İçeriğe atla
Beled 20Cüz 30 · Sayfa 595

Beled Sûresi 20. Âyet

البلد

Sohbete sor

‘Aleyhim nârun mu/sade(tun)

Üzerlerinde etrafı sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.

Beled, Şems, Leyl, Duhâ ve İnşirâh Sûreleri

Terzibaba - Necdet Ardıç

Onların üzerinde” Nefsi emmâre ateşi daha dünyada iken yanmaya başlayıp onları çepe çevre zâten daha o zamandan sarmaya başlamıştır. Onlar böylece ruh ve hakikatlerinden hicap-perdelenmişlerdir. Ahirette ise genel cehennem onları çevrelemiş olacaktır.


Beled Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 91 – ŞEMS Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


91 – ŞEMS Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLâHİR RAHMÂNİR RAHîM.

91-eş-ŞEMS: Kadir sûresinden sonra Mekke'de inmiştir, 15 (onbeş) âyettir. Adını, sûrenin ilk kelimesi olan ve "güneş" anlamına gelen "şems"ten alır. Bu sûrede insanın yaratılışında var olan iki özellik ele alınır: İyilik ve kötülük. İnsanın yaratılışında, iyi olmak da kötü olmak da kabiliyet olarak vardır. Fasılası - ا harfidir. Nüzülde şems (26) sıradadır. (E.H.Y.H.D.K.D.)


Bu ön bilgiyi verdikten sonra özetle Sûre-i şerif hakkında küçük sayısal, araştırmalar yapmaya geçelim ve eğer varsa başka bağlantılarını da anlamaya çalışalım.

Sûre 91 ve 15 Âyettir. 30 Cüzde’dir. “Şems” kelimesin in sayı değerleri, ( ش şın-300) (م mim-40) ( س sin-60) Bunları bütün olarak toplarsak. (300+40+60=400) ayrıca (3+4+6=13) Şimdi bütününü toplayalım. (91+15+26+400=532) (53’2) (5+3+2=10) (ا Elif) olan fasıla ara harfi kendisi (13) ve adedi Âyet sayısı kadar (15) tir. Bir (13) te şems’in kendisidir onunla (16) elif eder.

Bilindiği gibi, harflerin ve meydana getirdikleri kelime-ler’in nasıl bir dili ve değerleri varsa, rakkamlar’ın ve rakkamlar’dan meydana gelen sayıların da bir dili ve

değerleri vardır. Şimdi bunları özetle inceleyelim.

Sûre (91) (9) ve (1) (9) Mûseviyyet, (1) Vâhidiyyet, Sayının tersi (19) İnsân-ı Kâmil, (9+1=10) İseviyyet’tir.

Âyet (15) (1) ve (5) (1) Vâhidiyyet, (5) Hazaret- hamse-beş hazret mertebesi. (1+5=6) ciheti sitte-altı cihet-altı yön şems’n aydınlattığı bütün alan “sağ, sol, ön, arka, alt ve üst olmak üzere butün kevniyyet-varlık, yönlerinde tesir ve tecellisinin olmasıdır.

Cüz (30) (3) ve (0) (3) Hakikat-i ilmiye’nin (3) mertebeden yaşantısıdır ki bilindiği gibi “İlmel yakîn, aynel yakîn, Hakk’el yakîn’dir. Bunların dışındaki ilimler, müşahedeli olmayan naklen yapılan, aklı cüz olan sınırlı aklın ürettiği beşeri bilgilerdir, bunlara bir ifade gerekirse, “bilmel nakil” bilgileri denebilir. Ulâma-i zâhir’in bilgisi bu ilmin içinde ancak avamâ göre biraz daha çoğaltılmışıdır, ancak naklidir, müşahedeli ilim değildir.

Müşahedeli ilmin tarifi “yakîn” ilmidir. “Yakîn” Türkçede ki “kurb-yakın” değil, işin özüne nüfûz eden ilimdir. Peygamberimizin “yarabb’i ilmimi, arttır” dediği bu ilimdir ve ilmi İlâhiyi ifade etmektedir. Ve bu ilim İrfaniyyet ilmidir. (30) olması çokluğunu ve kısımlarını ifade etmektedir.

“Şems” kelimesin in sayı değerleri, ( ش şın-300) yukarıda (30) bahsedilen ilmin Ulûhiyet mertebesinden “şın” müşahedesi ile daha çok yönlerden idrak edilmesidir.

(م mim-40) Hakikat-i Muhammediyyenin (4) mertebe den-şeriat, tarikat, hakikat ve marifet mertebelerinden “müşahedesi”dir.

( س sin-60) ise İnsân’ın remzidir, (6) cihetten âlemi seyreden göz anlamınadır. (60) olması yönlerin kendi içindeki çokluğu zenginliğidir.

Bunları bütün olarak toplarsak. (300+40+60=400)

ayrıca (3+4+6=13) hakikat-i Muhammediyye’dir.

