Esmâ 38
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 174 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-KEBİR
وَلَا تَنفَعُ الشَّفَاعَةُ عِندَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ حَتَّى إِذَا فُزِّعَ عَن قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُمْ قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَبِيرُ {سبأ/23}
Ve lâ tenfeuş şefâatu indehû illâ li men ezine lehu, hattâ izâ fuzzia an kulûbihim kâlû mâzâ kâle rabbukum, kâlûl hakka, ve huvel aliyyul kebîr(kebîru).
Ve O’nun huzurunda, kendisine izin verdiği kimseden başkasının şefaati bir fayda vermez. Onların kalplerinden korku giderilince: "Rabbiniz ne buyurdu?" dediler. (Onlar da) "Hakkı buyurdu." dediler. Ve O; Âli’dir (çok yüce), Kebir’dir (çok büyük).
Âlemler her zerrede olmaz onsuz,
Bu varlığı zannetmeki Ruhsuz,
Büyüklüğünü bilen KEBİYR'dir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Kebîr
Mevlânâ, Kebîr ismini doğrudan bir başlık altında işlemez; fakat "büyüklük" kavramını âlem ile insan arasındaki ölçü üzerinden açar. Konuk'un şerhi bu ismi en çok "âlem-i kebîr" (büyük âlem) ile "âlem-i suğrâ" (küçük âlem) karşılaştırmasında yerleştirir.
Cüsse küçük olabilir, mânâ kebîrdir. Şerhin bu isimle ilgili esas teması, gerçek büyüklüğün gövdede değil, kuşatıcılıkta olmasıdır. Cilt 2, insân-ı kâmili bu ölçüyle tartar:
"Vücûdu görünen âlemde peydâ olan insân-ı kâmil, âlem-i kübrânın zâhirine nazaran 'âlem-i suğrâ' (küçük âlem)dır; çünkü büyük âlemin (âlem-i kebîr) bütününün özetidir. Hâlbuki onun bâtını, âlemi, Hakk'ı ve Hakk'ın sıfatlarını ve isimlerini câmi' olmak îtibâriyle, hakîkatte âlem-i kübrâdır." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2)
Demek görünüşte küçük olan insan, içinde bütün âlemi ve ilâhî isimleri topladığı için aslında en büyüktür. Kebîr isminin sırrı burada açılır: büyüklük cisimle ölçülmez; bir zerre, bütünü kendinde topluyorsa kebîrdir. İnsân-ı kâmil cismen suğrâ, mânen kübrâdır.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Kebîr
İbn Arabî, Kebîr ismini "insân-ı kebîr" tâbiriyle âleme verir; büyük olan, bütün isimleri kendinde toplayan âlemdir, ve onun rûhu olan insan ona denk düşer.
Âlem insân-ı kebîrdir, insan onun rûhudur. Füsûs'un bu isimle ilgili kalbi, âlemin tümünü "büyük insan" saymasıdır. Kelime-i Âdemiyye:
"Melekler, evliyânın ıstılâhında 'insân-ı kebîr' (büyük insan) olarak adlandırılan âlem cisminin bazı kuvvetlerindendir. Zîrâ âlem, kendisinden meydana gelen insanın varlığıyla birlikte, bütün yapısıyla tüm isimlere mazhar olduğu için ilâhî sûret üzere yaratılmıştır; ve âlem cisminin küçük bir parçası olan insan, tüm ilâhî isimlere mazhar olarak onun rûhu mesâbesinde bulunduğu için, cisim olarak küçük ve mânâ olarak büyüktür." (Kelime-i Âdemiyye)
Demek bütün kâinat bir "büyük insan"dır; içindeki melekler onun organları gibidir. İnsan ise bu büyük cismin küçük bir parçası olsa da, bütün isimleri taşıdığı için onun rûhudur. Rûh cisimden küçük görünür ama onu yöneten odur — işte insanın "mânen kebîr" oluşu budur.
