Esmâ 36
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 171 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EŞ-ŞEKUR
Az hayıra çok sevap vermek suretiyle teşekkür edici demektir. Bir zenginin işini yapsanız, pazarlıktan sonra size bir de bahşiş namı altında yardımı, âtiyyesi dokunur. Ya âlemlerin yegane sahibine kendinizi sevdirirseniz neler vermez, size ne iyilikler yapmaz.
Bizlerin ona hiçbir iyiliği dokunmadığı, hatta dokunmak ihtimali bile olmadığı halde bahşettiği lütufların haddi, hesabı mı vardır? Biz ne kadar zengin olursak olalım hakkın zenginliğinin yanında ismimiz bile okunmaz. Onun verdiğini kimse alamaz. Onun verdiğini kimse veremez. Bir adım yaklaşırsak on adım yaklaşacağını buyuruyor, bir verirsek on vereceğini söylüyor.
Onun lütfü ile geçinen yaşayan birer dilenciyiz, onun vücudununun gölgesi olabilsek keşke… Eski zamanda sultanlara, padişahlara, "Bu âlemde Allah'ın gölgesidir" derlerdi. Onlar da koskoslanırdı. Bu riya sözlerine inanırdı. Yemesi, içmesi, evlenmesi yolunda, başı ağrır, hastalık çeker, midesi bulanır; az yerse karnı doymaz, çok yerse rahatsız olur; nihayet ölür gider. Böyle gölge mi olur? Onunla beraber yaşama, ebedî olsa ya… Günde beş vakit namazın her rekatında elhamdülillah okuyoruz. Ma’nâsı, Allah'a şükürdür. Bu şükür bizim hatırımıza gelmezdi. Bereket versin, yol göstermişler de emirle yapıyoruz. Emre kulak veren olup da birisinden bir iyilik görsek, teşekkür ederiz, iyilik mühim birşey ise minnettar kalırız. Cenâb-ı Allah'tan hiç mi bir lütuf görmüyoruz ki ibadetten uzak kalıyoruz. İhmal ediyoruz. Bir fakire bir sadaka verirsiniz. Halbuki hakîkatte o sadakayı evvela Hakk Teâlâ alır, o fakirin eli üzerinde onun eli vardır. Fakirin ağzından size teşekkür eder, farkında olmazsınız.
Özünü bazılarına tattırır,
Yavaş yavaş sevgisini arttırır,
Nimeti arttıran ŞEKÜR'dur ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te eş-Şekûr
Bu isim, verilen Mesnevî pasajlarında müstakil bir başlıkla işlenmez.
Füsûsu'l-Hikem'de eş-Şekûr
İbn Arabî, Şekûr ismini Kelime-i Dâvûdiyye'de kuldan yana bir vasıf olarak okur: Hak şükrün karşılığını verdiği gibi, kul da nimete şükürle mukâbele ettiğinde "abd-i şekûr" olur.
Şükür kulun en zor bulunan vasfıdır. Fass, abd-i şekûr olmanın peygamberlere mahsus bir hâl gibi az bulunduğunu söyler:
"Ben abd-i şekûr olmayayım mı?" buyurdu. Ve Nûh hakkında da innehû kâne abden şekûrâ (İsrâ, 17/3) dedi. Hâlbuki Allah'ın kullarından şekûr olan azdır." (Kelime-i Dâvûdiyye)
Resûlullah, geçmiş ve gelecek günâhının bağışlanmasına şükren, iki ayağı şişinceye kadar namazda durur. Şükür burada dille söylenen bir teşekkür değil; bedeniyle, ameliyle Hakk'ın ihsânını ikrar eden bir kulluk hâlidir. Nûh'un (a.s.) "abden şekûrâ" diye anılması da bunu gösterir: şükür, nimeti verene tam teslim olmaktır. Fass'ın "şekûr olan azdır" hükmü, bu makamın isti'dad (kābiliyet) isteyen bir mertebe oluşuna işaret eder.
Terzibaba Külliyatında eş-Şekûr
Terzibaba, Şekûr ismini Vehhâb (çokça bağışlayan) ile bir çift olarak okur ve şükrün aslını ihsânın kaynağını ikrara bağlar.
Her şükür Vehhâb'ı ikrar etmekten doğar. Sâd Sûresi şerhi, iki ismin işleyişini birbirine bağlar:
"Vehhâb isminin tecellîsi çoğunlukla Şekûr isminin hükümlerine döner. Çünkü varlıkta her şükür, aslında verilen hibelerin Vehhâb'tan geldiğini ikrar etmekten ibarettir." (Sâd Sûresi)
Demek şükür, kulun kendinden bir şey katması değil; aldığı her şeyin Vehhâb'tan geldiğini görüp itiraf etmesidir. Bu ikrar olunca Şekûr isminin mânâsı kulda açığa çıkar. Şükür ile ihsân böylece bir dâire kurar: Hak verir, kul ikrar eder, Hak yine artırır.
Şekûr, az amele çok karşılık verendir. Fâtır Sûresi şerhi, ismin Hakk'a bakan yüzünü âyetle koyar: "Allah, kendilerine mükâfatlarını tam olarak versin ve kendi lütfundan daha da artırsın diye... Şüphesiz O, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir" (Fâtır, 35/30). Şekûr ismi burada kulun küçük şükrüne Hakk'ın büyük karşılık verişini anlatır; âhiret, bu karşılığın "ebedî sermaye" olarak biriktiği yerdir.
Şükür sabırla beraber bir basîret alâmetidir. Nefs Âyetleri derslerinde geçen Sebe' âyeti, şükrü sabırla yan yana koyar: "inne fî zâlike leâyâtin likulli sabbârin şekûr" — bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır (Sebe', 34/19). Aynı eşleşme İbrâhîm Sûresi'nde Mûsâ'nın (a.s.) "eyyâmillâh"ı hatırlatmasında da geçer. Şükür, nimet günlerini; sabır, belâ günlerini Hakk'tan bilmektir; ikisi birleşince kul, her hâlinde Şekûr'a yönelmiş olur.
Değerlendirme
Şekûr ismi iki yüzlüdür: Hakk'a nisbet edilince kulun az şükrüne çok karşılık veren, kula nisbet edilince nimeti verene tam teslim olan "abd-i şekûr"u anlatır. Füsûs bu kulluk makamının az bulunduğunu, peygamberlerde tamamlandığını söyler. Terzibaba ise şükrün aslını ihsânın kaynağını ikrara bağlar: her şükür Vehhâb'ı ikrardan doğar, sabırla birleşince basîret alâmeti olur. Üç kaynağın ortak hükmü şudur: Şekûr, veren ile şükredeni bir dâirede toplayan, az ameli çok karşılıkla büyüten isimdir. Bu ismi vehhab, gafur ve sabır yönüyle sabur ile birlikte okumak gerekir.