Şimdi bütününü toplayalım. (91+15+26+400=532)

(53’2) (5+3+2=10) (53) bizim “T.B” şifre sayımızdır. (2) ise zâhir bâtın müşahedesidir. (5+3+2=10) ise İseviyyettir. (26) nüzül-iniş sırası ise (2) zâhir bâtın. (6) cihet-yönler. (2+6=8) ise İbrâhîmiyyet ve cennetlerdir.

(5) Hazârat-ı hamse-beş hazret mertebesi. (3) yakîn’lik, (2) zâhir bâtın.

(ا Elif) olan fasıla ara harfi kendisi (13) ve adedi Âyet sayısı kadar (15) tir. Bir (13) te şems’in kendisidir onunla (16) elif etmektedir. (1) tevhid, (6) cihetler, (1+6=7) ise etturu seb’a “yedi nefs turudur.

Şimdi Sûre-i Şerîf’in başında ve içinde bulunan sayısal değerlerin neler olduğuna topluca bakalım.

(1) Vâhidiyyet.

(2) Zâhir-Bâtın.

(3) Üç mertebeden “yakîn”lik ilmi mertebeleri.

(4) Dört mertebe. Şeriat, tarikat, hakikat, marifet.

(5) Beş hazret mertebesi.

(6) Ciheti sitte-altı cihet.

(7) yedi nefs mertebeleri.

(8) İbrâhîmiyyet ve cennetler.

(9) Mûseviyyet.

(10) İseviyyet.

(13) “Hakikat-ül Ahadiyyet_ül Ahmediyye”

(19) İnsân-ı Kâmil.

(40) Hakikat-i Muhammediyye.

(53) “T.B” şifre saysıdır.

Görüldüğü gibi Sûre-i Şerif daha başlangıçta ne kadar büyük değerler taşıdığını hemen bizlere sayısal değerleri ile açık olarak ifade etmektedir.

Şimdi de “Şems” kelimesini harf ifadeleri yönünden değerlendirmeye çalışalım.

( شمس ) “Şems” ( س sin-) (م mim-) ( ش şın-) Görüldüğü gibi “şın” harfinin hakikat-i İlâhiyye üzere ezelde kandisine verilen, tasarımı-sûreti-görüntüsü-resmi vardır. Bu görüntü-tasarım ve resim onun canlı şahsiyetidir. Biz onu bir çizgi halinde görünce bulunduğu yere yapışık sadece ölü bir şekil görüntüsü zannederiz. Halbuki bulunduğu yerden cap canlı olarak bizlere kendisinin, önündeki ve arkasında ki, akraba harfleriyle canlı, canlı neler anlatmaktadırlar. Ancak onların canlılığını okuyan canlı biri ise anlar. Eğer okuyucu zâten kendi ölü ise kendi ölü olduğundan o diri olan karfleri ve ma’nâlarını da öldürür işte bu yüzden okuduğundan bir şey anlamaz ancak anladığını zanneder.

O halde yapılacak şey kişinin kendinin manen canlanması ve evvelâ kendini tanıması daha sonra da rabb-ı nı tanıması ve o yoldan da âlemde cansız ve hayat sahibi olmayan hiçbir varlığın bulunmadığını idrak etmesi gereklidir. İşte ondan sonra harflerinde kendi mertebeleri itibariyle bir yaşantıları ve bu yaşantıları gereği ile de kendilerine ait özel bir ma’nâlarının olduğunu idrak edebilsin.

( ش şın-) “Şın” harfine bu şekilde irfaniyyetle baktığımız da sağ tarafında üç tırnak ve iki küçük yuva ve üstünde üç nokta ve sola doğru uzayan kıvrılan ve aşağıya doğru sarkan daha büyük üçüncü bir yuva görmekteyiz.

O baştaki yuvaların birincisi, âlemi gayb’dan âlemi şehâdete doğru yola çıkmış olan ilmi İlâhiyye tecellilerinin bâtınen ilk durağı olan “taayyünü evvel-ilk teceli” nin zuhur mahalli “Vâhidiyyet” mertebesi olan tecelli ve tenezzül makamıdır.

İkinci yuva ise Vahidiyyet mertebesine tecelli ve tenezzül etmiş olan, oradan “taayyünü sâni-ikinci tecelli olan ilmi İlâhiyyenin mertebe-i ervahta lâtif sûretler almış

halinin tecelli yeridir. Aşağıya doğru uzanan ve âlemleri kucaklayan bir kepçe gibi olan son yuva ise âlemi şehâdet ef’âl, müşahede ve bu mükevvenât âleminin zuhur yeridir. Üç noktası ise bu âlemlerin kendilerine ait olan nefslerinin göstergesidir. Ayrıca her bir nokta bu âlemleri üç yakîn ilmi ile bilip idrak etmektir.

(م mim-) harfi ise bir zemin üzerinde bulunan bir göz veya bir mahalden aşağıya doğru yukarıda belirtilen mertebelerin Hakikat-i muhammediyyenin şahsında ki tecellileridir. Yani âlemi gaybden hakikat-i Muhammed-î üzerine olan bütün tecellilerin âlemi şehâdete akışını göstermektedir. Bu tecellilerin nokta zuhur yeri ise Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir.

