İçeriğe atla
Şems 15Cüz 30 · Sayfa 595

Şems Sûresi 15. Âyet

الشمس

Sohbete sor

Velâ yeḣâfu ‘ukbâhâ

Allah, bunun sonucundan çekinmez de!

Beled, Şems, Leyl, Duhâ ve İnşirâh Sûreleri

Terzibaba - Necdet Ardıç

Kadiri mutlak olan kudret sahibi onları yer yüzünden kaldırdığından bu fiili işlediğinden “ korkacak değildir.” Çünkü kendisi. (Lâ yüs’elü ammâ yef’al ve hüm yüs’elün)

لَا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ

(21/23) Allah Teâlâ yapacağından sual olunmaz, onlar ise sual olunurlar. Hükmü ile ahrette cezalarını göreceklerdir.


Görüldüğü gibi Sûre-i Şerif’in, başlangıcından itibaren (7) Âyet-i Kerîme’de ki hitaplar zâtî’dir. Ve bu Âyet-i Kerîme’ler de, yukarıda da görüldüğü gibi (11) muhtelif hâle yemin vardır. Bunların içinde ki (3) adette ise doğrudan. (Semaya ve onu binâ edene-arza ve yeri döşeyene-nefse ve onu düzenleyene) olmak üzere Zât’a yemin vardır. (7) nefs-i İlâh-î mertebelerinden yapılan bu yeminlerin (3) ü hariç diğerleri zuhurlara aittir ve bütün bu zuhurlar hakkın iradesi ile meydana-görüntüye geldiğinden bu azam ve muazzam varlık hallerine dikkat çekmek Kâdir-i mutlak olan Hakk bu zuhurlarında ki hakikatlerine yemin edilmektedir.

Ancak (3) yemin zuhurlarına değil Zâtına dönüktür o halde bu yeminlerin kaynağıda başkadır yani başka mertebedir. binâ edene- yeri döşeyene-nefsi düzenle-yene) denmek sûreti ile başka bir mertebeden bu ifadeler kullanılmaktadır. Yani bu yeminleri Hakk Yapmamaktadır. Eğer Hakk yapmış olsaydı, şöyle ifade etmesi gerekecekti.

Binâ eden “bana” - yeri döşeyen ”bana”-nefsi düzenleyen “bana”) olarak belirtilmesi gerekecek idi. O halde bu mertebeleri dahi hakk’a veren bunları onun yaptığını bilen bir mertebe olması lâzım gelmektedir ki, işte bu mertebe Vahidiyyet ilmini tahakkuk etmesi için kendisine aktaran Ahadiyyet mertebesinin tecelli evvelden tecellii saniye ve tecelli akdetsen tecelli mukaddese geçerken bildirdiği ve Z’at-ı Hakkı tanıtıcı mahiyette ki bilgilerdir. Ve bu tanıtımlar (11) olan Hz. Muhammed mertebesini bu hususlarda bilgilendirilmek üzere verilen bilgilerdir oradan da bizlere yani ümmetine intikal etmektedirlr. (8) Âyet-i Kerîme’de ise ifadeler beşer âleminden ibretlik hükümlerdir.

Cenâb-ı Hakk bizlere kendi hakikatlerini kendi zâtıyla idrak ettirsin İnşeallah.


Şems Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 92 – Leyl Sûresi ile devam edelim İnşeallah.

********** 42

92 – LEYL Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHîM

92-el-LEYL : Geceye yeminle başladığı için "Leyl" denilmiştir. Mekke'de inmiştir, 21 (yirmibir) Âyettir. Bu sûrede, insan oğlunun iki zıt davranışından, cömertlik ve cimrilikten bahsedilir. İmanlı olmakla cömertlik, imansızlıkla cimrilik arasındaki ilişkiye dikkat çekilir. (E.H.Y.H.D.K.D.)


Bu ön bilgiyi verdikten sonra özetle Sûre-i şerif hakkında küçük sayısal, araştırmalar yapmaya geçelim ve eğer varsa başka bağlantılarını da anlamaya çalışalım.

Fasılası –(ا Elif) harfidir. Sırası (92) Nüzül sırası (9) dur. (30) cüzdedir. (21) Âyettir. "Leyl" (ل ي ل) kelimesinin sayı değerlerine bir göz atalım. (ل lâm-30) (ى ye-10) (ل lâm- gene (30) dur. Toplarsak (30+10+30=70) eder. Tamamını toplarsak, (92+9+30+21+70=222) eder. Böylece içinde. (92-9+2=11) (21-2+1=3) (70-7) (222-2+2+2=6) –(ا Elif-1-13) (21) adette (13) vardır. Şu halde sayı değerleri bunlardır.

