El-e'râbu eşeddu kufran venifâkan veecderu ellâ ya'lemû hudûde mâ enzela(A)llâhu ‘alâ rasûlih(i)(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)
Bedeviler inkar ve nifak bakımından daha ileri ve Allah'ın peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Bedeviler inkâr ve münafıklık bakımından daha beterdirler. Bununla beraber Allah'ın, Resulüne indirdiği (hükümlerin) sınırlarını bilmemeye daha yatkındırlar. Allah alîmdir, hakîmdir,
Tevbe Suresi'nin 97. ayeti, bedevilerin küfür ve nifaklarının şiddetini ve Allah'ın indirdiği sınırları bilmemeye daha yatkın oluşlarını vurgular. Ayet, bedevilerin dini bilgi ve bağlılık konusundaki eksikliklerini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'el-A'râb' kelimesini, şehirlerde yaşayan 'el-Arab'dan farklı olarak, çölde yaşayan ve göçebe hayat süren Araplar olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, bu tanım, dini bilgi ve medeniyetten uzak, kaba ve katı tabiatlı kişilere işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'el-A'râb'ın, şehirlerde yaşayanlardan farklı olarak, bedevilerin özelliklerini taşıdığını belirtir. Ayetteki 'eşeddü küfran ve nifakan' ifadesiyle birlikte düşünüldüğünde, bu, onların dini emirleri anlama ve uygulamadaki zorluklarına vurgu yapar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu bağlamda Allah'ın nimetlerini veya hakikati örtmek, yani inkâr etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'eşeddü küfran' ifadesi, bedevilerin inkârlarının daha şiddetli ve köklü olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramını Kur'an'da Allah'a karşı nankörlük ve O'nun mesajını reddetme olarak analiz eder. Bedevilerin 'küfr'ünün şiddeti, onların İslam'ın temel prensiplerine karşı daha dirençli ve anlayışsız olmalarına işaret eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'küfr'ü, imanın zıddı olarak tanımlar ve Allah'ın birliğini ve peygamberliğini inkâr etmek olduğunu ifade eder. Ayetteki 'eşeddü küfran' ifadesi, bedevilerin bu inkâr halinin diğer topluluklara göre daha belirgin ve derin olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nifak' kelimesinin kökenini 'nafak' (tünel, yer altı geçidi) ile ilişkilendirir ve münafığın iki yüzlü olmasını, bir kapıdan girip diğerinden çıkmasına benzetir. Ayetteki 'eşeddü nifakan' ifadesi, bedevilerin ikiyüzlülüğünün daha belirgin ve tehlikeli olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'nifak'ı, kalpteki küfrü gizleyip dilde iman izhar etmek olarak açıklar. Bedevilerin nifakının şiddeti, onların dini değerlere karşı samimiyetsizliklerinin daha köklü olduğunu ve bu durumun toplumsal düzen için daha büyük bir tehdit oluşturduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hadd' kelimesinin bir şeyi diğerinden ayıran sınır anlamına geldiğini ve şeriatta Allah'ın koyduğu emir ve yasakları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'hudûde mâ enzela' ifadesi, bedevilerin Allah'ın indirdiği şeriat hükümlerini ve dini sınırları bilmemelerine vurgu yapar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hadd'i, bir şeyin nihayeti ve sonu olarak tanımlar. Dini bağlamda ise, Allah'ın kullarına emrettiği veya yasakladığı şeylerin sınırlarıdır. Bedevilerin bu sınırları bilmemesi, onların dini yaşantılarındaki eksikliği ve cahilliği ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hudûd' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın belirlediği şer'i hükümleri, helal ve haramları ifade ettiğini belirtir. Bedevilerin bu 'hudûd'u bilmemeleri, onların dini sorumluluklarını yerine getirmedeki yetersizliklerini ve cehaletlerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm'i, bir şeyin hakikatini idrak etmek olarak tanımlar. Ayetteki 'ellâ ya'lemû' ifadesi, bedevilerin Allah'ın indirdiği sınırları idrak etme ve anlama yeteneğinden yoksun olmalarını, yani cehaletlerini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ilm'in Kur'an'da sadece bilgi edinmek değil, aynı zamanda bu bilginin getirdiği sorumluluğu da kapsadığını belirtir. Bedevilerin 'bilmemeleri', sadece bilgi eksikliği değil, aynı zamanda bu bilgiyi edinme ve uygulama konusundaki isteksizliklerini de ifade eder.