( س sin-) harfi ise bütün bu mertebeleri idrak ve ihata eden “Sin” ârifi billâh ve İnsân-ı Kâmildir. “Sin,” “Şın” ın aynasıdır. Şında olan tecelli-i İlâhiy’ye yi aynen olduğu gibi bünyesine almasıdır çünkü hiçbir harf “şın” a bu kadar benzer ve yakın değildir. Sin harfinin sağındaki üç, uç, üç seyri, yani evvelâ Hakk’tan halka, sonra halk’tan Hakk’a, daha sonrada, tekrar Hakk’tan halkadır, yalnız bu sefer gene Hakk ve kendini idrak etmiş Kâmil Halife, görevli İnsân olarak dönmesidir.

O halde “Şın” kendinde bulunan hakikatleri müşahede ve şehâdet âlemini, “Mim” Hakikat-i Muhammed-i ve mülk âlemini, “Sin” ise İnsân-ı Kâmil-i ve diğer insanları ifade etmektedir. İşte bu harfler bütün bunları canlı halde idrak sahibi olan insanlara sesiz ve sözsüs anlatmaktadırlar.

Şimdi bu üç harfin bir “terkip-aile-birleşik” şekli olan “Şems” kelimesinin ifade ettiği ma’nânın ne olduğuna bakalım, Arapça “Şems” Türkçe “güneş” Farça “afitab” kelimeleri ile ifade edilmektedir. Gök yüzünde bizim şems-güneşimiz benzeri birçok şems olduğu anlaşılmıştır. Nasıl ki, şems-güneş bizim dünyamızı aydınlatmakta ve ona hayat vermektedir.

Eğer güneş olmasaydı dünya olmazdı ve bizlerde olmazdık varlık sebebimiz şems-güneştir. Evet bu özet ön bilgilerden sonra Sûre-i Şerîfin birinci Âyetinin özet yorumuna geçelim. Cenâb-ı Hakk her birerlerimizi “Rûh-ul Kuds ile desteklesin, İnşeallah bu İlâh-î hakikatleri akl-ı külden gelen bir yardım ile anlamaya çalışalım.


BİSMİLLâHİR RAHMÂNİR RAHîM.

وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا

(Veş şemsi ve duhâhâ.)

(91/1) “Güneşe ve onun duha vaktine and olsun.”


Düya-arzımızı aydınlatan ve ona hayat veren şemse, diğer ifade ile, yani beden arzımızı aydınlatan ve ona İlâh-i hayat veren Rûh şemsi’ne.

Ve Duha-kuşluk, Rûh güneşinin Fenâ fillâh gecesi-leylinden çıkıp baka billâh gündüzüne doğru yol almaya başladığı eşyanın tamamen ortaya çıktığı ve gölgesini önüne kattığı zamana ve bunun karşılığı olan İnsanda ki yaşam seyrine andolsun ki tecelli İlâhiyyenin mazharıdırlar. İşte bu yüzden biri fenâfillâh diğeri bakâ billâh olmak üzere iki rek’at namaz kılınması ısrarla tavsiye edilmiştir. İşte o yüzden bu hakikati anlayabilenler için. Kıldıkları iki rekât namazın bir diğer ifadesi, “doğduğu gibi günahsız olur,” diğer taraftan kuşluk namazının “kabul olmuş bir hacc ve umreye bedeldir”, buyurulmuştur. Çünkü bu hali idrak etmek zâten Zâti, bir Hacc ve umredir.


Duha, hakkında internetten aldığım küçük bilgiyi de

faydalı olur düşüncesiyle aktarmak istedim.

Duha, kuşluk vakti, güneş doğduktan, değişmekle birlikte ortalama 50 dakika sonra başlayıp, öğleye 20 dakika kalana kadar olan vakittir.)

(Günde 2 rekat kuşluk namazı kılan, doğduğu günkü gibi günahsız olur.) [Ebu Ya’la]

(Cennetin bir Duha kapısı vardır. Bu kapıdan ancak kuşluk namazı kılanlar girer.) [Taberani]

(İki rekat kuşluk namazı, kabul olunmuş bir hac ve umreye bedeldir.) [Ebuşşeyh] Kuşluk namazı nafile namazdır. Kazası olan, kazasını ödemedikçe nafile namaz kılarsa kabul olmaz. Önce kazasını ödemelidir. Kaza namazı borcu olan, kuşluk vakti kuşluk namazı kılmak isterse, (İlk kazaya kalmış sabah [veya öğle, ikindi, akşam, yatsı] namazının farzını ve kuşluk namazı kılmaya) diye niyet ederse, hem kazası ödenmiş, hem de kuşluk namazı kılmış olur.) [Redd-ül-muhtar]


Bu hususta daha birçok mühim Hadîs-i Şerifler olmakla beraber bu kadarını yeterli olur düşüncesiyle aldım dileyenler diğerlerinide alabilirler. Bilhassa yukarıda bahsedilen kaza hakkındaki Hadîs-i Şerife çok dikkat etmemiz lâzımdır. Bütün sünnet namazlarını böyle niyet ederek kılarsak bir günde biri eda diğeri kaza olmak üzere iki günlük namaz kılmış oluruz ki, çok büyük bir imkândır.