(1) Ulûhiyyet-teklik.

(2) Zâhir ve bâtın.

(3) ilmi yakınlıklar.

(6) altı cihet-yön.

(7) Nefis mertebeleri.

(11) Hz. Muhammed mertebesi.

(13) Hakikat-ül ehadiyyet-ül Ahmediyye’dir.

Görüldüğü gibi Sûre-i Şerif daha başlangıçta ne kadar büyük değerler taşıdığını hemen bizlere sayısal değerleri ile açık olarak ifade etmektedir.

Şimdi de "Leyl" kelimesini harf ifadeleri yönünden değerlendirmeye çalışalım. Görüldüğü gibi kelime üç harflidir, içerisinde biri başta biri sonda olmak üzere iki adet (Lâm) bulunmaktadır, baştaki “Lâm” Ulûhiyyetten tecelli-i zuhura, ef’âl âlemine doğru olan nüzül yolculuğu, sondaki (Lâm) ise uruc, aslına olan seyr yolculuğunu ifade etmektedir. Ortadaki “ye” ise her iki seyrin yardımcısı ve yakîn haline ulaştırıcısıdır. Lâtin harfleri ile yazılışında "Leyl" de her ne kadar “e” harfide gözüküyor ise de aslında lâm’ın üstünü, ye nin cezm-i ile (lyl) olarak okunmaktadır. Bu özet ifadelerden sonra Sûre-i Şerifte ki yolculuğumuza devam edelim.

BİSMİLLâHİR RAHMÂNİR RAHîM.

وَالَّيْلِ إِذَا يَغْشَى

(Vel leyli izâ yagşâ.)

(92/1) “Örteceği zaman geceye and olsun.”


Etraf kararmaya başladığında ve neticede de karanlık hali ortalığı kapladığı zamana gece denmektedir. Aslında dünyanın güneşe arkası gelen yer hep gecedir, o halde dünya dönüş halinde olduğundan gece devamsızmış-geçici , yani belirli bir süre imiş gibi zannedilir. Değişik yerlerde olmakla beraber dünya durduğu sürece gece hep vardır ve

bitmez, geceden murat karanlık ve görünmezlik halidir.

Bu ise üç şekilde düşünülebilir.

(1) A’mâ’ iyyet “sevad-ı A’zâm” mutlak karanlığından “gizli hazine” den kendinden kendine kendi olarak zuhur etmeye başlayan Zât-ı mutlak, bu mertebeden Vahidiyyet mertebesine ilmi İlâh-î olarak zuhur etmesi ve burada bu ilmi suretlerin birer lâtif suret alarak esmâ âlemine intikal etmeleri ve burada ki durumları kendileri hakkında gece hükmündedir.

(2) kevniyyetin oluşumu ile güneş dünya ve diğer gezegenlerin dönüşmelerine başladıklarında meydana gelen gece’dir.

(3) Üncüsü ise, beden mülkümüzün ruh aydınlığını nefs perdeleri ile nefsimizin örtmesi ve karartması ile meydana gelen gaflet gecesidir. Bu halde olan bir kimsenin yaşadığı saat zahiren gündüz ve aydınlık dahi olsa hakikat-i itibari ile kendini tanımadığından gece hükmündedir, bu gece dahi devamlıdır, Taaki Kâmil bir mürşide gidip teslim olup verdiği zikir ve çalışmalar ile ruh aydınlığına kavuşsun, ondan sonra onun gecesi olmaz yaşadığı saat gece bile olsa gönül ve ruh aydınlığı onu hep gündüz halinde oluşturur.

İşte bu gecelerin 1 ve 2 si fıtri ve elimizde olmadan varedilen gecelerdir. Bunlar bizim dışımızda olduğu gibi aynen mertebeleri icabı bizim beden mülkümüzde de vardır. Yani Esmâ-i İlâhiyye’nin bizde de olduğunu idrak etmek gecenin varlığını tesbit etmektir ve bu bir ilim ve irfaniyyet halidir kişi seyrinde kendi varlığının kendine ait olmadığını kendisinin bu mertebede izafi bir varlık olduğunu anlaması bu gece halini idrak etmesidir ve oldukça mühim bir aşama- dır. Kendisinde kendisine ait bir şeyin olmadığını ve kendisi Hakk’ın isimlerinden oluşmuş bir terkip olduğunu anlaması ve onun daha henüz ortaya çıkmamış esmâlarının batındaki, ortaya çıkma, güne ulaşma, yolunda olan esma

gecesidir. “Örteceği zaman geceye” İşte böylece bu gece hükmü ile esmâ-i İlâhiye, sıfat-ı İlâhiye yi örtmüş esmâ-i İlâhiyye zuhurda sıfat-ı İlâhiye ise onun lâtif bâtının da kaldığından gece hükmü ile görünmez olup esmâ-i ilâhiye zuhura çıkma yoluna girmiştir. Ve böylece gerek birey olarak kendi varlıklarımızda ve gerek afakta-dışımızda kevn de bu hakikate yemin edilmiştir.

