Vecâe-lmu'ażżirûne mine-l-a'râbi liyu/żene lehum veka'ade-lleżîne keżebû(A)llâhe verasûleh(u)(c) seyusîbu-lleżîne keferû minhum ‘ażâbun elîm(un)
Bedevilerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Resulüne yalan söyleyenler ise (mazeret bile belirtmeden) oturup kaldılar. Onlardan kafir olanlara elem dolu bir azap isabet edecektir.
Bedevilerden özür bahane edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah'a ve Resulüne yalan söyleyenler de oturdular kaldılar. Bunlardan kâfir olanlara acıklı bir azap isabet edecektir.
Bu ayet, Tebük Seferi'ne katılmayan bedevilerin farklı tavırlarını ele almaktadır. Bazıları mazeret beyan ederek izin isterken, diğerleri Allah ve Resulü'ne yalan söyleyerek geri kalmışlardır. Ayet, bu iki grubun akıbetini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'uzr' kelimesinin bir kusuru veya suçu ortadan kaldırmak, gidermek anlamına geldiğini belirtir. 'Mu'azzir' ise, mazeretini açıklayan, özür dileyen kişidir. Ayetteki bağlamda, Tebük Seferi'ne katılmama konusunda geçerli bir sebep ileri süren veya en azından böyle bir izlenim vermeye çalışan bedevileri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mu'azzirûn' kelimesinin 'mazeret beyan edenler' anlamında kullanıldığını ve bu kişilerin ya gerçekten bir mazeretleri olduğunu ya da mazeretleri olmadığı halde mazeret uydurduklarını belirtir. Ayetteki kullanım, onların izin talebinde bulunma eylemini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'uzr' kavramının Kur'an'da genellikle bir eylemin meşruiyetini sağlayan veya bir kusuru hafifleten bir gerekçe olarak kullanıldığını ifade eder. Buradaki 'mu'azzirûn', seferden geri kalma eylemlerine bir meşruiyet kazandırmaya çalışan bedevileri temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'A'râb' kelimesinin 'Arab' kelimesinden farklı olarak, çölde yaşayan, göçebe ve genellikle şehir hayatından uzak olan Arapları ifade ettiğini belirtir. Ayette, Tebük Seferi'ne katılmayan ve Medine'nin dışındaki bölgelerde yaşayan bu topluluğa işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'A'râb'ın, şehirlerde yaşayan 'Arab'ın aksine, çöllerde ikamet eden ve genellikle daha kaba ve katı mizaçlı olan Araplar olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, onların toplumsal ve coğrafi konumlarını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'A'râb' kelimesinin Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla, imanda zayıflık, nifak ve itaatsizliğe meyilli bir grup olarak tasvir edildiğini belirtir. Bu ayette de onların seferden geri kalma eğilimleri bu genel tasvirle uyumludur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kezeb' fiilinin, gerçeğe aykırı bir şey söylemek veya bir şeyi olduğundan farklı göstermek anlamına geldiğini belirtir. Ayette, Allah'a ve Resulü'ne karşı yalan söyleyenlerin, yani seferden geri kalmak için uydurma mazeretler ileri süren veya niyetlerini gizleyenlerin durumunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kezeb'in, bir şeyin hakikatine aykırı beyanda bulunmak olduğunu ve bu durumun bazen kasıtlı, bazen de yanılgı sonucu olabileceğini açıklar. Ancak ayetteki bağlamda, Allah ve Resulü'ne karşı yalan söylemek, kasıtlı bir aldatma ve nifak eylemini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kizb' (yalan) kavramının Kur'an'da sadece sözlü bir beyanın gerçeğe aykırı olması değil, aynı zamanda bir kişinin içsel niyetinin dışa vurduğu eylemlerle çelişmesi durumunu da kapsadığını belirtir. Burada Allah'a ve Resulü'ne yalan söylemek, onların iman iddialarıyla çelişen davranışlarını ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'esâbe' fiilinin bir şeyin bir hedefe ulaşması, isabet etmesi anlamına geldiğini belirtir. Burada 'seyusîbu', gelecekte kesin olarak gerçekleşecek bir olayı, yani azabın onlara ulaşacağını ifade eder. 'Sin' harfi ise yakın gelecekteki kesinliği vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'isâbe'nin, bir şeyin tam olarak hedefine varması, ona denk gelmesi olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, kafir olanların hak ettikleri azabın kendilerine kesinlikle ulaşacağını, ondan kaçamayacaklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'azâb' kelimesinin, bir şeyi tatlılıktan uzaklaştırmak, acılaştırmak anlamına geldiğini ve genellikle bedensel veya ruhsal acı veren cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayette, Allah'a ve Resulü'ne yalan söyleyen kafirlerin karşılaşacağı şiddetli ve acı verici cezayı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'azâb'ın Kur'an'da genellikle Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak, dünyevi veya uhrevi bir ceza biçiminde kullanıldığını açıklar. Bu ayetteki 'azâbün elîm' (can yakıcı azap), onların nifak ve küfürlerinin kaçınılmaz sonucunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'elîm' kelimesinin 'elem' kökünden türediğini ve şiddetli acı veren anlamına geldiğini belirtir. 'Azâbün elîm' ifadesi, azabın sadece bir ceza olmakla kalmayıp, aynı zamanda son derece şiddetli ve dayanılmaz bir acı vereceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'elem'in, bedende veya ruhta hissedilen şiddetli acı olduğunu açıklar. 'Elîm' ise bu acıyı veren, acı verici olan demektir. Ayetteki 'azâbün elîm' terkibi, kafirlerin karşılaşacağı cezanın niteliğini, yani onun şiddetli ve can yakıcı olduğunu pekiştirir.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Bedevîlerden mazeret ileri sürenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah’a ve Resûlüne yalan söyleyenler ise (mazeret bile belirtmeden) oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara elem dolu bir azap isabet edecektir. (9/90)