Esmâ 83
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 258 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-AFÜV
Affedici demektir.
Affediciliğin, merhametin, şefkatin bu derece sonsuz ve geniş çapta oluşu görülmüş ve işitilmiş değildir. Harun Reşit de bir defasında en kıymetli misafirlerinin huzurunda yemek kepçesini düşüren bir kölesine karşı Kûr'ân-ı Kerîm'e uyarak evvela öfkesini zabtetmiş, yenmiş sonra yaptığı hatayı affetmiş, sonrada mahcup olmuştur diye köleyi azat edip bol para vererek evlendirmişti.
Bir defasında da bir kadın çok ağır kabahatler yapan çocuğunu dövmüş ve ateşte yakmak gibi ilâhî bir ceza vermeye kalkmış, merhameti galebe çalmış, yakamamış. Çocuğun elinden tutarak, "Ya Resûlallah, çocuğum çok büyük kabahat yaptı, ben de onu çok ağır bir ceza ile cezalandırmış olmak için yakmak istedim yakamadım, acıdım. Analardan çok şefkatli olan Cenâb-ı Hak yarın bizi cehennemde nasıl yakacak" demiş. Efendimiz de, "Bunlar gizli sırlardır, Hakk'ın bileceği bir iştir. Tövbe edeni affedicidir" buyurmuşlar.
Gün batarken garipseyin, yağmur çiselerken yalvarın, seher vakti boyun bükün ağlayın, af dileyin, tövbe edin. Ümit edilir ki affedilesiniz. Niyazi-i Mısrî hazretlerinin şu sözü meşhurdur.
Uyur iken görür iken asınız.
Açar dilerse kapanmış yolunu,
Dikkat et düzelt sağını solunu,
Günahları bağışlayan AFÜVV'dür ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Afüvv
Mevlânâ, Afüvv ismini kuldaki affetme huyunun kaynağı olarak işler; Konuk'un şerhi bu ismi bir "sandık" temsiliyle ve Hak ile kul arasındaki öncelik ilişkisiyle açar.
Afüvv: cemâl isimlerinden olan affedicilik. Cilt 10 şerhi, ismi bir niyâz içinde koyar ve kuldaki affı doğrudan bu isme bağlar:
"'Sandık'tan kastedilen, cemâl isimlerinden gelen 'Afüvv' ismidir. Yani, ey hakiki şâh, günahkârları affet; çünkü affetme, senin cemâl isimlerinden olan 'Afüvv' isminde yer alır. Kullarında affetme yetkisi, senin bu şerif isminin onlara aksidir. Bu sebeple affetmede sen sâbıksın, onlarda ise affetme senin mesbükündür; yani onların affı, senin affına bağlıdır." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 10)
Demek bir kulun bir başkasını bağışlaması, kendi gönlünden çıkan bağımsız bir iyilik değil; Hakk'ın Afüvv isminin o kulda yansımasıdır. Burada bir öncelik vardır: Hak affetmede "sâbık"tır (önce gelen), kul ise "mesbûk"tur (arkadan gelen). Yani önce Hak affeder, kuldaki affetme o ilk affın aksidir. İnsan ancak Afüvv ismi kendisinde tecellî ettiği için affedebilir. Bu, affı bir cemâl (güzellik, lütuf) hâli yapar — celâlden değil, Hakk'ın güzelliğinden gelen bir isim.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Afüvv
İbn Arabî, Afüvv'ü a'yân-ı sâbite öğretisiyle bağlar: Hakk'ın bir kula af ile mi yoksa kahır ile mi tecellî edeceğini, kulun kendi ezelî isti'dâdı belirler. Terzibaba'nın Füsûs dersleri bunu açar.
Hangi isimle tecellî edileceğini kulun isti'dâdı taleb eder. Kelime-i Ya'kûbiyye, Afüvv'ü Kahhâr'ın tam karşısına koyar:
"Talep ettiği Afüvv (çok affedici), Gafûr (günahları bağışlayan) ve Gaffâr (çokça bağışlayan) isimleriyle tecelli ederek ona boyun eğer. Buna göre, kulun bu muhalefeti, onun mazharında (tecelli ettiği yerde) kemalin daha fazla ortaya çıkmasına sebep olur. Ve eğer muhalif kulun sabit hakikatinin yatkınlığı azarlanmayı talep ederse, Hak ona kahr ve intikam ile boyun eğer ve ona Kahhâr ve Müntakim isimleriyle tecelli eder." (TB. Kelime-i Ya'kûbiyye)
Demek kulun günahı, isyânı (muhalefet), tek başına onu cezâya götürmez. İki yol vardır: eğer kulun ezelî özü (ayn-ı sâbite) af ile karşılanmaya yatkınsa, Hak ona Afüvv, Gafûr, Gaffâr isimleriyle tecellî eder; eğer özü azarlanmayı, hesaba çekilmeyi taleb ediyorsa, o zaman Kahhâr ve Müntakim isimleriyle tecellî eder. Hak, kulun kendi hakikatinin talebine icabet eder. İncelik şudur: kulun muhalefeti, Afüvv ismiyle karşılandığında "kemâlin daha fazla zuhûruna" sebep olur — yani günah, affedildiğinde, Afüvv isminin güzelliğinin daha açık görünmesine vesile olur. Günah olmasaydı, affın güzelliği zuhûra çıkamazdı.