Buradaki bireyin tarifi bizce. (men-kim) sorusunun karşılığı (kimse, kimse değildir.) Olmaktadır. Bu idrak ise fenâfillâh mertebesinden bir yaşamdır.

(3) İse beşeriyetlerimiz ile, bizdeki İlâh-î hakikatlerin, nefsimizin hayal ve vehim perdeleriyle örtülüp karanlıkta kalması ve böylece devre dışı kalarak aslına ulaşamayıp cehil karanlığındaki, geceye de dikkat çekilip kasem-yemin edilmiştir.


وَالنَّهَارِ إِذَا تَجَلَّى

(Ven nehâri izâ tecellâ.)

(92/2) “Ve aydınlanacağı zaman gündüze.”


Yukarıda da bahsedildiği gibi, güneş ve dünyanın dönmesi ile dünya zaman itibari ile üç hâli kabul etmektedir bunlar da bilindiği gibi ikisi gündüz ve gecedir ve bunlar geçicidir. Yine diğer bir halin de iki hali vardır ki bunlarda devamlıdır. Bunlardan bir tanesi doğu istikametinden baktığımızda hiç durmadan devam eden geceden gündüze geçiş çizgisidir diğeri ise batı istikametinde, gündüzden geceye geçiş çizgidir. İşte bu iki çizgiler ne gece ne gündüzdürler. Ancak bu çizgiler devamlı hareket halinde olduklarından durağan değillerdir ancak dönüşümler sebebiyle her an vardırlar ve yok olmazlar gece ve gündüz ise böyle değildir kendilerine ait sürede yaşayacak coğrafyaları vardır ve bu coğrafyalarda biri olan gündüz,

batıdan gider iken diğer biri olan gecede doğudan gelir.

Böylece biri gider biri gelir. Demekki ikiside geçici ve izâfidir. Bu muhteşem hakikate dikkat çekilerek ”aydınlanacağı zaman” denmekle doğudan başlayan gece zaman kancasıyla çekilen o çizgisiyle değişmekte olan hale ve bir müddet sonra da gündüze girilmesi sebebiyle “ gündüze.” Kasem-yemin edilmiştir.

Şimdi şöyle bir fikir yürütelim. Diyelim ki! elimizde peykler misali bir aracımız vardır, ve bu araç ile dünyadan yüz kilometre yukarıya çıktık, dünyadan ve tesirlerinden kurtulduk o halde güneşe perde olacak bir vesile olmadığından biz devamlı güneş ile karşı karşıya olduğunuzdan o mahalde izâfi olan ne gündüz ne gece olacaktır. Orada oluşan hadise ise Nûr-u İlâhiyyenin bizi sarmış olduğunu ve hep gündüz hükmü ile orada yaşadığımızı fark etmiş olacağımızdır, işte bu da Bakâbillâh’tır. Yâni kendi nefs-î varlığından gölge yapacak hiç bir şeyin kalmaması ve tamamen Hakk ile Hakk olmuş olmamızdır. Bu halin tarifi ise, Efendimizden bildirilen. “benim, rabb’ım ile öyle bir zamanım vardırki, oraya ne bir Nebi-i mürsel ve nede bir melek-i mukarrep giremez” diye buyurduğu yaşam halidir. Bu yaşam hali Zât-i olarak Efendimize aittir sıfati ve esmâ-i tecellileri ise varisleri olan evliyayı kirâm ve Âriflerine de aittir. Şimdi diğer enfüsi yönüyle bakalım.

Gündüz aydınlığına teşbihan müsavi olan, Rûh, ve onun Nûrani tecellisi, Nûr “Tecellâ” ettiği vakit, ikisinden meydana gelen varlığa kâlb denmiştir. Ve bu kalp arş-ı Rahmân’dır. Burada nefs ve ruhunda mekânı vardır. Çünkü Rahmân’ın her ma’nâ da tecellisi vardır. Kâlb beşeriyyeti itibari ile nafse bakar hakikat-i itibari ile de Rûh’a bakar kişi hangi yönde bu kâlbi kullanırsa o mertebenin kâlbi olur ve sahibini o istikamete yöneltir. Çünkü kalb’in her istikamete dönme kabiliyeti vardır. Rûhani manâ da kalbini aydınlatanın Âyet-i Kerîme’de bahsedilen güneşi doğmuş

gündüzü başlamıştır. Ancak bu kalbin evvelâ fuad hükmüne sonradan da “sadr” hükmüne döndürülmsi lâzımdır bu da bir irfani eğitim işidir.


وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى

(Ve mâ halâkaz zekera vel unsâ.)

(92/3) “Ve erkeği ve dişiyi halk edene.”


Tek nefis olan Vahidiyyet’ten “erkek ve dişi hükmünde olan, fâil ve mef’ûl-u halketti. Tek nefsin varlığında, bâtın’ın da mevcud olan dişilik ve erkeklik hakikatlerini iki görünüm ile ortaya çıkardı, böylece biri fâil biri mef’ul olmak üzere ikiliğe “şef” iyyet-e geçerek onlardan da diğerlerini halketti. Bu oluşum bütün âlemde geçerlidir her şey erkek ve dişi olmak üzere hayatlarını sürdürürler. Eğer âlemde sadece “zekera” hükmünde olan varlıklar olsa idi. Tecelli-i İlâh-î sadece “akl-ı küll-zeker) mertebesinde kalsa idi bu âlemler oluşmaz Zât-ı mutlak kendi mertebesinde ilmi İlâhiye olarak kalır bu âlemler halkedilemez idi. İşte Zât-ı mutlağın bu metebe de kendisine ayna olacak ve kendisindeki bütün hakikatleri ortaya çıkaracak kabiliyyet ve genişlikte “Hakikat-i Muhammed-î” programını halketti buna da, sıfat mertebesi “nefs-i küll” dendi. Ve bu nefsi kül “Hakikat-i Muhammedi” Aklı küllün mührü ve kopyası ve aynı ve aynası oldu bütün bunları kabul ettiğinden Hakk’ın ilk zuhuru-sevgilisi ve kendine has Habibi oldu, bütün bu mertebelerin nokta zuhur mahalli ise bizlere ve âlemlere de rahmet olan Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizdir.

Bu ma’nâ da Âdem Akl-ı küll, Havva ise nefs-i küll’dür. Âdem ile Havvanın birliğinden insan nesli üredi ise, Akl-ı küll ile nefs-i küllün birleşmesinden de âlemler meydana geldi.


إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّىٰ

(İnne sa’yekum le şettâ.)

(92/4) “Muhakkak ki sizin çalışmalarınız gerçekten dağınıktır.”


İnsanların program yapı terkipleri değişik, değişik olduğundan çalışmaları da dağınık olmaktadır. Kiminiz emri İlâhiyye’ye uymakla ruh tarafına dönüyorsunuz kiminiz nehyi İlâhiyy’ye uymamakla nefis tarafına yöneldiğinizden çalışmalarınız dağınık olmakta bu yüzden bir olup tevhid de buluşamıyorsunuz.


فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى وَاتَّقَى

(Fe emmâ men a’tâ vettekâ.)

(92/5) “Fakat kim infâk etti ve takvâ sahibi oldu ise.”


Kim emri İlâhiyye’ye tabi oldu gereğini yerine getirdi ve kendilerine verilen zâhir bâtın nimetlerden infak etti, yasaklardan sakındı takvâ sahibi oldu ise.”


وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى

(Ve saddeka bil husnâ.)

(92/6) “Ve hüsnâ'yı tasdik etti ise.”


En güzelin “hüsnâ” birincisi, “Vechullah” Allah’ın cemâlidir, ikincisi, “Esmâ-ül hüsnâ” olan Allah-ın güzel isimleridir. Üçüncüsü bütün bunların zuhur mahalli olan “vechi Muhammed-î” dir. Dördüncüsü ise “Kâmil insân” dır.


فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَىٰ

(Fe senuyessiruhu lil yusrâ.)

(92/7) “O zaman Biz, kolay olan için ona kolaylaştıracağız.”


İnfak edene, takva sahibi olana, hüsnâyı tasdik edene, bütün bunları tatbik edene, seyr-ü sülûk yolunda kendini tanımada oradan da Hakk’ı tanıma da kolay olanı, ona daha da kolaylaştıracağız.


وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنَى

(Ve emmâ men bahıle vestagnâ.)

(92/8) “Ve fakat kim cimrilik etti ve kendini müstağni gördü ise.”


Kim ibadetinden uzaklaşmak sûreti ile, vaktini hakk’a vermekten, malını fakire vermekten cimrilik etti ise, ve kendini bunlardan yüksek gördü ise.


وَكَذَّبَ بِالْحُسْنَى

(Ve kezzebe bil husnâ.)

(92/9) “Ve hüsnâ'yı yalanladı ise.”


