Ev miskînen żâ metrabe(tin)
(14-16) Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.
Veya hiçbir şeyi olmayan yoksula.
Beled Suresi'nin bu ayeti, zor zamanlarda muhtaçlara yardım etmenin önemini vurgulamaktadır. Özellikle 'miskin' ve 'metrabe' kavramları, yoksulluğun en uç ve çaresiz hallerini tasvir ederek, bu tür durumlardaki insanlara el uzatmanın ahlaki ve dini bir görev olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'miskin' kelimesinin 'sükûn' (hareketsizlik, durma) kökünden geldiğini belirtir. Miskin, geçimini temin edemediği için hareket kabiliyeti kısıtlanmış, çaresiz kalmış kişidir. Ayetteki 'miskinan zâ metrabe' ifadesiyle, bu çaresizliğin en ileri derecesi kastedilmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, miskinin, 'sükûn' halindeki, yani hiçbir şeye sahip olmayan, hareket edemeyecek kadar yoksul olan kişi olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, bu durumdaki bir miskini doyurmanın büyük bir fazilet olduğu vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'miskin' kavramının sadece maddi yoksulluğu değil, aynı zamanda toplumsal dışlanmışlığı ve çaresizliği de içerdiğini belirtir. Beled Suresi'ndeki bu kullanım, miskinin en acınası durumunu, yani 'toprağa yapışmış' halini tasvir ederek, ona yardım etmenin ahlaki yükümlülüğünü pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'zû' (ذو) kelimesinin 'sahip olma' veya 'bir şeye bitişik olma' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'zâ metrabe' ifadesi, miskinin 'toprakla hemhal olmuş' veya 'toprağa yapışmış' bir durumda olduğunu, yani aşırı yoksulluktan dolayı hiçbir şeye sahip olmadığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'zâ' kelimesinin izafet (tamlayan-tamlanan) ilişkisi kurduğunu ve burada miskinin 'metrabe' vasfına sahip olduğunu gösterdiğini açıklar. Bu, miskinin yoksulluğunun sıradan bir yoksulluktan öte, toprağa serilmişlik derecesinde olduğunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'metrabe' kelimesinin 'turâb' (toprak) kökünden geldiğini ve 'toprağa yapışmış' veya 'toprakla hemhal olmuş' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'miskinan zâ metrabe' ifadesi, miskinin o kadar yoksul olduğunu ki, topraktan başka hiçbir şeyi olmadığını, hatta toprağa serilmiş bir halde bulunduğunu anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'metrabe'nin 'toprak' anlamına geldiğini ve bu bağlamda, aşırı yoksulluktan dolayı toprağa serilmiş, hiçbir şeye sahip olmayan, çaresiz kalmış kişiyi ifade ettiğini açıklar. Bu, yoksulluğun en uç ve acınası halini tasvir eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'metrabe'nin 'toprak' ile ilişkili olduğunu ve burada 'toprağa yapışmışlık', 'toprakta yatma' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Bu ifade, miskinin o kadar fakir olduğunu ki, yiyecek, giyecek ve barınak gibi temel ihtiyaçlardan mahrum kalarak adeta toprağa serilmiş bir durumda olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'metrabe' kelimesinin Kur'an'da yoksulluğun en şiddetli derecesini ifade etmek için kullanıldığını belirtir. 'Toprağa serilmiş' olmak, kişinin hiçbir mal varlığına sahip olmamasını, hatta barınacak bir yeri bile olmamasını sembolize eder. Bu durumdaki bir miskine yardım etmek, İslam'ın sosyal adalet anlayışının temelini oluşturur.
Beled, Şems, Leyl, Duhâ ve İnşirâh Sûreleri
Terzibaba - Necdet Ardıç
Fakir= Lügat mânâsı. Biçare, muhtaç, yoksul olarak geçmektedir. Dinen ise zekât veremeyecek, ancak zekât alabilecek durumda olanlardır. Yani dinen zengin sayılma-yanlardır.
Peygamberimiz fakirlikle iftihar etmiştir. Fakirliğinde iki yönü vardır biri dünya mal fakiri diğeri ise benlik fakiridir. Kişi kendini nefsi benliği ile, ortaya çıkarırsa o kendi mülkünde nefsi ile nefsen zengindir, isterse malen fakir olsun. Gerçek fakirlik her şeyi olduğu halde bunları kendine bağlamayıp sahibine ait olduğunu bilerek ve geçici olarak kullandığını bilen kimse esas fakirdir. İşte Efendimiz bu fakirlikle iftihar etmiştir. Yani bütün peygamberan hazaratının kendi mertebeleri itbari ile bir benliği vardır. Fakat Peygamber Efendimiz Allah ismi camiinin bütün mertebelerinde kendinden zuhur da olması dolayısı ile kendinde kendinden bir vasıf olmadığı için nefsinden yana en büyük fakir efendimizdir. Bu hali idrak eden ehlullahın da birçokları kendilerinden fakir veya biz diye bahsederler.
Miskin=Fıkıh. Kendi kendini idare edemeyen, iktisaptan aciz, mal ve mülkü olmayan kimse.
Miskin, sakin olmak demektir. Yani kendine ait hiçbir varlığı olmayan demektir. Fakrın-fakirliğin daha ilerisidir. Hiçbir varlığı olmadığından hiçbir hareketi olmayan, tam bir hiçlik halinde olan kimsedir. Benliği kalmamış ki, bir
faaliyyeti olsun. Kendine ait hiçbir malı mülkü yokki onların üstünde tasarrufta bulunsun. Bunlara (Abdal) da denebilir. Yani bütün varlığını Hakka “bedel” olarak vermiş ve kendilerine hiçbir şey kalmamış, böylece ortada kendileride kalmamış olduğundan hareketsiz olduklarından miskin denmiştir. Burada ki miskinlik halkın anladığı zavallı miskinlik değildir. Bu hususta daha geniş bilgi (Sûre-i Yûsuf ve Feth Sûresi) isimli kitaplarımızda vardır dileyen oralara bakabilirler.
Bu Fakir ve miskinlik Akabesi de böylece aşılmış olacaktır.