İnnemâ-ssebîlu ‘alâ-lleżîne yeste/żinûneke vehum aġniyâ/(u)(c) radû bi-en yekûnû me'a-lḣavâlifi vetabe'a(A)llâhu ‘alâ kulûbihim fehum lâ ya'lemûn(e)
Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Bunlar, geride kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler.
Kınamaya yol, ancak zengin oldukları halde geri kalmak için senden izin isteyenleredir. Bunlar geri kalanlarla beraber olmayı tercih ettiler. Allah da kalblerini mühürledi. Onlar, artık başlarına geleceği bilmezler.
Tevbe Suresi 93. ayet, seferden geri kalmak için mazeret beyan edenlerin durumunu ele almaktadır. Ayet, özellikle zengin olmalarına rağmen savaşa katılmak yerine geride kalmayı tercih edenlerin ve bu tercihlerinin Allah tarafından kalplerinin mühürlenmesiyle sonuçlananların sorumluluğunu vurgulamaktadır. Dilbilimsel olarak, 'izin isteme', 'razı olma', 'geride kalma' ve 'mühürleme' gibi kavramlar, bu kişilerin manevi durumunu ve ilahi yargıyı derinlemesine ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İzin (إذن), bir şeyi yapmaya veya terk etmeye ruhsat vermektir. İstizan (استئذان) ise izin istemektir. Ayetteki 'yeste'zinûneke' ifadesi, zengin olmalarına rağmen savaşa katılmak yerine Peygamber'den geri kalmak için izin talep eden münafıkların durumunu anlatır. Bu, onların samimiyetsizliğini ve sorumluluktan kaçma eğilimini gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İstizan, bir şeyin yapılabilir olup olmadığını sormak ve onayını almaktır. Burada, savaşa katılmak istemeyenlerin, Peygamber'den bu konuda bir ruhsat talep etmeleri mecazi bir anlam taşır; zira gerçekte onların niyeti savaştan kaçmaktır. Bu, onların iç yüzlerini ortaya koyan bir eylemdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Gına (غنى), ihtiyaçtan müstağni olmak, yani zengin olmaktır. Ayetteki 'ağniyâ' (أغنياء) kelimesi, savaşa katılmak için hiçbir mazereti olmayan, aksine maddi imkanları yerinde olan kişileri ifade eder. Bu durum, onların savaştan geri kalma isteklerinin ne kadar temelsiz ve samimiyetsiz olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Gına, mal ve mülk sahibi olmakla birlikte, aynı zamanda kalben de müstağni olmaktır. Ancak ayetteki 'ağniyâ'' kelimesi, maddi zenginliği ifade eder ve bu zenginliğe rağmen cihaddan geri kalmayı tercih etmelerinin kınanmasına sebep olur. Onların bu tercihi, kalplerindeki imanın zayıflığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rıza (رضا), bir şeye gönül hoşnutluğuyla meyletmek ve onu kabul etmektir. Ayetteki 'radû' (رضوا) ifadesi, münafıkların savaşa katılmak yerine, geride kalan kadınlarla birlikte kalmayı kendi istekleriyle ve hoşnutlukla kabul ettiklerini belirtir. Bu, onların cihad ruhundan yoksun olduklarını ve dünya rahatlığını ahirete tercih ettiklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rıza kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarından veya kulların Allah'tan hoşnut olması bağlamında kullanılır. Ancak bu ayette, münafıkların kendi düşük seviyeli tercihlerine razı olmaları, onların manevi değerler hiyerarşisindeki sapmalarını gösterir. Onlar, Allah'ın rızasını değil, kendi nefislerinin arzusunu tercih etmişlerdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Halife (خليفة), birinin yerine geçen demektir. Havâlif (خوالف) ise, geride kalanlar, özellikle savaşa gidemeyen kadınlar ve özürlüler için kullanılır. Ayetteki 'el-havâlif' ifadesi, savaşa katılmayan, evlerinde oturan kadınları temsil eder. Münafıkların onlarla birlikte kalmaya razı olmaları, onların erkeklik ve cihad şerefinden uzak durduklarını, kadınlar gibi evde kalmayı tercih ettiklerini ima eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Halife, bir şeyin arkasından gelen veya birinin yerine geçen demektir. 'Havâlif' kelimesi, burada savaşa katılmayan, geride kalan, zayıf ve aciz kimseleri ifade eder. Münafıkların bu grupla birlikte olmayı tercih etmeleri, onların cihad ruhundan yoksunluklarını ve zayıf karakterlerini açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tab' (طبع), bir şeyi mühürlemek, damgalamak ve böylece onu kapatmaktır. Ayetteki 'taba'a' (طبع) fiili, Allah'ın münafıkların kalplerini mühürlemesini ifade eder. Bu mühürleme, onların hakikati idrak etme ve hidayeti kabul etme yeteneklerini kaybetmeleri anlamına gelir. Bu, onların kötü seçimlerinin bir sonucu olarak ilahi bir cezadır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tab' kelimesi, bir şeyin üzerine damga vurmak ve onu kapatmak anlamındadır. Kalplerin mühürlenmesi, onların artık hakikati işitemez, göremez ve anlayamaz hale gelmesidir. Bu ayette, münafıkların sürekli olarak savaştan kaçma ve geride kalma tercihleri nedeniyle Allah'ın onların kalplerini mühürlediği belirtilir, bu da onların artık doğru yolu bulamayacakları anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'mühürleme' (tab') kavramı, genellikle Allah'ın, inatçı ve inkarcı kişilerin kalplerini hakikate karşı kapatmasını ifade eder. Bu, onların kendi özgür iradeleriyle yaptıkları yanlış seçimlerin bir sonucu olarak, artık hidayete ulaşma kabiliyetlerini yitirmeleridir. Ayetteki 'taba'a Allahu ala kulûbihim' ifadesi, münafıkların bu manevi körlüğe kendi eylemleriyle sürüklendiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim (علم), bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Ayetteki 'lâ ya'lemûne' (لا يعلمون) ifadesi, kalpleri mühürlendiği için münafıkların hakikati, doğruyu ve kendi durumlarının vehametini idrak edemediklerini belirtir. Bu, sadece bilgi eksikliği değil, aynı zamanda idrak ve basiret yoksunluğudur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İlim, Kur'an'da sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda derinlemesine anlama ve idrak etme anlamında da kullanılır. Münafıkların 'bilmemeleri', onların sadece dünyevi çıkarlar peşinde koşmaları ve ahiret gerçeklerini göz ardı etmeleri nedeniyle hakikati kavrayamamalarıdır. Kalplerinin mühürlenmesi, bu bilmeme halinin nihai sebebidir.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İnnemâ-ssebîlu alâ-llezîne yeste/zinûneke vehum agniyâ/(u) radû bi-en yekûnû me’a-lhavâlifi vetabe’a(A)llâhu alâ kulûbihim fehum lâ ya’lemûn(e) Sorumluluk ancak, zengin oldukları hâlde senden izin isteyenleredir. Bunlar, geride kalan (kadın ve çocuk)larla birlikte olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler. (9/93)