Kerbelâ, İslâm tarihinde Hz. Hüseyin'in şehâdetiyle anılan bir yer adı olmanın çok ötesinde, tasavvuf nazarında hakkın bâtıl karşısındaki duruşunun ve her sâlikin kendi içinde taşıdığı rûh-nefs çekişmesinin adıdır. Terzibaba geleneği bu hâdiseyi bir mâtem konusu olarak değil, bir uyanış vesilesi olarak okur: dışarıda ağıt yakmak yerine insanın kendi gafletine ağlamasını, Yezid'i tarihte değil kendi nefsinde aramasını ister. Mevlânâ'nın Mesnevî'sinden Terzibaba'nın sohbetlerine kadar uzanan kaynaklar, Kerbelâ'yı bir kerede üç düzlemde — tarih, âlem ve nefs — açar. Peki bu üzücü olay, neden bir hüzün gününden çok bir hakikat dersi sayılmıştır?
Kelimenin Kökeni ve Kerbelâ Vak'ası
"Kerbelâ" adı iki köke dayanır: kerb (gam, sıkıntı, daralma) ve belâ (imtihan, musibet). Yani isim, daha söylenirken "gam ve belâ yeri" mânâsını taşır. Bu yüzden tasavvuf ehli, Kerbelâ'yı yalnız bir coğrafyaya değil, sıkıntının ve imtihanın yaşandığı her zemine işâret eden bir remz olarak kullanmıştır.
Tarihî çerçevesi kısaca şudur: Kerbelâ, Bağdat tarafında bir yerin adıdır; İmâm Hüseyin ve ona tâbi olanlar burada şehâdet mertebesine ermişlerdir. Konuk'un Mesnevî şerhi, karşı tarafı açıkça koyar:
"Yezid, malum olduğu üzere Şam'da vali iken İmâm Ali efendimize isyan edip hükümdarlığını ilan eden Muâviye'nin oğludur. Babasından sonra saltanat tahtını kirletti; ve Şimr, Yezid'in asker fertlerinden olup 'Şimr zi'l-cevşen' dedikleri lanetli kişidir ki, İmâm Hüseyin efendimizi şehit etme cüretinde bulundu." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 11)
Şehâdetin Muharrem ayının onuncu gününe — Aşûre gününe — denk gelmesi, bu günü Ehl-i Beyt'in matemiyle bütünleştirmiştir. Terzibaba sohbetlerinde, bu sonun önceden bilindiğine dâir bir incelik anlatılır: Cebrâil, Resûlullah'a torunu Hüseyin'in Kerbelâ'da şehit edileceğini haber verir; Efendimiz de ondan o topraktan bir avuç getirmesini ister. Yani hâdise, bir tesadüf değil, baştan görülen bir imtihandır.
Terzibaba'nın Yaklaşımı
Hüseyin Sevgisi, Resûlullah Sevgisidir
Kerbelâ'yı anlamak, önce Ehl-i Beyt'in kim olduğunu anlamakla başlar. Kelime-i Tevhîd, Âl-i Abâ'yı tek tek sayar:
"Hâne-i Saâdet, Penc-i Âl-i Abâ, yani Hz. Muhammed, kızı Fâtıma, damadı Hz. Ali, oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'dir." (Kelime-i Tevhîd)
İzmir İrfan Sohbetleri bu beş kişinin yalnız bir aile olmadığını, Hazarât-ı Hamse denilen beş hazret mertebesinin zuhûr mahalli olduğunu söyler; o ailede peygamberlik asaleten mevcuttur. İşte bu yüzden Hüseyin'e duyulan sevgi, kendi başına bir kahramanlık hayranlığı değildir. Mesnevî şerhi bunu küpe ile kulak temsiliyle açar: Hüseyin'in gamı bir küpedir, kalpler ise kulak; her kulak her küpeyi taşıyamaz, çünkü meyil ancak istidat kadar olur.
