Mesnevî-i Şerîf'te el-Hamîd
Bu isim, elimizdeki Mesnevî-i Şerîf Şerhi pasajlarında müstakil bir esmâ olarak işlenmez; Hamîd ismine dair asıl malzeme Füsûs ve Terzibaba külliyatındadır.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Hamîd
İbn Arabî, Hamîd ismini Kelime-i Şîsiyye'de velâyet bahsiyle birlikte, "el-Veliyyü'l-Hamîd" terkibi içinde işler. Buradaki incelik, övgüye lâyık oluşun aynı zamanda velâyetin kaynağı olmasıdır.
Velî, Allah'ın "Veliyy-i Hamîd" oluşundan velî olur. Füsûs'un Hamîd anlayışının kalbi, velâyetin Hakk'ın zâtî bir sıfatı oluşudur; kul ancak bu sıfatla ahlâklandığında velî olur:
"Velilerden hiçbiri, ancak velâyetin ilâhî ahlâk ile vasıflanması ve 'el-Veliyyü'l-Hamîd' olan Allah'ın bu vasfı kazanmasından sonra velî olmuştur. Âdem su ile çamur arasındayken ben veliydim." (Kelime-i Şîsiyye)
Demek velâyet kuldan çıkan bir başarı değil; Hakk'ın kendi nefsini "Veliyy-i Hamîd" diye isimlendirmesinden kula akan bir sıfattır. İbn Arabî bunu "Ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olunuz" (ilâhî ahlâkla ahlâklanın) emrine bağlar: kul Hakk'a ve halka karşı muâmelesinde bu ahlâkla vasıflanınca, "Allah Teâlâ'nın kendi nefsini Veliyy-i Hamîd ile tesmiye etmesinden nâşî" velî olur. Yani övülmeye lâyık olan Hak, kulunu da kendi övülen ahlâkıyla donatır.
Kul beşerî sıfatlarından soyununca yerine Hakk'ın sıfatı kâim olur. Aynı fasıl, Hamîd ismini bir tenezzül (aşağı iniş) ve giydirme temsiliyle açar:
"Velâyet, Hakk'ın zâta ait bir sıfatıdır; ve Yüce Allah, kuluna mutlak varlığının tenezzülü şeklinde, ayrıntı (tafsîl) elbisesini giydirdikten sonra, toplu (icmâl) elbisesini de giydirmiştir; ve kul beşerî sıfatlarından soyunduktan sonra, o geçici sıfatların yerine Hakk'ın sıfatları kâim olur." (Kelime-i Şîsiyye)
Demek Hamîd'in mazharı olmak, kulun kendi geçici (zâile) sıfatlarını çıkarıp Hakk'ın sıfatlarını giymesidir. Övgüye lâyıklık kulun kendi malı değildir; o, beşerî sıfatından soyunduğunda yerine geçen ilâhî bir sıfattır. Hamd hakikatte Hakk'ın kendinedir; kul ancak o sıfatın giysisini taşıdığı kadar "hamîd" olur.
Terzibaba Külliyatında el-Hamîd
Terzibaba'nın eserlerinde Hamîd, hem kulun fakrıyla, hem başka esmâ ile birlikte aldığı renkle, hem de övenle övülenin birliğiyle işlenir.
Hamîd, kulun fakrı karşısındaki müstağnî övgüdür. Zümer Sûresi şerhi, Hamîd'i Ganî ile birlikte okur ve kulun haddini gösterir:
"Kulun Allâh karşısındaki hakîkati dâimâ fakrdır: 'Yâ eyyuhen nâsu entumul fukarâu ilallâhi vallâhu huvel ganiyyul hamîd' (Ey insanlar! Allâh'a muhtaç olan sizlersiniz. Ganî ve Hamîd olan yalnızca Allâh'tır)." (Zümer Sûresi)
Demek kul nîmeti kendinden bilip övünürse "Hakk'a âit bir ismi gasp etmiş olur." Hamd ve istiğnâ (müstağnîlik) yalnız Hakk'a aittir; kul daima muhtaç, övülmeye lâyık olan ise daima O'dur. Hamîd'in mazharı olmanın yolu, önce kendi fakrını görmektir.
Hamîd, övenle övülenin birleştiği isimdir. Fussilet Sûresi şerhi, ismin içindeki bir inceliği açar: "Hamîd, hamdeden ve hamdedilenden 'tenzil/indirilmiş'tir." Demek Hamîd hem hamdedilen (övülen), hem de hamdedendir; öven de övülen de nihâyette O'dur. Kâinatta yükselen her övgü, aslında Hakk'ın kendi kemâlini yine kendinin övmesidir; kul bu hamdin söylendiği bir mahaldir.
Hamîd, ilim verilen mü'mini lütufla donatan yöndür. Sebe' Sûresi şerhi, Azîz ile Hamîd'i bir çift olarak okur ve Hamîd'in rahmet yüzünü gösterir: Azîz "perdelenmişleri mağlûp eden, kahrıyla ezen"; Hamîd ise "kendilerine ilim verilerek övgüye lâyık olan mü'minlere, sâliklere her türlü lütufları bağışlayan"dır. Câsiye Sûresi de aynı yönü teyid eder: Hamîd, Tevvâb ile birlikte geçtiğinde "rahmet, mağfiret ve terbiye boyutunu öne çıkarır." Demek Hamîd, celâlin karşısında duran bir cemâl ismidir; ilimle donanan kula lütfeden, onu övgüye lâyık kılan rahmet yüzüdür.
Değerlendirme
Üç kaynak Hamîd'i "övgüye lâyık olan ve övgünün yöneldiği" eksende birleştirir. Mesnevî'de müstakil işlenmez. Füsûs, ismi velâyetle bağlar: Hak kendini "Veliyy-i Hamîd" diye isimlendirdiği için kul, beşerî sıfatlarından soyunup Hakk'ın sıfatlarını giydiğinde velî ve hamîd olur — övgüye lâyıklık kulun kendi malı değil, giydiği ilâhî bir sıfattır. Terzibaba külliyatı ise Hamîd'i kulun fakrına, övenle övülenin birliğine ve ilim verilen sâliki lütufla donatan cemâl yönüne bağlar. Hepsinin ortak hükmü şudur: Hamîd, her kemâliyle övgüye lâyık olan, hamdin hem kaynağı hem mahalli olan; kulu ise ancak kendi fakrını görüp ilâhî ahlâkla ahlâklandığında bu övgüye ortak eden isimdir. Bu ismi gani, veli ve aziz ile birlikte; rahmet ve terbiye yönünü ise tevvab ile okumak gerekir.