وَالْقَمَرِ إِذَا تَلَاهَا

(Vel kameri izâ telâhâ.)

(91/2) “Ve onu takip ettiği zaman aya.”


Yeri gelmişken “Kamer-ay”ın da sayı değerlerine bakalım

(  ) “Kamer. (قKâf-100) (مMim-40) (ر Rı-200). Toplarsak (100+40+200=340) genel toplam (340) tır.

Diğer bir şekilde sıfırları çıkararak toplarsak. (1+4+2=7) gene yedi dir . (Bu sayı değerlerinden de birçok kıyasi sayı değerleri çıkabilir, en kolay görünenlerine bakalım.

(1) Tevhid, teklik, âlemin birliği. (4) dört mertebe. (2) zâhir bâtın’dır. Toplu olarak (7) ise nefis mertebeleridir. Kaf’ın üstündeki iki nokta ise biri İlâh-î benlik, diğeri ise zuhura tanınan izafi benliktir ki varlığının varlığı, bu izâfi benlik noktası ile zuhur etmektedir.

(ق Kâf) kudret-i İlâhiyye sıfatının temsilcisidir. “Kün-ol” der, (ف Fe) (ى Ye) Feyekünü-hemen olur. “Ye” “Fe”nin aynası, “Fe” ise, “Kaf”ın aynasıdır. Kudret-i İlâhiyye sahibi olan Zât-ı mutlak, kudret “kâf-ı” ile “kün-ol” dediğinde oda “Fe” ile hemen oluş başlar, bu yüzden benlik noktası tektir çünkü olduran birdir. Ancak “ye”künü-hemen olur.” Bu oluşta tekrar, noktalar iki olur ancak bu sefer alttadırlar, ve varlık yükünü çeken onlardır, çünkü İlâh-î ve izâfi benlik birlikte, nefsi benliğin perdelenmiş olarak içindedirler.

İşte bu “ye” “Yakîn” halinde olan birey bunları bünyesinde yüklendiğinden bu hakikatleri idrak etmiş olmalıdır. Ğüneş İlâh-î benliği kamer, İzâfi benliği, bunların zuhur mahalli ve yüklenicisi olan kendiside Nefsi benliğidir.

Varlığımızda güneş Rûh-u, Ay kalbi, beden nefsimizi, ifade etmektedir. İlmi İlâhiye olan Güneş-Şems, fecr’den itibaren ilmi İlâhiye gecesinde lâtif olan varlık ilimleri ve onların zuhur mahalleri doğmaya ve aydınlanmaya başlar varlıkalrın tam ma’nâsıyle tesbit edilmesi kuşluk vaktinde olurki yeminin bir Hâli de varlıkların kemâli ile ortaya çıkıp zuhur ettikleri zamandır. Bundan sonra ikindiye kadar bu ilân ve şehâdet devam eder sonra zevale dönerek, artık

yavaş, yavaş gene kendi bâtın hakikatlerine doğru yola çıkarlar. Bu tecelli ve zuhur o kadar şiddetlidir ki, beşer gözü perdesiz-vasıtasız ilmi İâhiyye güneşine bakamaz, eğer ısrarla bakmaya devam ederse gözleri bozulur.

İşte bu bakış ve müşahedenin daha kemalli olması için Zât-ı mutlak, mutlak tecelli ve zuhur mahalli olacak ve daha kolay idrak edilebilinmesi için kendisinin yansıtıcısı olan “Kamer-ay”ı devreye sokar ve oradan “Nûr-u Muhammed-î” olarak, daha kolay gözlenecektir, haliyle gene âlemleri aydınlatmaya devam edecektir.

(36/40) “Ne güneş için lâyık olur ki, o ay'a yetişmiş olsun. Ne de gece için lâyıkdır ki, gündüzü geçmiş bulunsun ve hepsi de birer felekte yüzerler.” Güneşe lâyık olmazki, Kamer-ay’a yetişip onu hükümsüz bıraksın. Dünyamızdan göğe baktığımız zaman en güçlü ve büyük olarak Şems ve kameri görmekteyiz. İşte bunlar bizim zâhir bâtın hakikatlerimizi ifade etmekle birlikte rızıklarımızın da temin kaynaklarıdır. Zâhiren böyle olduğu gibi bâtınen de böyledir. Şems Zât- İlâhiyye’nin zuhur ve tecelli mahalli kamer-ay ise Hakikat-i Muhammediyye’nin zuhur ve tecelli mahallidir. Oyüzden bu iki mertebe bir birlerinin hükümlerini ortadan kaldırmak Âyet-i Kerime de belirtildiği gibi onlara yakışmaz. Kendi hakikatlerinde ve ayrıca İrfan ehlinin gönül semalarında yüzer giderler.

