İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 37

الْعَلِيّ

Aliy

ALİY'dir yücedir yücedir yüce,Anlatamaz hiç bir kelâm ne hece,Sahibdirki hiç görülmemiş güce,Senide yücelten ALİY'dir ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 173 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-ALİ

İdraklerin fevkinde, sonsuz derecede yüksek demektir.

Çok yükseklerden geçen bir uçağa baksak başımız döner. Evvelâ nokta gibi görsekte sonra yine kayb ederiz. Malûm ya yüksekler, ya surette irtifa yüksekliğidir, yahut manevî yüksekliktir. Her ikisinin Halik'ı nasıl olur da bu aciz akılla idrak edilir.

ALİY' dir yücedir yücedir yüce,
Anlatamaz hiç bir kelâm ne hece,
Sahibdirki hiç görülmemiş güce,
Senide yücelten ALİY'dir ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Aliyy

Mevlânâ'nın beyitlerinde "Aliyy" kelimesi çoğu yerde Hz. Ali'yi anar; fakat Konuk'un şerhi, bu ismi yer yer doğrudan ilâhî bir isim — "Aliyy" — olarak da işler ve onun yüceliğinin kulda nasıl mazhar bulduğunu açar.

Aliyy, beşerî ve melekî aklın eremediği zât mertebesidir. Cilt 12, geceleyin uykuda kulun benliği kalktığında dilin durmadan "Aliyy" demesini şöyle açıklar:

"'Aliyy', ilâhî isimlerden olup, zât mertebesi beşerî ve melekî akılların idrakinden yüksek demektir. Yani, 'Böyle uyku zamanında benim benliğim ve irâdem kaybolduğu vakit, o zât mertebesi pek yüksek olan şahın...'" (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 12)

Burada el-Aliyy'in yüceliği bir mesafe ya da mekân yüksekliği değil; akıl ile kavranamayan zât mertebesinin yüksekliğidir. İlginç olan, bu ismin kuldaki tecellîsinin tam da benliğin kalktığı anda — uykuda, "ben"in sustuğu vakitte — dile gelmesidir. Yüce olan görünsün diye, önce kendini yüce sanan benliğin susması gerekir.

Abdü'l-Aliyy — bu ismin mazharı olan ârif-i kâmildir. Cilt 11, "Aliyy" isminin kulda karşılığını koyar:

"'Aliyy', esmâ-i ilâhiyyedendir. 'Abdü'l-Aliyy', Aliyy ism-i şerifinin mazharı olan ârif-i kâmildir." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 11)

Demek el-Aliyy'in âlemdeki en tam aynası, kendi varlığından geçip Hakk'ın yüceliğine ayna olmuş kâmil insandır. Yücelik onun kendi sıfatı değildir; o, yüce olanın göründüğü yerdir. Cilt 13'ün sözlük tarifi de bunu sade bir dille toplar: "Aliyy: En yüce olan, kemâl sıfatlarında en üstün olan."

Füsûsu'l-Hikem'de el-Aliyy

İbn Arabî, Kelime-i İdrîsiyye'de el-Aliyy ismini Füsûs'un en ince bahislerinden biri yapar: Hakk kimin üzerine yücedir? Çünkü yücelik bir nisbet ister — bir alttakine göre üstte olmak. Ama varlıkta O'ndan başka bir şey yoksa, bu yükseklik neye göredir?

Hakk'ın yüceliği, başkasına göre değil, kendi zâtınadır. Şeyh bu soruyu doğrudan koyar ve cevaplar:

"Ve 'Aliyy' O'nun esmâ-i hüsnâsındandır. Kimin üzerine? Hâlbuki vücûdda ancak O vardır. İmdi O, li-zâtihî 'Aliyy'dir. Yâhud ne şeyden? Hâlbuki o şey, ancak O'dur. Binâenaleyh onun ulüvvü, kendi nefsi içindir. Ve O, vücûd haysiyetiyle mevcûdâtın 'ayn'ıdır." (Kelime-i İdrîsiyye)

Yani el-Aliyy, "şu varlıklardan daha yukarıda" anlamında bir yücelik değildir; çünkü o varlıkların kendisi de vücud yönünden O'dur. O hâlde Hakk'ın yüceliği başkasına kıyasla değil, li-zâtihî (kendi zâtı gereği) bir yüceliktir. Bu, el-Aliyy'i kıyas tuzağından kurtarır: yüce olmak için altta birinin bulunması gerekmez.

Dört türlü ulüvv ve kâmilin nasîbi. Şeyh, bu yüceliği mertebelere göre dörde ayırır:

"Hak Teâlâ cem'an ve tafsîlen bu dört kısım ulüvv ile 'Aliyy' olur. Zîrâ Hak mertebe-i ahadiyyette 'ulüvv-i zâtî' ile; ve mertebe-i vâhidiyyete tenezzülünde dahi 'ulüvv-i sıfât' ile; ve mertebe-i şehâdete tenezzülünde dahi 'ulüvv-i mekânet' ve 'ulüvv-i mekân' ile 'Aliyy'dir. Ve 'Allah' ism-i câmiinin mazharı olan İdrîs (a.s.) gibi, insân-ı kâmilin bu dört kısım ulüvvden nasîb-i evferi vardır." (Kelime-i İdrîsiyye)