Yukarıda belirtilen güzellikleri nefsi benliğinin perdesi örtüp yalanladı ise.


فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَىٰ

(Fe senuyessiruhu lil usrâ.)

(92/10) “O taktirde Biz, zor olan için ona kolaylaştıracağız.”


kim cimrilik etti ve kendini müstağni gördü ise.” “hüsnâ'yı yalanladı ise.” Yani yukarıda bahsedilen güzel hasletlerden uzaklaşmak sûreti ile Hakk ile arasına nefs perdelerini çekti ise ve bu yüzden onun o yolunu esfeli safiline ve oradan da cehenneme yöneltti ise bu zor işi ona oraya ulaşması için kendine kolaylaştıracağız.


وَمَا يُغْنِى عَنْهُ مَالُهُ إِذَا تَرَدَّى

(Ve mâ yugnî anhu mâluhû izâ tereddâ.)

(92/11) “Ve helâk olduğu zaman, malı ona fayda vermez.”


Helâk, günah ehli için, daha henüz ölümü tatmaya başlandığı zaman başlamaktadır. Kendisine bâtın âleminin perdeleri açılmaya başladığında ve bu yeni âlemde hiçbir değer yargısının bir evvelki âlemin değer yargılarına benzemediğini gördüğünde, dünya da iken çok değerli olan malı mülkünün bu âlemde hiç geçerli olmadığını anladığında o biriktirdiği malının servetinin şöhretinin kendine hiçbir faydasının olmadığını görüp anlayınca bunların dünya da kalıp malının kendisi için helâk olduğunu, ve bu mal içinde kendi kendisini helâk ettiğini anladığında, malı ona fayda vermez.”


إِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدَى

(İnne aleynâ lel hudâ.)

(92/12) “Muhakkak ki hidayete erdirmek mutlaka Bize aittir.”


Hidayet olan Hâdi isminin hususiyetlerini “biz düzenle-mişizdir” ve sizlere bunları tebliğ etmişizdir. Bunların başlıcası keşinin kendi hakikatinin Hakk’ın hakikati olduğunu bilmesidir. Diğeri ise tavsiye edilen genel ameli sâlihler ile ahiret “meta-ı-değeri” üretip oraya geçtiğinde bunların onu karşılaması ile hidayete ermiş olmasıdır ki, bu da Hakk’ın kurgulayıp düzenlediği bir yoldur. Ve bu yolun nihayetine kadar gidilecek gücü de vermesidir. Kullanıp kullanmamak ise kula aittir.


وَإِنَّ لَنَا لَلآخِرَةَ وَالأُولَى

(Ve inne lenâ lel âhırete vel ûlâ.)

(92/13) “Ve muhakkak ki, evvel ve âhir elbette Bizimdir.”


Dünya ve ahiret, Mâlikel mülk olan Allah’ın dır. İnsanların içinden çalışmalarına göre hem dünya yı hem de ahireti onlara verir. Bazılarına ise dünyayı az ahreti çok verir bazılarına ise dünya yı çok ahireti hiç vermez. Çünkü o âdil-i mutlaktır. Ve kişiler yaptıklarının ne tür ise karşılığını oradan alacaklardır.


فَأَنذَرْتُكُمْ نَارًا تَلَظَّىٰ

(Fe enzertukum nâren telezzâ.)

(92/14) “İşte sizi yakıcılığı gittikçe artan bir ateşle uyardım.”

********** 52

Beden mülkünde yakıcılığı gittikçe artan ateş, nefs ateşidir. Eğer tevhid suyu ve nefesi Rahmani rüzgârları ile söndürülmezse ihtiras ateşi gittikça artar ve hem sahibini ve hem çevresini de yakar.

Diğer yönden ise ahirette cehennem ateşinin yakıcılığı gittikçe artar. İşte bunları sizlere baştan haber vermek sûreti ile Rahmetimizi göstermekteyiz.


لَا يَصْلَاهَا إِلَّا الْأَشْقَى

(Lâ yaslâhâ illel eşkâ.)

(92/15) “Ona çok şâkî olandan başkası yaslanmaz.”


En büyük şâki şirk ehli ve kâtil olanlardır. Ve bunlar oraya yaslanacaklardır, yani oraya yatırılacaklardır.


الَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلَّىٰ

(Ellezî kezzebe ve tevellâ.)

(92/16) “O ki, yalanladı ve yüz çevirdi.”


İşte onlar Hakk’tan yüz çevirdiler ve gerçeği yalanladılar. Bunlar nefs-i emmâre tutkunlarıdırlar.


وَسَيُجَنَّبُهَا الْأَتْقَى

(Ve seyucennebuhel etkâ.)