İnsân-ı kebîr de ölür, Vâhid ve Kahhâr kalır. Kelime-i İdrîsiyye bu büyüklüğün de geçici olduğunu söyler: "Âlem-i mecmûa, Âdem gibi bütün ilâhî isimlerin mazharı olduğundan ehl-i hakîkat 'insân-ı kebîr' adını vermişlerdir. Eceli gelince küçük insan nasıl ölür ve izâfî vücûdu dağılırsa, insân-ı kebîr de öylece ölür; ve bu vakitte Allah'ın Vâhid ve Kahhâr isimlerinin kemâli zuhûr eder." Demek en büyük zuhûr bile mutlak büyüklüğün karşısında fânîdir; Kebîr olan, ancak bütün mazharlar kalktığında geriye kalan tek Vücûd'dur.
Terzibaba Külliyatında el-Kebîr
Terzibaba, Kebîr ismini iki yönden açar: Hakk'ın varlıkta içkin büyüklüğü, ve ilmindeki sınırsız kuşatıcılığı.
Kebîr, varlıkta içkin büyüklüktür; Müteâl, ondan aşkın yüceliktir. Ra'd Sûresi şerhi bu ismi çiftiyle birlikte okur:
"Bu âyet, Kebîr Allah'ın varlıkta içkin olan büyüklüğünü; Müteâl ise mahlûkatın tüm niteliklerinden aşkın olan yüceliğini gösterir. Ârif olan, Allah'ın Kebîr oluşunu kâinatın her zerresinde; Müteâl oluşunu ise tüm varlığın ötesinde müşâhede eder." (Ra'd Sûresi Şerhi)
Demek Kebîr, âlemden uzak bir büyüklük değil; her zerrede görünen, içeriden kuşatan büyüklüktür. Ârif Hakk'ı hem en küçük şeyde (Kebîr) hem de her şeyin ötesinde (Müteâl) görür; bu iki ismin birlikteliği, Hakk'ın hem zâhir hem bâtın, hem evvel hem âhir oluşunu hatırlatır.
Kebîr, ilimdeki büyüklüktür. Aynı şerh ismi bir de bilgi yönünden açar: "'Kebîr', Allah'ın ilminin büyüklüğünü de ifade eder. İnsanın zihni belli bir sınırın ötesini kavrayamazken, Allah'ın bilgisi hem en küçük ayrıntıyı hem de en geniş bütünlüğü aynı anda kuşatır. İnsana göre büyük olan şeyler bile O'nun ilminde küçük, sınırlı bir parçadır." Demek Kebîr yalnız kudrette değil, ilimde de mutlak büyüklüktür; bizim "büyük" dediğimiz her şey O'nun ilminde küçük kalır. Rûm Sûresi ise bu büyüklüğü insân-ı kâmile bağlar: "Hak âlemin rûhu ve bâtınıdır, işlerini ayarlayan ve terbiye edicisidir; âlem bütünüyle 'insân-ı kebîr' olur. İnsân-ı kâmil dedikleri de aslında budur — bütün âlem bir insân-ı kâmildir."
Değerlendirme
Üç kaynak Kebîr ismini "gerçek büyüklük cüssede değil, kuşatıcılıktadır" hükmünde buluşturur. Mesnevî onu insân-ı kâmilde gösterir: cismen küçük görünen insan, bütün âlemi ve isimleri kendinde topladığı için mânen kebîrdir. Füsûs, âlemin tümünü "insân-ı kebîr" sayar; insan bu büyük cismin rûhudur, fakat en büyük zuhûr bile Vâhid ve Kahhâr karşısında fânîdir. Terzibaba külliyatı Kebîr'i hem varlıkta içkin büyüklük (her zerrede görünen), hem de ilimdeki sınırsız kuşatıcılık olarak açar; Müteâl ile çift okur. Hepsinin ortak hükmü şudur: Kebîr yalnız "büyük" değil, büyüklüğü cisimle ölçülmeyen, her zerrede içkin olduğu hâlde her şeyin ötesinde duran mutlak büyüklük ismidir. Bu ismi muteal, aliyy ve insan-i-kamil ile birlikte; mazharların fenâsındaki yönüyle ise vahid ve kahhar ile okumak gerekir.