Mesnevî-i Şerîf'te es-Sabûr
Mevlânâ, Sabûr ismini çoğu kez Hz. Nûh'un (a.s.) tûfan münâcâtında işler; Konuk'un şerhi bu ismi acz ânında sığınılan bir kapı ve sâlikin temkîn makamına bağlar.
Ey Sabûr olan Pâdişâh! Cilt 5 şerhi, Sabûr ismini Nûh'un (a.s.) çaresizlik ânındaki nidâsı olarak koyar. Oğlu Kenan dalgalara kapılırken Nûh münâcâta başlar:
"Dedi: 'Ey Sabûr olan padişah; benim eşeğim öldü ve senin selin yükü götürdü.' ... Burada sabûr ve halîm ma'nâsı murâd buyurulur... Ya'ni 'Nûh (a.s.) bu hâli görünce münâcâta başlayıp buyurdu ki: Ey Sabûr ve Halîm olan Pâdişâh-ı Zü'l-Celâl, ben acz ve ızdırâr içinde kaldım.'" (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5)
Demek Sabûr ismine asıl, insanın bütün gücünün tükendiği, acz ve ızdırâr içinde kaldığı ânda sığınılır. Kul "eşeğim öldü, selin yükü götürdü" derken, elinden her şeyin gittiğini söyler; ve böyle bir ânda Hakk'ı "Sabûr ve Halîm" diye çağırır. Çünkü Sabûr, kulun aczine karşı acele etmeyen, kuluna mühlet veren, hilm (yumuşaklık) ile muâmele eden isimdir. Şârih "bürd-bâr" (cefaya katlanan, yük çeken) kelimesini de buraya bağlar: Sabûr, yükü taşıyan, katlanan demektir.
Sabûr ismine mazhar olmak: temkîn makamı. Cilt 2, Sabûr'u kulun hâlinden çıkarıp bir makama bağlar:
"Ben saman çöpü gibi zayıf ve nahif değilim ki, sert ve şiddetli olan nefis hevâsı beni yerimden oynatsın; aksine ilâhî ahlâk ile ahlâklanmada ve Hak Teâlâ'nın Halîm, Sabûr ve Mu'tî isimlerinin mazharı olmakta dağ gibi sâbit bir hâldeyim. Yani ben telvin makamında değilim, temkîn makamındayım." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2)
Demek Sabûr ismine mazhar olmak, kulun bir hâlden öbürüne savrulmaktan (telvin) kurtulup, dağ gibi sâbit kalmasıdır (temkîn). Nefsin hevâsı ne kadar şiddetli eserse essin, Sabûr ismiyle ahlâklanan kul yerinden oynamaz. Burada sabır bir dişini sıkma değil, "ilâhî ahlâk ile ahlâklanma"nın bir meyvesidir: kul Sabûr ismini kendinde zuhûra getirince, sarsılmaz bir sebât kazanır.
Füsûsu'l-Hikem'de es-Sabûr
Bu isim Füsûs derslerinde müstakil bir başlık olarak işlenmez; es-Sabûr'un asıl yeri Mesnevî ve Terzibaba külliyatındadır.
Terzibaba Külliyatında es-Sabûr
Terzibaba külliyatı, Sabûr'u esmâ tecellîlerinin çeşitliliğine, imtihâna (ibtilâ) ve fenâ hâline bağlar.
Sabûr'un tecellîsi: sebât. Zümer Sûresi dersi, her ismin ayrı bir renkte tecellî ettiğini koyar:
"Her bir ilâhî isim ayrı bir renkte tecellî eder: Rahîm isminin tecellîsi şefkat, Kerîm isminin tecellîsi cömertlik, Sabûr isminin tecellîsi sebât olarak zuhûr eder... Tek bir yağmur yeryüzüne iner, ancak düştüğü toprağın kâbiliyyetine göre bâzı yerden buğday, bâzı yerden üzüm, bâzı yerden de diken çıkar." (Zümer Sûresi)
Demek Sabûr isminin kuldaki meyvesi sebâttır — yani bir hâlde durabilme, sarsılmama, yolda kalma. Fakat aynı tecellî her toprakta aynı meyveyi vermez; yağmur birdir, çıkan ürün toprağın kâbiliyetine göre değişir. Sabûr'un sebâtı da kulun isti'dâdı kadar zuhûr eder.