Bu ikisinin de zuhur mahalli ve faaliyet sahası bizim için bu arz dünyamızdır. Diğer taraftan da, bâtınen onların zuhur mahalli İnsân-ı Kâmilin hakikatidir. Hakikat-i İlâhiyye hakikat-i Muhammediyye, İnsân-ı Kâmilin hakikatinde birleşirler, onlarında zuhurları olan İnsân-ı Kâmil-in toprak arz bedenleri bu tecellilerin zuhur ve faaliyet alanıdır ve bu hâdise bir birini takip edip gitmektedir. İşte bu yüzden “Ve onu takip ettiği zaman aya.” Kamer-Ay’a kasem-yemin edilmiştir.


وَالنَّهَارِ إِذَا جَلَّاهَا

(Ven nehâri izâ cellâhâ.)

(91/3) “Ve onu izhar ettiği zaman gündüze.”


Hakikat-i İlâhiye de ilmi varlıklar olan, a’yân-ı sâbitelerin ilmi sûretleri bâtın gecesinden çıkıp birer varlık olarak gündüzün aydınlığında bütün haşmetleriyle ortaya çıktıklarından bu âlemin cümbüşü harekete geçmiş olmaktadır. İşte onların bu cümbüşleri-diğer taraftan tesbihleri faaliyete geçmektedir. Ve böylece varlıklar “ızhar” edilmiş zuhura çıkmış olmaktadırlar.

Ayrıca gönlümüzde de bâtında olan esmâ-i İlâhiye ilim güneşi ile, aydınlandığı zaman, ortaya çıkmaktadırlar ve böylece karanlıkta olan beden arzımız ve nefs zulmetimiz de ki “ İlâh-i hakikatler” “ızhar” olup zuhura çıkmaktadırlar. Buna da ilim güneşi ile aydınlanma yani gündüze erişilme denmektedir. Bu sûretle Hakk’ın kendi hakikatinin gündüz zuhura çıkmış olmasından kendi kedine bu hakikati itibariyle İlim gündüzüne ve dünya gündüzüne kasem etmektedir.


وَالَّيْلِ إِذَا يَغْشَيٰهَا

(Vel leyli izâ yagşâhâ.)

(91/4) “Onu sardığı zaman geceye.”


Yaşanan zamanda seyrinde değişken, ancak vaktinde sabit olan bir tecelli ve hakikat vardır, bu ise bünyesinde hem gündüzü hem de geceyi birleştirir, yani gece ile gündüzün birleştiği gezegen çizgi noktadır ve hep aynı şekilde dönen dünya üstünde hep aynı halde bulunur ve

gece ile gündüzün birleştiği noktadır ve hep yer değiştirmektedir. İşte devamlı geçen-gezen nokta bulundu-ğu yerden geçtikten sonra durağan olan o nokta batı da o andan itibaren durağan olan noktada akşam ve daha sonra da gece oluşumları başlıyor daha sonra da tamamen geceye girilmiş olmaktadır. İşte böylece gezegen olan gece ve gündüzün bitişik olduğu o nokta yanlara doğru uzayınca çizgi, yoluna devam ettikçe veya dünya döndükçe yerini yeni yerlere bırakarak hiç durmadan yoluna devam etmektedir.

Doğuya geldiğinde dönüş devam ederken arkasında kalan olguya eşyayı aydınlattığı ve ortalık görünür hale geldiği için gündüz, akşama doğru güneş batmaya doğru gittiğinde arkada kalan hâle de bu defa gece denmektedir. Eğer dünyanın dönmesini sadece aklımızda bir müddet durdurmuş olsak göreceğimiz manzara o nokta-çizginin belirlendiği, gece ile gündüzün tam ortasının hep aynı yerde durduğunu fikren düşüncede görmüş oluruz.

İşte o nokta-çizgi gece ve gündüzün kaynaklandığı sıfır nokta hiçbir hükmün geçerli olmadığı ortak halleridir. Üzerinde gündüz hali yoktur ki, gündüz hükümleri geçerli olsun. Gece hükmü daha henüz oluşmamıştır ki, gece hükümlerine tabi olsun.

İşte bu yüzden de bu noktaların oluştuğu sahalarda ibadet yapılması “mekruh” sayılmıştır çünkü o süre ne gece ne gündüzdür. Ancak o noktadan sonra doğu tarafında olan hale gündüz, daha sonra dönüşüm itibari ile batıda oluşan halede gece denmektedir. (Vel leyli izâ yagşâhâ.) İşte bu şekilde gezegenlerin dönerek oluşturduğu “leyl” gecenin, gündüzü “gaşy” kapladığı-sardığı ân’a bu muhteşem oluşumdan dolayı yemin edilmiştir.