(Leyl, 92/17) “Çok takva sahibi olan ise ondan uzaklaştırılacak.”


Hakikat-i İlâhiyye seyrinde bütün mertebeleri geçerek kendi hakikatine ermiş olan kimseleri. Varlığında Hakk’ın varlığından başka bir şey olmadığını unutmaktan ve beşeriyetine düşmekten, “ittika-sakınan” kimseleri o nefs ve cehennem ateşinden uzaklaştırırız.


الَّذِي يُوتِى مَالَهُ يَتَزَكَّى

(Ellezî yu’tî mâ lehu yetezekkâ.)

(92/18) “O ki, malını verir, temizlenir.”


Maldan kasıt evvelâ yaşamamızı sürdürmemize sebeb olan beden mülkümüzdür. Ancak biz onu bize emânet olduğu halde kendimiz ve kendi malımız zannederiz. Diğer mülklerimizde böyledir. Bunların Hakk’ın mülkü olduğunu anlaması ve idrakle yaşamasını malını sahibi olan Hakk’a vermesidir. Diğer yönde ise malının zekâtını ve vergisini verip temizlemesidir.


وَمَا لِأَحَدٍ عِندَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزَى

(Ve mâ li ehadin indehu min ni'metin tuczâ.)

(92/19) “Ve bir kimse için O'nun indinde ni'metten karşılığı olsun diye değildir.”


Aslında bu kimselerin ellerindeki mal-nimetleri vermeleri Hakk’ın indinde-yanında nimet karşılığı olsun diye değildir.


إِلَّا ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْأَعْلَى

(İllebtigâe vechi rabbihil a’lâ.)

(92/20) “O sadece, Yüce Rabb’ının vechi'ni talep etti.”


Bütün bunlardan maksat Rabb’ın’dan nefsi ve mali yönde talebte bulunmak değil sadece ona olan sevgisi yüzünden vechini talab etmektedir.


وَلَسَوْفَ يَرْضَىٰ

(Ve le sevfe yerdâ.)

(92/21) “Ve o, yakında mutlaka razı olacaktır.”


Yakında dan, murat evvelâ dünya da yakın bir zamanda, diğeride hemen yakınımızda olan ölüm tadışından sonradır. Buradaki rızası kendi varlığında bulduğu cem’iyyet-i esma ve sıfatların kendine ait olmadığını ve Hakk’a ait olduğunu anladığında, ve bunları kendi varlığında bilinçle kullanmaya başlayacağından, bu sebep ile de kendi fenâsından Hakk’ın bakasına yönelmiş olduğundan bu halde kendisine bir mutmeinnilik geleceğinden bu hali işaretle yakında “rıza makamı-razı olacaktır” diye ifade edilmektedir.


Leyl Sûre-i şerifindeki kısa yolculuğumuz böylece sona ermiş oldu, bundan sonra yolumuza 93 – DUHÂ Sûresi ile devam edelim İnşeallah.


93 – DUHÂ Sûresi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM

Sûrenin tamamı Mekke-i Mükerreme'de, vahy bir süre kesildikten sonra nâzil olmuştur.

Âyetlerinin adedi, on birdir.

Vahyin kesilme süresi:

İbn Cüreyc'e göre 12 gün, İbn Abbas'a göre 15 gün, Bâzısına göre 25 gün, Mukâtil’e göre 40 gündür.

Daha önce Kureyş müşrikleri içlerinden seçtikleri beş kişiyi "Muhammed'i kitaplarında bulup bulmadıkları ve niteliklerini bilip bilmedikle­rini" sormak üzere Medîne-i Münevvere'deki Yahûdilere göndermişlerdi. Bu beş kişi Medîne-i Münevvere'ye gelip önce hristiyanlara sordular. Onlar da böyle bir peygamber tanımadıklarını söylediler. Yahûdiler ise: "Evet. biz kitabımızda onu buluyoruz ve bu zaman da onun gelmesi zamanıdır. Biz, Yemâme'nin Rahmânı'na (Yalancı Müseylimeyi kastediyorlar) o gelmesi beklenen pey­gamberin bilebileceği üç hasleti sorduk, bilemedi. Bu üç şeyi Muhammed'e so­run. Eğer ikisine cevap verir, birine cevap vermez ise bilin ki o beklenen peygamberdir, ona tâbi olun. Ona "Ashâb-ı kehf olan

gençleri, Zülkarneyn'i ve rûhu" sorun." dedi­ler.  O beş kişi Mekke-i Mükerreme'ye dönüp geldiler ve Hz. Peygamber (s.a.v)'e Yahûdilerden öğrendikleri üç şeyi sordular. Efendimiz (s.a.v), onlara nasıl cevap vereceğini bilemedi, daha sonra cevap vereceğini söyledi ve fakat "İnşaallah" demedi. Bir rivâyete göre 40 gün, başka bir rivâyete göre 15 (veyâ 12) gün vahy gelmedi ve bu durum Hz. Peygamber (s.a.v)'e çok zor ve ağır geldi. Müşrikler: 

"Muhammed'in Rabbı onu terketti," bile dediler.

