Ya'teżirûne ileykum iżâ raca'tum ileyhim(c) kul lâ ta'teżirû len nu/mine lekum kad nebbeena(A)llâhu min aḣbârikum(c) veseyera(A)llâhu ‘amelekum verasûluhu śümme turaddûne ilâ ‘âlimi-lġaybi ve-şşehâdeti feyunebbi-ukum bimâ kuntum ta'melûn(e)
Onlara döndüğünüzde, size mazeret beyan edeceklerdir. De ki: "Mazeret beyan etmeyin. Size kesinlikle inanmayız. Çünkü Allah bize sizin durumunuzu bildirdi. Bundan böyle davranışlarınızı Allah da Resulü de görecek. Sonra hepiniz, gaybı da görülen alemi de bilene döndürüleceksiniz de yapmakta olduğunuz şeyleri size haber verecek."
Savaştan dönüp yanlarına geldiğinizde size özür beyan edecekler. De ki: "Özür beyan etmeyin. Size kesinlikle inanmayız. Allah bize, sizin durumunuzdan haberler verdi". Bundan sonra da Allah ve Resulü yaptıklarınızı görecektir. Daha sonra da gizliyi ve âşikârı bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O vakit O, size neler yapmış olduğunuzu tek tek haber verecektir.
Tevbe Suresi 94. ayet, münafıkların özür dilemelerini reddeden ve onların gerçek niyetlerini ifşa eden bir dil kullanır. Ayet, Allah'ın her şeyi bildiğini ve amellerin karşılığının verileceğini vurgulayarak, samimiyetsizliğin kabul edilmeyeceğini açıkça belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'uzr' (عذر) kelimesinin, bir kusuru veya suçu ortadan kaldırmak için sunulan mazeret veya bahane anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ya'tezirûne' (يَعْتَذِرُونَ) fiili, münafıkların savaşa katılmama gerekçelerini sunma çabalarını, ancak bu gerekçelerin Allah katında geçersiz olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'i'tizâr' (اعتذار) kelimesinin, bir hatadan veya kusurdan dolayı af dilemek veya mazeret beyan etmek olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, münafıkların samimiyetsiz bir şekilde özür dilemelerini, ancak bu özürlerin kabul edilmeyeceğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'uzr' kavramının genellikle bir mazeret sunma eylemi olarak geçtiğini, ancak bu mazeretlerin Allah'ın bilgisi karşısında bir değer taşımadığını belirtir. Bu ayetteki 'ya'tezirûne' fiili, münafıkların dışa dönük davranışlarının içsel niyetleriyle çeliştiğini ve bu çelişkinin Allah tarafından bilindiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'îmân' (إيمان) kelimesinin, kalben tasdik etmek ve güvenmek anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'len nu'mine lekum' (لَن نُّؤْمِنَ لَكُمْ) ifadesi, münafıkların sözlerine karşı kalpte bir tasdik ve güven oluşmayacağını, çünkü onların geçmişteki davranışlarının bu güveni sarstığını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'emn' (أمن) kökünün güven ve emniyet anlamlarını taşıdığını, 'îmân'ın ise bu güvenin kalpte yerleşmesi olduğunu ifade eder. Ayetteki 'nü'mine' fiili, münafıkların özürlerinin samimiyetten uzak olması nedeniyle onlara karşı bir güvenin oluşmayacağını, dolayısıyla sözlerinin kabul görmeyeceğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nebe' (نبأ) kelimesinin önemli ve büyük haber anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kad nebbe'enallahu min ahbârikum' (قَدْ نَبَّأَنَا ٱللَّهُ مِنْ أَخْبَارِكُمْ) ifadesi, Allah'ın münafıkların gizli hallerini ve niyetlerini Peygamber'e bildirdiğini, dolayısıyla onların özürlerinin bir anlam ifade etmediğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'nebe''nin (نبأ) sıradan bir haberden ziyade, doğruluğu kesin olan ve büyük önem taşıyan bir bilgi olduğunu açıklar. Bu ayetteki 'nebbe'enâ' fiili, Allah'ın münafıkların iç yüzünü açığa çıkaran kesin ve güvenilir bir bilgi verdiğini, bu bilginin onların özürlerini geçersiz kıldığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'amel' (عمل) kelimesinin, kasıtlı olarak yapılan her türlü iş ve eylem anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'seyerallahu amelekum' (وَسَيَرَى ٱللَّهُ عَمَلَكُمْ) ifadesi, münafıkların hem geçmişteki hem de gelecekteki tüm eylemlerinin Allah tarafından bilindiğini ve karşılığının verileceğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'amel' kavramının Kur'an'da genellikle insanın iradeli bir şekilde gerçekleştirdiği fiilleri ifade ettiğini ve bu fiillerin ahirette karşılık bulacağını belirtir. Bu ayetteki 'amelekum' kelimesi, münafıkların samimiyetsiz davranışlarının ve niyetlerinin Allah katında gizli kalmayacağını, aksine ortaya çıkacağını ve değerlendirileceğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'gayb' (غيب) kelimesinin, gözden uzak olan, gizli kalan ve insan idrakinin ötesinde olan her şeyi kapsadığını belirtir. Ayetteki 'âlimi'l-gaybi ve'ş-şehâdeti' (عَـٰلِمِ ٱلْغَيْبِ وَٱلشَّهَـٰدَةِ) ifadesi, Allah'ın sadece görüneni değil, aynı zamanda münafıkların kalplerindeki gizli niyetler gibi görünmeyeni de bildiğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'gayb'ın (غيب) hem mekânsal olarak gizli olanı hem de zaman açısından gelecekteki bilinmeyeni ifade ettiğini açıklar. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın münafıkların geçmişteki gizli niyetlerini, şimdiki durumlarını ve gelecekteki akıbetlerini kapsayan mutlak bilgisine işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'şehâde' (شهادة) kelimesinin, hazır bulunmak, görmek ve şahit olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'âlimi'l-gaybi ve'ş-şehâdeti' (عَـٰلِمِ ٱلْغَيْبِ وَٱلشَّهَـٰدَةِ) ifadesi, Allah'ın münafıkların dışa dönük, görünen amellerini de bildiğini, dolayısıyla hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmadığını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şehâde'nin (شهادة) gözle görülen, hazır olan ve herkes tarafından bilinebilen şeyleri ifade ettiğini açıklar. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın münafıkların hem gizli niyetlerini (gayb) hem de açıkça yaptıkları eylemleri (şehâde) tam olarak bildiğini ve buna göre hüküm vereceğini belirtir.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ya’tezirûne ileykum izâ raca’tum ileyhim kul lâ ta’tezirû len nu/mine lekum kad nebbeena(A)llâhu min ahbârikum veseyera(A)llâhu amelekum verasûluhu sümme turaddûne ilâ âlimi-lgaybi ve-şşehâdeti feyunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e) Onlara döndüğünüzde, size mazeret beyan edeceklerdir. De ki: “Mazeret beyan etmeyin. Size kesinlikle inanmayız. Çünkü Allah bize sizin durumunuzu bildirdi. Bundan böyle davranışlarınızı Allah da Resûlü de görecek. Sonra hepiniz, gaybı da görülen âlemi de bilene döndürüleceksiniz de yapmakta olduğunuz şeyleri size haber verecek.” (9/94)
Ahadiyet mertebesinden Risalet mertebesine haber vermesi istenilen Mesnevi-i Şerif beyitlerinde iç yüzü anlatılmıştır.
2458. Münâfıkları özür merdüd geldi, güzel değil! Zîrâ ki dudakta idi, kalblerde değil!
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Tövbe’de olan (Tevbe, 9/94) “Siz gazâdan döndüğünüz Vakit, münâfiklar gazâya gitmediklerinden dolayı sizden özür dilerler. Ey Resûlüm de ki, özür dilemeyin, zîrâ size inanmayız!" âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur. Ya’ni münâfık ağzıyla kalbinde olmayan sözleri söylediğinden herhangi bir mes’elede özrünü beyân etse reddolunur. Onun özrü güzel ve makbûl gelmez. Nitekim Hak Teâlâ onlar hakkında buyurur: (Fetih, 48/11) Ya’ni “Onlar dilleriyle kalblerinde olmayan "şeyi söylerler."
