 'Elîm' ise bu acıyı veren, elem verici olan demektir. Ayetteki 'azâbun elîm' terkibi, verilecek olan azabın şiddetini ve can yakıcılığını pekiştirir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'elîm' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'azab' kelimesiyle birlikte kullanılarak, cezanın şiddetini ve acı verici niteliğini vurguladığını belirtir. Bu ayette de, alay edenlere ve dil uzatanlara verilecek olan azabın ne denli şiddetli ve acı verici olacağını ifade eder.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ellezîne yelmizûne-lmuttavvi’îne mine-lmu/minîne fî-ssadekâti vellezîne lâ yecidûne illâ cuhdehum feyesharûne minhum seḣira(A)llâhu minhum velehum azâbun elîm(un) Sadakalar hususunda gönüllü bağışta bulunan mü’minlerle, güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler var ya; işte Allah asıl onları maskaraya çevirmiştir. Onlar için elem dolu bir azap vardır. (9/79)
Tatavvu: Üzerine farz ve vacip olmadığı halde fazladan bir ibadet yapmak ve taatta bulunmaktır ki, "nafile" ile eş anlamlıdır. Mesela sadakalarda tatavvu, vacip olan zekâttan başka fazladan sadaka vermektir. Yahut kendisine zekât düşmediği halde sadaka vermektir ki, diğer ibadetlerde de bu böyledir.
Şöyle rivayet olunmuştur ki, Hz. Peygamber, insanları sadaka vermeye teşvik buyurmuştur. Bundan dolayı Abdurrahmân b. Avf, kırk okka kadar altın, bir okka kırk dirhem para ve bir rivayette dört bin dirhem getirmiş ve "Sekiz bin dirhem param vardı, yarısını Rabb'ime ayırdım, yarısını da evdekilere bıraktım." demişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Allah, verdiğini de senin için mübarek kılsın, evde alıkoyduğunu da." duasında bulunmuştu. Gerçekten de Abdurrahmân, daha sonra o kadar bolluğa ve berekete erişmişti ki, vefat ettiği zaman, mirasının sekizde biri dört hanımına taksim edilince yalnızca dördüncü hanımı olan Nadir, Seksen bin dirheme sulh olmuştu. Yine ashaptan Asım b. Adiy de yüz vesek hurma getirmiş, "Bu gece bir zatın hurmalığını sulamak için sabaha kadar gündelikçi olarak çalıştım, karşılığında iki sâ' hurma kazandım, birini evime alıkoydum, birini de Rabb'im için getirdim." demişti. Resulullah da zekât olarak toplanan öteki hurmaların üstüne dökmesini emreylemişti. Münafıklar ise Abdurrahmân da, Asım da "Sadakalarını başka değil, sırf gösteriş ve isim yapmak için getirdiler, Ebu Ukayl'in getirdiği bir sâ'hurmaya da Allah ve Resulü muhtaç deği ldi, lâkin o da kendisine sırf sadaka veriyor desinler diye getirdi." şeklinde ileri geri dedikodu yapmışlar ve fiskos etmişlerdi. İşte bu sebeple bu âyet nazil oldu.[84]
Âlemde ne kadar zuhur eden sonradan meydana gelen şey varsa bunlarla Hakkın zuhurunu görmüyormusun? Hakteala kendi nefsinden sıfat-ı muhtesat ile zuhuru “Allah onlar ile ihtiza eder” Allah’ın Zat’ı itibarıyla böyle bir şeyin söz konusu mümkün değildir.
Ama muhtesad ile mümkün oluyor. Yani Allah bir şey ile alay eder mi? Zat’ı itibariyle etmez, o mertebede böyle bir oluşum yoktur, ama muhtesadda yani zuhurda bu böyle olabiliyor. Neden? Halkiyeti yönünden çünkü oradaki muhtesad yani hadis yönünden zuhurları vardır.
Hadisat yönünden zuhurları vardır. O işin orada öyle olması gerekiyor. İşte “Allah’ı her türlü noksanlıklardan tenzih ederiz” diyoruz, o tenzih Zat’i yönden dir, muhtesad yani sonradan olanlar yönüyle değildir. İşte Allah ihtisa etmez onu tenzih ederiz dersek burada Zat’i yönünden öyledir, ama zuhuru yönünden etmez dersek burada yanılgıya gireriz ve Hakkı biz sınırlamış oluruz.
Halbuki âyette “Allahü yestehziu” Allah onlarla alay eder buyuruyor ayette. Onlar Müslümanlarla alay ederler, Allah da onlarla alay eder buyuruyor. İşte tenzihi ve teşbihi ve gerçek tenzihi çok iyi anlamamız gerekiyor ki Hakkı o mertebesi itibarıyla idrak edelim.
﴿١٥﴾ اَللَّهُ يَسْتَهْزِىءُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِى طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
2/15-) Allahu yestehziu Bihim ve yemudduhum fiy tuğyanihim ya'mehun;
(Hakikatleri olan Allah'ı anlamamakta ısrarları dolayısıyla) Allah kendileriyle alay ediyor ve basîretsizlikleri dolayısıyla azgınlıklarına müsaade ediyor!
2/15 “Ve sahirallahü minhim” onlardan Allah onları tefsir etti sihirledi, büyüledi, yani onlara tesiri oldu. 9/79 mekerallahü, 3/54 Allah onlara mekir hile yaptı.
﴿٥٤﴾ وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللَّهُ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ
2/54-) Ve mekeru ve mekerAllah* vAllahu hayrul makiriyn;
Mekr yaptılar ve karşılığını Allah'tan mekr ile aldılar. Allah mekr yapanların en hayırlısıdır İhtiza, suhriye, mekir, sıfatı muhtesaddan olduğu halde Hakteala bunları kendine izafe buyurdu. Bunlar sonradan zuhura gelen hadiseler olduğu halde Allah bunları kendine izafe etti. Eğer Allah mekir yapmaz diye tenzih edersen hataya düşersin. Yani bu mertebe itibariyle küfüre girersin yapmaz diye O’nu sınırlarsın.
Ama Zat’i mertebesinden yani gerçek uluhiyet mertebesinden bunu yapmaz dersen o zaman o da doğrudur. Orası yapar dersen ayrıca da küfüre girersin, burada muhtesad yönünden yani zuhur yönünden hadis yönünden yapmaz böyle şey dersen gene de küfüre girersin. Çünkü O’nu örtmüş perdelemiş olursun. O zaman bunu yapana bir başka vücut vermen lazımdır.[85]