Nihâyet Cibrîl gelince Hz. Peygamber (s.a.v): 
"Ey Cibrîl o kadar geciktin ki senin hakkında sû-i zanda bu­lundum ve aynı zamanda seni özledim." dedi.

Cibrîl: "Ben seni senden daha çok özledim. Fakat ben görevli bir memurum, gönderildiğimde inerim, gönderilmediğimde gelemem." dedi ve Allah Tealâ: 
"Biz ancak Rabbının emri ile ineriz." (Meryem, 19/64 âyet-i kerîmesini; 

"Hiçbir şey hakkında "Ben bunu herhalde yarın yapıcıyım, deme." (Kehf, 18/23) âyet-i kerîmesini ve bu Duhâ Sûresini indirdi. (E.H.Y.H.D.K.D.)


Bizler bu durumda kendimize şöyle bir pay çıkarabiliriz; yaptığımız bâzı hatalar ve gafletimiz sebebiyle ilhamlarımız kesilebilir, işte Cenâb-ı Hakk burada “sakın üzülmeyin Rabbiniz sizi unutup terketmez, belirli bir kesinti olsa dahi siz yolunuza devâm edin, yolunuz da ufkunuz da açıktır” demektedir.


Şimdi bu Sûre-i Şerifin de sayı değerlerine küçük bir göz atalım. (Duha) (ض حى) (ضdat-800) (لا ha-8) ( ye-10) toplam, (800+8+10=818) Âyet sayısı (11) dir. Sûre numarası (93) tür. Cüz (30) dur. Nüzül sayısı (11) dir. Bu sayı değerlerinden sizde yukarıdaki değerlere kıyasla bir çok sayı değerleri üretebilirsiniz. Böyle bir başlangıçtan sonra Âyet-i Kerîmeler ile yolumuza devam edelim.


وَالضُّحَىٰ ﴿١﴾

(Ved duhâ.)

(93/1) “Duhâ (kuşluk) vaktine andolsun.”


Hakîkat-i İlâhiyye’nin gündüzün aydınlığı gibi sende açıldığı vakte andolsun.

Ayrıca yukarıda, ŞEMS Sûresi’nde de belirtildiği gibi.

Ve Duha-kuşluk, Rûh güneşinin Fenâ fillâh gecesi-leylinden çıkıp baka billâh gündüzüne doğru yol almaya başladığı eşyanın tamamen ortaya çıktığı ve gölgesini önüne kattığı zamana ve bunun karşılığı olan İnsanda ki yaşam seyrine andolsun ki tecelli İlâhiyyenin mazharıdırlar. İşte bu yüzden biri fenâfillâh diğeri bakâ billâh olmak üzere iki rek’at namaz kılınması ısrarla tavsiye edilmiştir. İşte o yüzden bu hakikati anlayabilenler için. Kıldıkları iki rekât namazın bir diğer ifadesi, “doğduğu gibi günahsız olur,” diğer taraftan kuşluk namazının “kabul olmuş bir hacc ve umreye bedeldir”, buyurulmuştur. Çünkü bu hali idrak etmek zâten Zâti, bir Hacc ve umredir.


والليل إذا سحى

(Vel leyli izâ secâ.)

(93/2) “Ve sükûnet vaktinde geceye (andolsun) ki.”


Gece fenâfillah yâni Îseviyyet mertebesi, gündüz ise bâkâbillah yâni Muhammediyyet mertebesidir. Cenâb-ı Hakk “habîblik ve rûh’ul-Kuds mertebelerine yemin olsun ki“ demektedir.


Ayrıca gene yukarıda, ŞEMS Sûresi’nde de belirtildiği gibi.


Yaşanan zamanda, seyrinde değişken, ancak vaktinde sabit olan bir tecelli ve hakikat vardır, bu ise bünyesinde hem gündüzü hem de geceyi birleştirir, yani gece ile gündüzün birleştiği gezegen çizgi noktadır ve hep aynı şekilde dönen dünya üstünde hep aynı halde bulunur ve gece ile gündüzün birleştiği noktadır ve hep yer değiştirmektedir. İşte devamlı geçen-gezen nokta bulundu-ğu yerden geçtikten sonra durağan olan o nokta batı da o andan itibaren durağan olan noktada akşam ve daha sonra da gece oluşumları başlıyor daha sonra da tamamen geceye girilmiş olmaktadır. İşte böylece gezegen olan gece ve gündüzün bitişik olduğu o nokta yanlara doğru uzayınca çizgi, yoluna devam ettikçe veya dünya döndükçe yerini yeni yerlere bırakarak hiç durmadan yoluna devam etmektedir.