Tevbe Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
El-e’râbu eşeddu kufran venifâkan veecderu ellâ ya’lemû hudûde mâ enzela(A)llâhu alâ rasûlih(i) va(A)llâhu alîmun hakîm(un) Bedevîler inkâr ve nifak bakımından daha ileri ve Allah’ın peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (9/97)
A'rabiler,"a'râb" arabın çoğulu zannedilmemelidir. Arabinin çoğulu arab olduğu gibi, a'râbinin çoğulu da a'râbdır. Yani arabın tekili için arabî, denilir. A'rab, gerek Arap'tan, gerek Arab'ın dışındaki kavimlerden özellikle bedevi olanlara (çölde yaşayanlarına) denilir. Herhangi bir köy ve kasabada yerleşik olmayıp badiyede konar göçer olarak dolaşan göçebeler için kullanılır. Arap ise hem köy ve kasabalarda yerleşik olan, hem de göçebe yaşayan bütün Arap kavmi için kullanılmakla birlikte daha ziyade köy ve kasabalarda yerleşik olarak yaşayan medeni kısmı için söylenir ki, bunlara "a'râb" denmez. Bunlardan birine, yani şehirli bir Arab'a "ya a'râbi!" diye hitap edilecek olursa kızar, öfkelenir. Fakat her hangi bir bedevi a'râbiye "ya arabi" denilirse kızmaz, üstelik memnun olur, hoşuna gider. Bu fark bizim dilimize de geçmiş ve adeta a'râb kelimesi, siyah, koca dudaklı zenci gibi bir anlamda kullanılmıştır ki, bunun aslını bilmeyenler "arab" ile "a'râb" lafızlarının söylenişini ayırdedemezler de halt ederler: A'rab diyecek yerde Arab derler. Velhasıl Arapça'daki Arab ve a'râb, Türkçe'deki Türk ve Türkmen gibidir. Türkmen Türkün yörüğü olduğu gibi, a'râb da Arab'ın yörüğüdür. Her a'râbi değil, fakat genelde bedevi ve vahşi olan a'râb cinsi küfür ve nifakça daha şiddetlidir. Yaşadıkları bir çeşit çöl hayatının gereği olarak huyları daha sert, daha ilkel olduğundan küfür ve nifakları da daha şiddetli, daha beterdir. Ve Allah'ın, Resulü'ne indirdiği şeylerin (vahiy âyetlerinin) sınırlarını bilmemeye daha yatkın, daha layıktırlar. Hz. Peygamber'in sohbetlerinden uzak, onun mucizelerini yakından görmekten, kitap ve sünnette bildirilen ibadet ve diğer ahkâmın uygulanış şeklini tanıma şerefinden yoksun bulunduklarından dolayı tevhid inancının ve peygamberliğin, ahiret akidesinin içyüzünü, inceliğini ve bunlarla ilgili delillerin ayrıntılarını, şer'î hükümlerin kapsam ve sınırlarını tam anlamıyla bilemeyebilirler. Bu gibi konuların özü hakkında bilgisizliğe medenilerden daha ziyade yatkındırlar. Fıkıh konuları şöyle dursun, basit ilmihallerini bile bilemiyecek bir durumdadırlar. Nitekim buna işaret olmak üzere medeni munafıklar hakkında "Ve Allah kalblerini mühürlemiştir, o yüzden onlar bu incelikleri anlamazlar." diye fıkıhtan yoksun olmakla; bedevi olan a'râb hakkında "Allah onların kalblerini mühürlemiştir, o yüzden onlar bilmezler." diye bilgisizlikle vasıflandırılmışlardır. Bununla beraber "a'râb" cinsi yalnızca bunlara münhasır sanılmamalıdır. Birçok çeşitleri olmakla beraber, iki ana bölüme ayrılabilirler.[98]