"İmâm Hüseyin hazretlerine olan aşk ve muhabbet, Resûl-i Ekrem hazretlerine olan aşk ve muhabbet nisbetindedir." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 11)
Demek Hüseyin'i sevmenin ölçüsü, Resûlullah'ı sevmenin ölçüsüdür; biri ötekinden ayrı düşünülemez.
Mevlânâ'nın Nazarı: Asıl Kendine Ağla
Makalenin kalbi buradadır. Mevlânâ, Mesnevî'de Halep'te Antakya Kapısı'nda her Aşûre gününde mâtem tutan bir topluluğun yanına uğrayan garip bir şairin hikâyesini anlatır. Şair, "Bu feryad ne matemidir?" diye sorar ve aldığı cevabın üzerine çarpıcı bir karşılık verir. Konuk'un şerhinde bu karşılık, dışsal yas tutmanın yetersizliğine çevrilir:
"Kerbelâ'da İmâm Hüseyin hazretleri ve sâir sulehâ-yı ümmet şehid oldu diye feryâd edeceğinize, kendinizin fenâ bir ölümden ibâret olan bu ağır uykunuza ve gafletinize ağlayın!" (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 11)
Mevlânâ'nın derdi, Hüseyin'in matemini küçümsemek değildir; tam tersine onu doğru yere koymaktır. Çünkü ona göre Hüseyin'in başına gelen, bir kayıp değil bir yükseliştir. Şair, yas tutanlara der ki, ölüm Hüseyin gibi bir sultan için bir hapisten kurtuluştur:
"Bir sultânın rûhu dünyâ zindanından ve cisim habsinden sıçradı ve âlem-i letâfete uçtu. Bundan dolayı niye mâtem tutup elbiselerimizi yırtalım?" (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 11)
Aynı şerh, mânevî sultanların hâlinden haberdar olanın bu günü bir yas günü değil, bir bayram günü gibi gördüğünü söyler: o gün "mülk ve şâhenşâhlık ve letâfet günü"dür, çünkü o sultanlar kendi ölümlerine âşıktırlar. Buradaki incelik şudur: matemi büsbütün reddetmiyor, onu sahibinin hâline uygun hâle getiriyor. Hüseyin için ağlamak, ona değil, kendi gafletine ağlamaya dönüştüğünde mânâ kazanır.
Kerbelâ: Hem Dünyânın Hem Nefsin Adı
Mevlânâ, "Kerbelâ" sözünü bir adım daha ileri taşır ve onu doğrudan dünyâ hayatının kendisine işâret eden bir remz yapar. Mesnevî'de meleklere söylenen söz şöyledir:
"Belâ sahrâsı ve Kerbelâ'dan murâd, âlem-i kesâfet olan dünyâ ve beşeriyyet âlemidir." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5)
Aynı yerde Mevlânâ uyarır: "Sakın küstahça belâ sahrâsına gitme; sakın körcesine Kerbelâ'ya gitme!" Yani bu dünyâya, bu yoğunluk âlemine gözü kapalı, hazırlıksız ve gâfil dalmak, insanın kendini bir kan meydanına atması gibidir. Demek her insanın ömrü, küçük bir Kerbelâ'dır.
Bu enfüsî (içe dönük) okuma, Terzibaba külliyatında daha da somutlaşır. Esintiler'de nefsin hâli anlatılırken, içinde göstermelik kabirler bulunan bir çarşı temsil edilir:
"Nefs çarşısının içinde göstermelik mescid-i dırâr vardır. İçinde bulunan İmam Ali ve oğlu Hz. Hüseyin'in kabirleri var. Yani onların hakikatleri değil, göstermelik ölü kabirleri var." (Esintiler 4)
Burada verilen ders nettir: insan, Ehl-i Beyt'i diliyle sevip de nefsinin çarşısında onları yalnız süslü birer mezara çevirebilir — dışı güzel, içi ölü. Gerçek sevgi ise onların hakikatini, yani hakka teslimiyeti, kendi içinde diriltmektir. Böylece her sâlikin göğsünde bir Kerbelâ kurulur: bir yanda zulmeden, "ben" diyen nefs-i Yezid; öbür yanda hakka tâbi olan rûh-ı Hüseynî. Asıl Aşûre, bu iç savaşta hakkın yanında durabilmektir.