Ayrıca bir bakıma geceden kasıt İlmi İlâhiyyede bâtında kalan esmâ-i İlâhiyeyenin zuhura çıkmamış bâtın halleridir. Bunlar bütün varlığı içten sarmış “gaşy” etmişler ve eşyanın halikatleridirler. Yeminin biride bunlaradır.

Bütün bunları kendi vücût mülkünde idrak eden sâlik-i, esmâ-i İlâhiyyenin “fenâfillâh” mertebesinden “gaşy” kaplaması-sarmasıdır.


وَالسَّمَاءِ وَمَا بَنَيٰهَا

(Ves semâi ve mâ benâhâ.)

(91/5) “Ve semaya ve onu binâ edene.”


Ve gördüğümüz sonsuz semâ’ya, yemin edilmesi içinde esmâ-i İlâhiyyenin zuhur ve yaşantılarının olması. Binâ eden ise Hakk’ın kendisi olduğundan, o halde kendinden kendine, Allah cami ismi ile, mucid ve Halik, ismine, yemin etmesidir.

Ayrıca kişinin beden mülkünün semâsının hakikatine ki, Hakikat-i Muhammed-î’dir, yemin edilmekte ayrıca, Bütün bu Hakikatleri binâ eden Hakikat-i İlâhiyye ilmine, yemin olsun.


وَالْأَرْضِ وَمَا طَحَاهَا

(Vel ardı ve mâ tahâhâ.)

(91/6) “Ve arza ve onu yayıp döşeyerek yaşanır hale getirene.”


Yukarıda “şems-güneş” ve “kamer-ay”ın sayı değerlerini kısaca vermiş idik, burada da “arz-yer”in kısaca sayı değerlerine bakalım. (ارض) (Ard-arz) (ا elif-1-13) (ر rı-200) (ض dat-800) toplarsak. (1+200+800=1001) ayrıca sıfırları çıkararak toplarsak, (1+2+8=11) diğer şekliyle,

(1+2=3) diğer şekliyle, (1+2+8=11) diğer şekliyle, (8+1=9) diğer şekliyle, (2+8=10) diğer şekliyle, (1+13=14)

(1-8) Yan yana yazıldığı zaman, (18) dir. Şimdi bunları sıralayalım.

(1) Elif tevhid mertebeleri.

(2) Bütün mertebelerin zâhir bâtın varlığı.

(3) Bütün bu mertebelerin üç ilim mertebesinden idraki.

(8) İbrâhîmiyyet mertebesi ve Cennet mertebeleri.

(9) Mûseviyyet mertebesi.

(10) İseviyyet mertebesi.

(11) Muhammediyyet Mertebesi.

(13) Hakikat-ül Ahadiyyet-ül Ahmediyye mertebesi.

(14) Bütün mertebelerde cari ve sari olan Muhammediyyet deryasının Nûr’u.

(18) Kâmil İnsân’dır.

(1001) İse sonsuz Esmâ-i İlâhiyye’nin “vahdette, kesret” “birlikte, çokluk” zuhurlarını ifade etmektedir diyebiliriz.

Bütün bu mertebeleri bünyesinde toplayan ve üzerinde Zâti tecelliyi bulunduran Kâmil İnsân’ın yaşadığı Ve arza” Bütün bu hususiyetlerin oluşumunu bina ederek (arz-yere) bunları arzın bünyesine yayıp döşeyerek yaşanır hale getirene.” Rahmâniyyet mertebesi’dir, yemin olsun.

Ayrıca bütün bunların da zuhur mahalli olan birey’in “beden arzına” yemin olsun. Eğer o beden dünyası nefs-i emmâreye mahal olursa “esfeli sâfilin”, eğer hakkın istikametinde kullanırsa “Âlâ-ı illiyyin” olur. İki halede kabiliyeti vardır. O bedenin sahibi olan kişi-kimlik bundan sorumludur.


وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا

(Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.)

(91/7) “Nefse ve onu sevva edene.”


Bilindiği gibi “nefs” ismi verilen “Rabb’âni letafet” in (7) mertebesi vardır. Ve yine “nefs” isminin “İlâh-i letafet” olarak’ta mertebeleri vardır, bunlar da (kaimi bi nefsihi” (Nefs-i Muhammed-î) ve (nefs-i küll) dür. (7) nefs mertebesi, seyrü sülûk yolunda sâlik’in “emmâre nefs”ten aşlayarak yukarıya doğru bunları aşarak bireysel beşeri nefsini terbiye ederek enfüsi olarak kendini tanıma ve bulma halleridir. Bunun ismine “ettur-u seb’a” veya “etvarı seb’a” yani “yedi tur” veya “yedi tavır” denir.

Bu nefs mertebeleri seyr edildikten sonra sâlik-Hakk yolcusu bu sefer seyrine “âfaki” olarak devam eder bu seyrin ismide, “hazarat-ı hamse-beş hazret mertebesidir.” Bütün bu çalışmalar neticesinde de “Nefs-i İlâh-i” idrak olunmaya başlar. Genel anlamda bütün âlemde yaygın olan bu nefs halleri insanda da her yönü ile birlikte mevcuttur. Ancak kişinin bâtının da bulunan bu nefs metebelerinin zahirde en çok faaliyyette olduğu “nefs-i emmâre” ve birazda “nefsi levvâme” dir. Genelde insanlar farkında olmadan bu “nefs-i emmâre” hükmü altında yaşarlar.