Sabûr, imtihânla fiiliyata çıkar. Mü'minûn Sûresi dersi, bu ismi a'yân-ı sâbite (insanın ezelî özü) ile imtihân arasına yerleştirir:
"Her insânın ilm-i ilâhî'de bir özü ve hakîkati (ayn-ı sâbitesi) vardır. Kiminde 'Sabûr' isminin, kiminde ise 'Cebbâr' isminin hükmü baskındır. 'İbtilâ', bu hakîkatlerin, imtihânlar vasıtasıyla fiiliyata dönüşmesi, zuhûr etmesi, müşâhedeye gelmesi sürecidir." (Mü'minûn Sûresi)
Demek kimi insanın özünde Sabûr ismi baskındır; ama bu öz, ancak imtihânla (ibtilâ) açığa çıkar. Sabır kuvvesi (isti'dâd) kulda gizli durur; imtihân onu fiiliyata çevirir, görünür kılar. Aynı ders bunu "İçinizden sabredenleri bilelim diye sizi imtihân edeceğiz" (Muhammed, 47/31) âyetiyle bağlar: imtihân, gizli sabrı meydana çıkaran terbiyedir.
Hakîkat mertebesinde sabreden, Sabûr'un kendisidir. Mü'minûn Sûresi dersi, ismin en derin yüzünü fenâ (yokluk/erime) hâline bağlar:
"Hakîkat mertebesinde kişi fenâ hâlinde olduğundan, sabreden onda tecellî eden es-Sabûr esmâsı ile Hakk'ın ta kendisidir. Buradaki hâl bir yönüyle, 'innallâhe meas sâbirîn' 'Allâh sabredenlerle beraberdir' (Bakara, 2/153) yaşantısıdır. Ancak bu beraberlik iki kişinin yan yana olması gibi değil, birlik (vahdet) olarak tecrübe edilir." (Mü'minûn Sûresi)
Demek sabrın en yüksek mertebesinde kul, "ben sabrediyorum" diyen kalmaz; fenâ hâlinde kulun benliği eridiğinden, sabreden artık onda zuhûr eden Sabûr ismidir. "Allah sabredenlerle beraberdir" âyeti de bu mertebede iki kişinin yan yanalığı değil, bir birlik olarak yaşanır: sabreden de Sabûr'dur, sabredilen de O'ndan. Sabır, kulun kendi tahammülü olmaktan çıkıp Hakk'ın bir tecellîsi olur.
Değerlendirme
Üç kaynak es-Sabûr'u bir bütün hâlinde verir — bu isim asıl olarak Mesnevî ve Terzibaba külliyatında işlenir. Mesnevî, Sabûr'u acz ve ızdırâr ânında sığınılan kapı (Nûh'un tûfan münâcâtı) ve nefsin hevâsı karşısında dağ gibi sâbit kalmanın makamı (temkîn) olarak koyar; sabır, ilâhî ahlâkla ahlâklanmanın bir meyvesidir. Terzibaba külliyatı ise Sabûr'un kuldaki tecellîsini sebât olarak tanımlar, onu imtihânla (ibtilâ) fiiliyata çıkan ezelî bir öze bağlar ve en son fenâ hâline taşır: orada sabreden kulun benliği erir, sabreden artık Sabûr'un kendisi olur. Hepsinin ortak hükmü şudur: es-Sabûr, dişini sıkıp dayanmak değil; acelesiz, hilm ile kuluna mühlet veren Hakk'ın isminin kulda sebât olarak zuhûru, en yüksek mertebede ise sabredenin kendi benliğinden fânî olup sabreden olarak Hakk'ı bulmasıdır. Bu ismi fena, ayan-i-sabite ve el-Halîm ile birlikte okumak gerekir.