Şehâdet: Eksik Bir Mertebenin Tamamlanması
Kerbelâ karşısında insanın aklına gelen ilk soru çoğu zaman şudur: "Madem onlar Allah'ın sevdikleriydi, niçin korunmadılar?" Reşahât — Aynü'l-Hayât bu soruyu Nisâ sûresinin bir âyetine dayanarak cevaplar:
"Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!" (Nisâ, 4/69)
Bu âyet, Hakk'ın nimet verdiği dört zümreyi sayar: nebîler, sıddîklar (tasdik ehli), şehîdler ve sâlihler (fiilleri salâh üzere olanlar). Reşahât'ın incelikli okuması şudur: Ehl-i Beyt'te bu mertebelerin üçü zaten asâleten mevcuttu — nübüvvet, sıddîkiyet ve sâlihlik. O ailede eksik kalan tek mertebe şehâdet idi. İşte Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in hayatlarının şehâdetle son bulması, bu dört mertebenin o pâk hânedânda kemâl üzere tamamlanması içindir. Buradan da o meşhur düzeltme gelir:
"Yâni bunlar, onlar için bir zayıflık, bir züll hâdisesi değil, bir gurur ve lütuftur." (Reşahât — Aynü'l-Hayât)
Peki "Allah onları koruyamadı mı?" düşüncesi neden yanlıştır? Çünkü onlar Melâike-i Kirâm'ın muhâfazası altındaydı; birkaç eli silahlı kişinin fırsat bulup onları öldürmesi mümkün değildi. Olan, Cenâb-ı Hakk'ın murâd-ı âlîsiydi — o dört mertebenin o ailede tahakkuk etmesi. Hâdisenin kendisi de bunu fısıldar: nakledildiğine göre Hz. Hüseyin Kerbelâ'ya gece varmış, oradan geçip başka yere gitmek için sabaha kadar at koşturmuş; fakat sabah, çıktığını sandığı hâlde hep aynı sahada döndüğünü, o meydanın dışına bir türlü çıkamadığını görmüş. Bir hafta boyunca — Hz. Ali kendisine yedi yüz türlü kılıç tutuşu öğrettiği için — yanına kimse yaklaşamamış. Sonunda bir nidâ gelmiş:
"Ey Hüseyin! Bugün şecâat vakti değil, ferâgat vakti." (Reşahât — Aynü'l-Hayât)
Bunu duyunca kılıcını bırakmış. Demek Kerbelâ'nın zaferi kılıçla değil, hakka teslimiyetle kazanılan bir zaferdir. Hüseyin'in kendi sözü de bunu mühürler; Ölüm ve Kıyâmet Hakkında'da nakledilen hutbesinde, etrafı kuşatıldığında şöyle der:
"Hakkın terkedildiğini, bâtılın yasaklanmadığını görmüyor musunuz? Ben ölümü saadet olarak, zâlimlerle berâber yaşamayı da cürüm olarak görüyorum." (Ölüm ve Kıyâmet Hakkında)
Şehîd, Aynı Zamanda Şâhiddir
Reşahât burada bir kapı daha açar ve Kerbelâ'yı doğrudan sâlikin kendi yoluna bağlar. Şehîd kelimesi şâhid (müşâhede eden) ile aynı kökten gelir: rivâyete göre savaşta can veren kişi son nefesinde Hakk'ı müşâhede ettiği için ona "şehîd" denir. Lâkin bir şehâdet daha vardır ki kılıç istemez:
"Ölmeden evvel ölerek kendi gerçek hakîkatini idrak etmiş kişilere de müşâhede ehli derler; yâni onlar da şehîdler hükmündedir." (Reşahât — Aynü'l-Hayât)
Yâni riyâzat, oruç, zikir ve nefs mücâhedesi neticesinde kişi, nefsî varlığının hayalî ve izâfî olduğunu, hakikatte kendi varlığında Hakk'ın vücûdundan başka bir şey bulunmadığını idrak ederse, o da müşâhede ehli — yani bir tür şehîd — olur. Terzibaba bu yüzden duâ eder: "Cenâb-ı Hakk, daha bu dünyada iken nefs savaşı ile şehîd olanlardan eylesin." İşte içimizdeki Kerbelâ'nın varacağı yer budur: nefs-i Yezid'i bu savaşta yenip kendi hakikatine şâhid olan sâlik, kan dökmeden Hüseynî bir şehâdete erer.