Doğuya geldiğinde dönüş devam ederken arkasında kalan olguya eşyayı aydınlattığı ve ortalık görünür hale geldiği için gündüz, akşama doğru güneş batmaya doğru gittiğinde arkada kalan hâle de bu defa gece denmektedir. Eğer dünyanın dönmesini sadece aklımızda bir müddet durdurmuş olsak göreceğimiz manzara o nokta-çizginin belirlendiği, gece ile gündüzün tam ortasının hep aynı yerde durduğunu fikren düşüncede görmüş oluruz.

İşte o nokta-çizgi gece ve gündüzün kaynaklandığı sıfır nokta hiçbir hükmün geçerli olmadığı ortak halleridir. Üzerinde gündüz hali yoktur ki, gündüz hükümleri geçerli olsun. Gece hükmü daha henüz oluşmamıştır ki, gece hükümlerine tabi olsun.

İşte bu yüzden de bu noktaların oluştuğu sahalarda ibadet yapılması “mekruh” sayılmıştır çünkü o süre ne gece ne gündüzdür. Ancak o noktadan sonra doğu tarafında olan hale gündüz, daha sonra dönüşüm itibari ile batıda oluşan halede gece denmektedir. (Vel leyli izâ yagşâhâ.) İşte bu şekilde gezegenlerin dönerek oluşturduğu “leyl” gecenin, gündüzü “gaşy” kapladığı-sardığı ân’a bu muhteşem oluşumdan dolayı yemin edilmiştir.

Ayrıca bir bakıma geceden kasıt İlmi İlâhiyyede bâtında kalan esmâ-i İlâhiyeyenin zuhura çıkmamış bâtın halleridir. Bunlar bütün varlığı içten sarmış “gaşy” etmişler ve eşyanın hakikatleridirler. Yeminin biride bunlaradır.

Bütün bunları kendi vücût mülkünde idrak eden sâlik-i, esmâ-i İlâhiyyenin “fenâfillâh” mertebesinden “gaşy” kaplaması-sarmasıdır.


مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَىٰ

(Mâ veddeake rabbuke ve mâ kalâ.)

(93/3) “Rabb’in seni terketmedi ve darılmadı.”


Yâni senin ile olan işini bitirmedi.

Çünkü bu işin bitmesi âlemler durduğu sürece mümkün değildir. Bütün zâhir ve bâtın tecelliler evvelâ ona “hakikat-i Muhammediyye ye” gelmekte oradanda âlemlere dağılmaktadır. Ancak burada bahsedilen hususi hal, çok özel olarak başlayan Zât-î kelâm tecellisinin bir miktar gecikmesiydi. Yoksa iradi, fıtri, ve asli olan kudret tecellileri

zâten devam ediyor idi.


وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَّكَ مِنَ الْأُولَىٰ

(Ve lel âhıretu hayrun leke minel ûlâ.)

(93/4) “Ve âhiret, mutlaka senin için, evvelkinden (dünyâ hayatından) daha hayırlıdır.”


Bu nedenle dünyâda olabilecek ufak tefek hadiselere bakarak çok fazla üzülmemek gereklidir.

Not: Efendim affınıza sığınarak aktarmaları yazarken aklıma gelen bir yorumu belirtmek istedim “Seyri sülûk yolunda bir sonraki dersten “acaba başarabilir miyim” vb. gibi sebeplerden dolayı çekinenler için “bir sonraki ders senin için bir önceki dersten hayırlıdır.” Denebilirmi? T.K. Evet denebilir. T.B.


وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَىٰ

(Ve le sevfe yu’tîke rabbuke fe terdâ.)

(93/5) “Ve mutlaka Rabb’in yakında sana verecek, böylece sen râzı olacaksın.”


Bir grup ehli Beyt muhabbeti ağır basan âlimler Kûr’ân-ı Kerîm’de bu Âyet-i kerîmeyi en büyük lütuf Âyet-i olarak kabul etmişlerdir.

Kim hangi yerde ve mertebede ise işte bu Âyet-i kerîme ile o mertebenin bir ileriki mertebesinin ona verileceği müjdelenmektedir. Bu âyeti kerîmeyi okuyan bir kişinin hayatında ümitsiz olması mümkün değildir.

Her mertebe itibarıyla bu âyet-i kerîmenin hakîkatinin