Terzibaba Külliyatında el-Afüvv
Terzibaba külliyatı, Afüvv'ü şiirle, esmâ tertibindeki yeriyle ve günahın âlemdeki yeriyle açar.
Afüvv, kapanmış yolu açandır. Tüm Şiirlerim, Afüvv'ü sade bir dille koyar:
"AFÜVV'dür bağışlar kulunu, / Açar dilerse kapanmış yolunu, / Dikkat et düzelt sağını solunu, / Günahları bağışlayan AFÜVV'dür ancak." (Tüm Şiirlerim)
Demek Afüvv yalnız geçmiş günahı silmekle kalmaz; affettiği kula kapanmış yolu da açar. Günah bir tıkanıklıktır; af, o tıkanıklığı kaldırıp yolu yeniden açar. Bağışlama bir defter kapatma değil, bir kapı aralama hâlidir. Şiir aynı yerde Afüvv'ü Raûf (kuluna çok şefkatli) ismiyle yan yana koyar: af, şefkatten ayrı değildir.
Af olmadan kemâl tamamlanmaz: günahın âlemdeki yeri. Her Şey Merkezinde mi? hikâyesi, Afüvv'ün neden var olduğunu açar:
"Ef'âl alemi içinde günâh olmasa Gaffâr, Tevvâb, Afüvv gibi isimlere faaliyet sahası olmaz. Cenab-ı Hakk, ef'âl alemini bu haliyle olduğu gibi zuhura çıkarmayı dilemeseydi, melekî yaşamda, cennette kalınırdı... aslında insan, esmâi ilahîyyenin ne kadarını ortaya çıkarabilirse o kadar halîfeliğinin hakkını verebilir." (Her Şey Merkezinde mi? — Hikâye)
Demek günah, âlemde abes bir kusur değil; Afüvv, Gaffâr, Tevvâb gibi isimlerin zuhûr edebileceği bir faaliyet sahasıdır. Eğer hiç günah olmasaydı, affedici isimler hiç görünmezdi — melekî bir hayatta, affa ihtiyaç olmayan bir hâlde kalınırdı. İnsanı melekten üstün kılan, esmânın daha çoğunu — bu arada Afüvv'ü de — zuhûra çıkarabilmesidir. Aynı hikâye, meleklerin kendi isti'dâdlarının "tenzih üzere" olduğunu, câmi-i esmâ olan insana verilen kesâfet bilgisine hâkim olmadıklarını söyler: melekler tertemizdir, ama tam bu yüzden Afüvv'ün mazharı olamazlar.
Afüvv, kemâl ve in'âm isimleriyle bir arada. İnsân-ı Kâmil, Afüvv'ü "kemal sıfatına bağlı isimler" kısmında, "El-Mün'im'ül-Afüvv" diye nimet veren (Mün'im) isimle eşleştirir. Demek af, kuru bir ceza-kaldırma değil, bir in'âm (nimet verme) hâlidir: affeden, aynı zamanda yeniden lütfeden, nimetlendirendir. Afüvv, kemâle bağlı bir cemâl ismi olarak nimetin yanında durur.
Değerlendirme
Üç kaynak el-Afüvv'ü bir bütün hâlinde verir. Mesnevî, affı bir cemâl ismi olarak koyar ve kuldaki affetmenin Hakk'ın affının bir aksi olduğunu söyler — affetmede Hak sâbık, kul mesbûktur. Füsûs, Hakk'ın af ile mi kahır ile mi tecellî edeceğini kulun kendi ezelî isti'dâdına bağlar: özü affı taleb eden Afüvv, Gafûr, Gaffâr ile; azarlanmayı taleb eden Kahhâr, Müntakim ile karşılanır — ve günah affedilince Afüvv isminin güzelliği daha çok zuhûr eder. Terzibaba külliyatı ise affı kapanmış yolu açan bir lütuf, günahı ise affedici isimlerin zuhûru için zorunlu bir faaliyet sahası olarak gösterir; bu yüzden insan, hiç günah işlemeyen melekten daha çok esmâya — bu arada Afüvv'e — mazhar olur. Hepsinin ortak hükmü şudur: el-Afüvv, ceza-kaldıran bir hoşgörü değil, kapanan yolu açan, nimetle birlikte gelen ve affedildikçe güzelliği artan bir cemâl ismidir; kuldaki bağışlama, ancak Hakk'ın bu isminin onda yansımasıyla mümkündür. Bu ismi ayan-i-sabite, er-Raûf ve et-Tevvâb ile birlikte; cezâlandıran karşılığını ise el-Kahhâr ile okumak gerekir.