Bu ölçü, ameli de yeniden tarif eder. Reşahât, sâlih ameli "mânâsı Hakk'tan, fiili kuldan olan amel" diye tanımlar — Hakk "namaz kıl" buyurur (mânâ O'ndan), kul tatbik eder (fiil ondan), böylece ehl-i salâh olur. Bunun zıddı, mânâsını da fiilini de kendi nefsinden alan gâfilin amelidir. Demek Kerbelâ'da Hüseynî tarafta durmak, her amelini Hakk'ın muktezâsına uydurup nefsin hevâsından çıkarmakla başlar.
Tarihe Hapsetmemek — Kerbelâ'yı Bugün Yaşamak
Bu nazardan bakınca, Kerbelâ'yı bir mezhep kavgasına ve geçmişin her yıl yeniden kanatılmasına çevirmek doğru değildir. Aşûre gününde zincirlerle kendilerine vurup beden eziyetiyle Hüseyin'in acısını yeniden yaşamaya çalışanlar vardır; Terzibaba bu kişileri toptan suçlamaktan, küfür hükmüyle yargılamaktan sakındırır — onlar kendilerince haklıdır, ona diyecek bir söz yoktur. Ölçü şudur: bu hâdise geçmişte kalmış bir vak'a olarak hatırlanır, rûhlarına Fâtiha ve ihlâs okunur; ama güncelleştirilmez.
"Sadece geçmişte olan bir hâdise olarak hatırlanır. Rûhlarına ihlâs, fâtiha okunur; böylece tarihte kalmış olan bir mesele güncelleştirilmez. Kendi aklında, düşüncesinde o günlerde yaşayan kimse, hâlâ daha 1400 sene gerilerde yaşamaktadır." (Reşahât — Aynü'l-Hayât)
Çünkü hayat her gün bir adım ilerler, ömrün vakti daralır. Bu sebeple asıl yapılması gereken, münâkaşada değil, kişinin kendini tanımaya yönelmesindedir. Aşûre günü oruç tutmak, aşure pişirip paylaşmak, Ehl-i Beyt'e salât getirmek güzeldir; ama bunların hepsinin vardığı yer, insanın kendi göğsündeki Kerbelâ'da hakkın yanında durabilmesidir. Terzibaba'nın zuhûratlarında Hüseyin'e "şehidler sultanı, şehid-i Kerbelâ, seyyidlerin efendisi" diye selâm verilmesi de bu makamın tarihte donup kalmadığını, hâlâ diri ve erişilebilir olduğunu gösterir.
Kavramlar Ağında Kerbelâ
ehl-i-beyt: Kerbelâ'nın merkezinde Ehl-i Beyt vardır; Hüseyin sevgisinin ölçüsü, Resûlullah ve onun pâk hânedânına duyulan muhabbetle birdir. Kerbelâ, bu sevginin imtihan meydanıdır.