İşte bu nefse, yani bütün mertebeleri üzerinde bulunan “nefse” ve onu sevva” “düzenleyene-tesviye edene-müsavi getirene” yemin olsun.


فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا

(Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.)

(91/8) “Sonra ona fücurunu ve takvasını ilham etti.”


Her türlü hale kabiliyetli olan bu nefse fücurunu ve takvasını ilham etti.”

“Fücur,” her türlü günah ve kötülükler, Vs.

“Fücur,” Hakk’tan etmek, Hakk’tan uzaklaştırmak.

Bunların zuhur mahalli ve faaliyyet sahası nefs-i emmâre ve levvâme ahlâkıdır. Ve hayvâni tabiattır.

“Takva” İhlâs ile ibadet. Bütün günahlardan kendini korumak, dinin yasak ettiği ve haram kıldığı şeylerden uzaklaşmak, ameli sâlih ve ittika, her türlü şüphelilerden sakınmak, ve Hakikat-i İlâhiyye üzere idrak sahibi olmaya çalışmaktır.

Bunların mahalli ise terbiye edilmiş nefs’tir daha sonra akl-ı küll’den gelen akla uyarak kişinin eğitilmiş irfaniyyete dönük akl-ı dır.

Bütün bunlar bir bütün olarak işlem ve faaliyyet haline dönük olarak “ilham” eder bu ilham aslında esmâ-i İlâhiyyenin içinde mevcud olan zıt isimlerin özlerinde bulunan hakikatlerinin esmâül hüsnâ ile kişinin bünyesine fıtri olarak yüklenmiş olmaktadır. Yani insân-ın varlığında her türlü hali işlemeye kabiliyyetli olarak yukarıda bahsedildiği gibi sevva” edilmiştir. Ve bunlar kişi yaşama gelip bulûğ çağına erince kendisinde içeriden faaliyyete başlamak için uyarılar gelmeye başlar, ve bunun üzerinede dışarıdan da sesiz ve sözsüz olarak bilgi veya duygu halinde gelirler. Bu hususta internetten küçük bir bilgi verelim.

ilham” Allah tarafından kalbe gelen mâna. (İlhamın ekserisi vasıtasız olarak kalbe gelir. İlhamın en cüz'îsi ve basiti hayvanat ilhamıdır. Sonra avâm-ı nâsın ilhamatıdır. Sonra melâikenin ilhamatıdır, sonra evliya ilhamatıdır, sonra melâike-i izam ilhamatıdır... S.) (Bak: Vahiy) (İlham, aslında bir şeyi bir defada yutmak mânasına "lehm" den if'al olup, lâhzada yutturmak mânasınadır. E.T.)

“ilham” Söverek ve hakaret ederek onur kırma.

Günümüzden bir mîsal ile bu hali daha iyi anlamamız mümkün olabilir. Ellerimizde ve ceplerimizde bulunan cep telefonlarımız bu hallerin açık ilmi yaşantılarıdır. Bu husus Âyet-i Kerîme’nin daha o günden, bu günlerin halini ve ilmini belirtmektedir. Nasılki cep telefonlarımız hayır ve şerde uzaktan iletişim için kullanılıyor ise. Bir bakıma bizim bedenimiz de, bir telefon cihazı gibidir, gayb’den bu telefona her türlü bilgiler, ayrıca yaptırımlı ve duygular halinde gelmektedir. Bunları ayırt etmenin ölçüsü ise “şeriat-i Muhammediyye” ye uygun olup olmadığına bakılmalıdır. Eğer uygun ise takva,” değil ise “fücur” dur. Takva istikametli olanları olabildiği kadar gayretle tatbik etmek, fücür teşvikinde olanları ise reddetip geldiği yere iade etmektir. Bu tatbikat bizlere dünya da düzenli bir hayat yaşamamızı, ahrette ise ebedi hayatımızı kazandırmaya vesile olacaktır.

Diğer taraftan ilham-ı. Rahmân-î, melek-î, nefs-î ve şeytan-î, olmak üzere dörde ayırmışlardır.


قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّيٰهَا

(Kad efleha men zekkâhâ.)

(91/9) “Kim onu (nefsini) tezkiye etmişse felâha ermiştir.”


Tezkiye.Hakkında gene internett’ten küçük birbilgi verelim.

  1. Tamam etmek.
  2. Boğazlamak.
  3. İhtiyarlamak.
  4. Ref'etmek. (Lügatta zebhetmek, yani boğazlamak mânasınadır. Bu maddenin aslı, lügatta bir tamamlanmak mânasıyla beyan olunuyor. Nitekim ateşin parlamasına "zeku-zekâ-zekâ'" denilir ki, tamam iştial etmektir.