Hakk zâtının yüceliğiyle (ahadiyet), sıfatlarının yüceliğiyle (vâhidiyet), makamının ve mekânının yüceliğiyle (şehâdet âlemi) — her mertebede "Aliyy"dir. Ve bu dört yüceliğin en bol payı, "Allah" isminin mazharı olan kâmile düşer. İdrîs (a.s.) hakkındaki "Onu yüce bir makama yükselttik" (Meryem, 19/57) âyetini Şeyh tam buraya bağlar:

"...'aliyy' (yüce) sıfat-ı hasenesini 'mekân'a niteleme kıldı... Şu halde yücelik, insanın vasfı değil, mekânın vasfı olur; ve insan o yüce mekâna çıkmakla yüce olur." (Kelime-i İdrîsiyye)

Demek kulun yüceliği ödünçtür: o, yüce mekâna çıktığı için yücedir, kendinden değil. Bir tek varlık vardır ki yüceliği kendindendir — o da Hakk'tır.

Tenzîh isimleriyle yetinmenin sınırı. Kelime-i Âdemiyye, el-Aliyy'i bir uyarıyla anar: melekler "Nûr, Vâhid, Ahad ve Aliyy gibi kendilerine mahsûs olan tenzîh ve takdîse müteallik esmâ-i ilâhiyyeden başka esmâ-i ilâhiyye bulunduğuna vâkıf olmadılar; ve Hakk'ı bu isimler ile tesbîh ve takdîs ettiler; ve bunu kâfî zannedip Âdem'in halkını... [eksik] zu'muna düştüler." Demek yalnız tenzîh tarafında — Hakk'ı her şeyden yüce ve uzak tutmakta — kalmak eksik bir bakıştır; el-Aliyy, teşbîh tarafıyla, yani Hakk'ın âlemde göründüğü yüzüyle birlikte okunduğunda tamam olur.

Terzibaba Külliyatında el-Aliyy

Terzibaba'nın Füsûs dersleri (Kelime-i İdrîsiyye & İbrâhîmiyye), Şeyh'in bu ince yücelik ayrımını günlük dile çevirir ve özellikle "kendinden yüce olmak" ile "makamdan yüce olmak" farkını vurgular.

Kendi hakikatiyle yüce olan ile, makamla yüce olan. Ders, bu farkı çok açık koyar:

"Kendi zâtı ve hakikati ile 'Aliyy' olan, yüce olan; yani kendinden bir yücelik ile, başkasının sonradan verdiği bir yücelik ile değil, kendi hakikati ile 'Aliyy' olan vücut o vücuttur ki, o vücut için böyle bir kemal sabit olur ki, ne kadar umur-u vücudiye ve niseb-i ademiye varsa o kemal sebebiyle hepsini istiğrak eder ve cümlesini muhit olur." (TB. Kelime-i İdrîsiyye & İbrâhîmiyye)

Yani gerçek yücelik, bütün varlık hâllerini ve yokluk nisbetlerini içine alan, hepsini kuşatan kemâldir. Bu da sadece "Allah" ismiyle anılan zâta mahsustur: "Halbuki bu, ancak hassaten 'Allah' ismi ile müsemmâ olan içindir." Başka her yücelik ödünçtür.

Makam yüceliği geçicidir; ilim yüceliği kalıcıdır. Ders, ödünç yüceliğin ne kadar kırılgan olduğunu bir misalle gösterir:

"Bu, bi-hükmi't-teba', mekânet ile 'aliyy'dir. O kendi nefsinde 'aliyy' değildir. Binâenaleyh azl olunduğu vakit, rifati zail olur. Halbuki âlim, böyle değildir." (TB. Kelime-i İdrîsiyye & İbrâhîmiyye)

Makam sebebiyle yüce olan, makamından alınınca yüceliği de gider — çünkü o yücelik kendisinin değildi. Ama ilimle yüce olan öyle değil; çünkü ilim kulun kendine sindirdiği, ondan alınamayan bir kemâldir. Bu, el-Aliyy'in kuldaki sahih izini gösterir: makam değil, mârifet.

Değerlendirme

Üç kaynak el-Aliyy'i aynı çizgide toplar: yücelik, Hakk'ta li-zâtihî (kendi zâtı gereği), kulda ise ödünçtür. Mesnevî, bu ismin zât mertebesinin akılla erilmeyen yüksekliği olduğunu söyler ve onun kuldaki tam aynasını "Abdü'l-Aliyy" — ârif-i kâmil — diye gösterir; üstelik bu isim, benliğin sustuğu anda dile gelir. Füsûs, asıl ince soruyu sorar: Hakk kimin üzerine yücedir? Cevap, varlıkta O'ndan başkası olmadığına göre, yüceliğin bir kıyas değil, zâtî bir hakikat olduğudur; dört türlü ulüvvün en bol payı da kâmile düşer, ama o bile yüceliğini "çıktığı mekândan" alır. Terzibaba külliyatı bunu sade bir ölçüye indirir: makamla gelen yücelik azille gider, ilimle gelen yücelik kalır. Hepsinin ortak hükmü şudur: el-Aliyy, "herkesten üstte duran" değil, yüceliği başkasına muhtaç olmayan tek vücuddur; kul ancak kendi vehmî yüceliğini bırakıp O'na ayna olduğunda bu yücelikten nasîb alır. Bu ismi insan-i-kamil, ayan-i-sabite ve tenzih-ve-tesbih ile birlikte; karşıt vechesini ise el-Azîm ile okumak gerekir.