Şehâdet: Kerbelâ, şehâdet kavramının en yüksek örneğidir. Reşahât'ın ölçüsüne göre şehâdet, Nisâ 4/69'da sayılan dört mertebeden biridir ve Ehl-i Beyt'te eksik kalan bu mertebenin tamamlanmasıdır; bir zillet değil lütuftur. Şehîd aynı zamanda şâhid demektir — nefsiyle savaşıp hakikatini müşâhede eden de bu makama erer.
nefs-i-emmare: Olayın enfüsî yüzünde Yezid, insanın içindeki emredici, zulmeden nefsi temsil eder. İçimizdeki Kerbelâ, bu nefse karşı verilen savaştır.
fena: Mevlânâ'nın "rûh, cisim hapsinden sıçradı" sözü, şehâdeti bir fenâ ve bekâ hâli olarak okur; sâlikin de benliğinden geçerek hakta bâkî olmasına işâret eder.
gaflet: Mesnevî'nin asıl uyarısı gaflete karşıdır: "Kendi ağır uykunuza ağlayın." Kerbelâ'yı dışarıda seyredip kendi hâlinden habersiz kalmak, en büyük gaflettir.
Kütüphanedeki Kaynaklar
Mesnevî-i Şerîf Şerhi (Konuk): Konunun en derin işlendiği yerdir. Cilt 11, Antakya Kapısı'ndaki mâtem hikâyesi üzerinden şehâdetin bir yükseliş olduğunu, Yezid ve Şimr'in kimliğini ve Hüseyin sevgisinin Resûl sevgisiyle birliğini açar. Cilt 5 ise "Kerbelâ"yı dünyâ ve beşeriyyet âleminin remzi olarak okur; Cilt 9 yerin tarihî tanımını verir.
Reşahât — Aynü'l-Hayât: Nisâ sûresi 69. âyetindeki dört mertebe (nebî, sıddîk, şehîd, sâlih) üzerinden Ehl-i Beyt'in şehâdetinin neden bir eksiklik değil kemâl ve lütuf olduğunu açar; şehîd ile şâhid (müşâhede ehli) arasındaki bağı ve "ölmeden evvel ölmek" ile gelen mânevî şehâdeti anlatır.
Kelime-i Tevhîd: Âl-i Abâ'nın beş ferdini sayar ve Ehl-i Beyt'in şehâdetini siyasî hesaplardan ayırarak hakikat tarafına çeker.
İzmir İrfan Sohbetleri: Ehl-i Beyt'in Hazarât-ı Hamse ile bağını ve mâtem âdetlerine getirilen ölçülü eleştiriyi içerir.
Esintiler: Kerbelâ'nın nefisteki karşılığını, göstermelik kabirler temsiliyle anlatır.
Sohbet Arası Sohbetler ve Ölüm ve Kıyâmet Hakkında: Hüseyin'in "feragat günü" duruşunu ve hak üzere ölümü saadet bilen hutbesini aktarır; tarihe hapsolmamanın gereğini vurgular.
Değerlendirme
Kerbelâ, Terzibaba nazarında üç katmanda okunur: tarihte Yezid'in zulmü karşısında Hüseyin'in hak duruşu, âlemde insanın gâfilce daldığı dünyâ meydanı, nefiste ise rûh ile emmâre arasındaki günlük savaş. Bu kaynakların ortak hükmü şudur: Hüseyin'in şehâdeti bir kayıp değil, Nisâ 4/69'daki dört mertebenin o pâk ailede kemâle ermesi olan bir lütuftur; ve onu anmanın en doğru yolu dışarıda ağıt yakmak değil, kendi gafletine ağlayıp nefsiyle savaşarak hakikatine şâhid olmaktır — çünkü şehîd aynı zamanda şâhiddir. Bu kavramı daha iyi kavramak için şehâdet ile nefs-i-emmare makalelerine bakmak, hâdisenin Mevlânâ tarafından açılan işârî yüzünü ise Mesnevî-i Şerîf Şerhi'nin onbirinci cildinde okumak yerinde olur.