Kezâlik fehme "zekâ" denilir ki, tamam-ı fehim demektir. Sonra sinnin "yaşın" kemâline zekâ denilir ki, şebabın nihayetine gelip tamam olması demektir. İşte hayvanı boğazlamak da kanını akıtarak ve hararet-i gariziyesini teskin ederek olduğundan, zekâ ve zekât tesmiye olunmuştur. İşte kelimenin lügat mânası ve esası budur.) (E.T.)


Tezkiye.

  1. Doğruluğuna şehadet etmek.
  2. Zekât vermek.
  3. Zekât almak.
  4. Pak ve temiz etmek.
  5. Övmek, medhetmek.
  6. Birisinin durumu hakkında soruşturmak.

Tezkiye. Lügat ma’nâlarında görüldüğü gibi genelde varlığın saf ve temiz asli haline dönmesi ulaşması demektir.

Kişinin (nefsini tezkiye) etmesinin birçok yolları ve mertebeleri vardır. Bunlardan birincisi, “Şeriat mertebesi” itibari ile zahiri emir ve nehiylere uyarak o kurallar içinde kalarak hayatını sürdürmesi ve kendisini günahlardan korumasıdır. Bu da o mertebenin günaha düşmekten sakınarak nefsini teskiyesi’dir.

İkincisi, “tarikat mertebesi” itibari ile zikirlerle ve sohbetlerle halini geliştirmeye çalışarak kendini tanımaya başlaması, muhabbet duygularını geliştirmesi ve bu istikamette hayatına devam etmesidir.

Üçüncüsü, “hakikat mertebesi” itibari ile kendi hakikatlerini daha yakînen ortaya çıkarmaya başlayıp yaşamında tatbik etmeye başlamasıdır. Daha evvelce kendini Hakk’tan ayrı bir birey olarak görmesi ve kendini

ayrı olarak zan etmesinden kurtulması ve Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını idrak etmesi onun var zannettiği nefsinden teskiyesi-temizlenmesidir.

Dördüncüsü ise, “marifet mertebesi” itibari ile âlemi, âlemdeki bütün varlıkların Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını ve görülen her şeyin Hakk’ın bir isminin sûretinden başka bir şey olmadığını ve kendi hakikatinin dahi şeksiz şüphesiz ondan başka bir şeyin olmadığını anlayıp idrak ederek yaşaması bütün mertebeleri ile (zekkâhâ.) hakikatini idrak etmesi ve o sınıfa bütün merteeleri ile birlikte bunları kendinde bulup Hakk olarak dahil olmasıdır.

Eflâh.

1. Çok felâh bulan, kurtulan, selâmete çıkan. Taleb ettiği şeye, arzusuna vasıl olan.

İşte ancak bu tür idrak ve bilgilerle yaşayanlar “efleha” olmuşlar nefislerinden çıkıp gerçek kurtuluşa ermişlerdir.


وقد خاب من دسيها

(Ve kad hâbe men dessâhâ.)

(91/10) “Ve kim, onun kusurlarını örtmeye çalıştıysa hüsrana uğramıştır.”


Kim ki, onun-nefsin, veya kendi nefsinin kusurlarını “fücur” günah ve kötülüklerini bazı akli ve nefsi delillerle örtmeye kalktı, veya kendi toprak bedenini kendinin gerçek varlığı zannedip Ruh-u İlâhiyyesini, ve nur-u Muhammediyyesini bu bedeni ile örtmeye kalktı, işte onlar hakikatlerinden hüsrana uğramışlar kendilerinden mahcub olmuşlardır.


كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوَاهَا

(Kezzebet semûdu bi tagvâhâ.)

(91/11) “Semud, kendi azgınlığı sebebiyle yalanladı.”


Semud kaymi bireyleride, nefs-i emmârelerinin hükmü altında, Peygamberleri olan “Sâlih” (a.s.) hükmünde olan “ameli sâlihlikleri” ni unuttular zıddı olan yukarıda bahsedilen, fücur yönünü tuttular ve kendilerine cenâb-ı Hakk’ın rahmet olarak gönderdiği “nakatullah” “Allah’ın devesi” ni öldürdüler. Aslında o deveyi yaşatsa idiler kendilerini o deve ki, onları Hakk’a götürecek vesıtaları idi kendi elleriyle onu öldürdüler bu şekilde kendi hükümlerini kendileri vermiş oldular bu yüzden Cenâb-ı Hakk onlara kahhar esmâsının gücü ile ortadan kaldırmıştır.

Bu hakikat sâlik’in de kendi seyrinde olan bir sürenin yaşantısıdır. Kendiside Hakk’ın göndediği ma’nâ “nakatasını” keserse kendisi de helâk olur.


إِذِ انْبَعَثَ أَشْقَاهَا

(İzin baase eşkâhâ.)

(91/12) “Onun (o beldenin) en şâkîsi ortaya atılınca.”