2459. Ona elmanın kokusu vardır ve elmanın cüzü yoktur. Onda koku ezanın gayrı için değildir.
“Âsîb”, müsâdeme, sa’y, rene, ezâ, incitmek ma’nâlannadır. “Elma’’dan murâd, hakâyık ve maârif-i ehlullahtır. Ya’ni o münafık olan şeyh-i müzev-vir ehlullahın hakâyık ve maârifinin kokusunu duymuştur. Fakat o maârif ve esrarın kalbinde hiçbir cüz’ü yoktur. Ondaki bu koku dahi ancak halkı avlayıp ruhlarına ezâ etmek ve onları aldatıp incitmek içindir.
2460. Cenk içinde kadının hamlesi safı yaramaz. Belki zayıf iş olur.
“Kâr-zâr”, cenk ve “kâr-ı zâr”, zayıf iş demek olduğundan beyt-i şerifin kafiyesi tamâmdır. Ya’ni, nefis ve şeytan ile vâki’ olan cihâd-ı ekberde kadın meşrebinde olan şeyh-i kâzibin hamlesi nefis ve şeytan düşmanlarının safını yaramaz. Belki onun lisânen yaptığı hücûmlar zayıf bir iş olur ve aslâ te’sîri olmaz.
2461. Gerçi onu safta arslan gibi kılıç tutmuş görürsün; onun eli titrer.
Gerçi meclis-i va’z ve nasihatte onu bir insân-ı kâmil gibi şeriat kılıcım tutmuş görürsün. Fakat esrâr-ı şerîate vâkıf olmadığından ve nefsinin hazlarından kurtulmadığından o kılıcı tutarken eli titrer ve nefis ve şeytan onun bâtınına şekler ve şübheler îkâ eder.
2462. Vay o kimseye ki onun aklı dişi ola! Onun çirkin nefsi erkek ve amade ola!
Vay o kimsenin hâline ki, aklı Hak yolunda dişi ve kadın meşrebinde ola ve onun çirkin olan nefsi de erkek ve her türlü fenâlığa hazır ve âmâde olup onun aklını mağlûb etmiş ola!
2463. Ey ne mutlu o kimseye ki, onun aklı erkek ola! Onun çirkin nefsi dişi ve muztar ola!
Ya’ni, aklı Hak yolunda erkek olup dişi olan nefsini mağlüb etmiş ve onu muztar kılmış olan kimse, ehl-i saâdettir.
2464. Onun akl-ı cüzîsi erkek ve gâlib ola! Akıl, dişi olan nefsi selbedici ola!
2465. Dişinin hamlesi dahi sûrette cerîdir. Onun âfeti o eşek gibi eşekliktendir.
“Cerî", “cür’et”tendir, “şecî’ ve mukaddem” demektir. Ya’ni, aklı nefsine mağlûb olan kadın meşrebindeki kimse dahi sûrette şecî’ ve mukaddemdir. Onun âfeti kıssada beyân olunan eşekteki eşeklikten ve hamâkattendir. Zîrâ Rehnümâ-ı Ma’rifet nâmındaki risâlede buyrulur ki: “Nefse bir sûret verilse şekli şudur: Başı kibir, gözü ucüb, ağzı hased, lisânı kizb ve gıybet, kulağı nisyân, göğsü hıkd ve kîn, karnı şehvet ve bühtân, elleri hıyânet ve sirkat, ayakları emel, kalbi gaflet, rûhu küfürdür. Nefsin aklı, fehmi yoktur. O dâr-ı fenâdaki bir saatlik şehvete cenneti ve ni’metlerini ve cennette hulûdü satıverir.
2466. Hayvanlığın vasfı kadının üzerinde ziyâdedir, zîrâ ki renk ve koku tarafına meyil tutar.
Ya’ni, kadın hamlesinin metânetsiz olması sûret-i cür’etinden değildir. Zîrâ ba’zı kadın olur ki, zâhirî kuvvette birkaç erkeğe mukabil ve muâdil olur. Belki onun metânetsizliği onun üzerinde nefs-i hayvânî ahkâmı gâlib olmasındandır. İşte bu sebeble o kadın dünyânın renklerine ve kokularına meclûb olup meyil ve muhabbet eder. Binâenaleyh âlâyiş-i dünyeviyyeye meyleden erkekler dahi her ne kadar sûrette sakal ve bıyık sâhibi bir erkek görünür iseler de onlar da kadın hükmündedir.[97]