İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 97

الْبَاقِي

Bâkî

BAKİ'dir hep hayali kaldıran,Gerçek hakikatine daldıran,Sana seni her yönde bulduran,Seni ebedi eden BAKİ'dir ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 279 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-BÂKİ

Bütün âlem, bütün sûretler mahv olsa, fani olsa O kalır. O'na tahavvül ve fani olmak istinat edilemez. Onun için mezar taşlarına, "hüvel bakî" yazarlar.

BAKİ' dir hep hayali kaldıran,
Gerçek hakikatine daldıran,
Sana seni her yönde bulduran,
Seni ebedi eden BAKİ'dir ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Bâkî

Mevlânâ, Bâkî ismini varlığın kalıcı yüzü olarak işler; Konuk'un şerhi bu ismin nasıl köpük ile deniz, diken ile gül arasındaki ayrımı kurduğunu açar.

İsimler bâkî, mazharlar geçici. Cilt 2, varlık âlemindeki sürekliliğin nerede olduğunu net bir benzetmeyle koyar:

"Köpük gibi olan mazharlar bir taraftan gider, bir taraftan gelir; isimler (esmâ) ise bâkî kalır. Çünkü esmâ, bâkî olan müsemmâdan ayrılmaz." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2)

Suyun üstündeki köpükler durmadan oluşup dağılır; fakat suyun kendisi durur. Mazharlar — yani sûretler — gelip geçen köpüklerdir; isimler ise, kendisinden ayrılmadıkları Bâkî müsemmâ ile kalıcıdır. Bâkîlik, sûretin değil, sûrette görünen ismin sıfatıdır.

Bâkî, bâtılın değil hakkın adıdır. Cilt 3, Mesnevî'nin bir beytinde "bâkî" ile "bâtıl"ı karşı karşıya koyar: "Bâtıl olanlar bâtıl olanları çekerler; bâkî olanlar da bâkî olanlardan sarhoşturlar." Şârih bunu açıkça bağlar: "'Bâkîler'den maksat, bâtılın zıddı olan haktır." Demek bâkî olmak, hak olmakla aynı şeydir; kalıcılık, gerçekliğin işâretidir. Geçici olan bâtıldır, kalan ise haktır.

Diken fânî, gül bâkî. Cilt 2, sâlikin bekâya nasıl erdiğini diken-gül temsiliyle anlatır. "Diken"den maksat enâniyet (benlik) dâvâsına sebep olan izâfî vücut, "gül"den maksat ise esmâ ve sıfatın letâfetiyle tecellî eden hakîkî Hak vücududur:

"Hakk'a vâsıl olan bir sâlik kâmil olup bütün ilâhî esmâ ve sıfatın mazharı olur; diken gibi olan izâfî vücudu, gül gibi olan Hakkânî vücudla kâim ve bâkî olur." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 2)

Sâlik kendi ödünç varlığını terk edince yok olmaz; o varlık, Hakk'ın vücuduyla ayakta durarak bâkî hâle gelir. Bekâ, vücudun ortadan kalkması değil, kaynağına bağlanmasıdır.

Tecellî-i zâtî ile bâkî kalan gülüş. Cilt 9, kâmilin fenâdan (yokluk/erime) sonra ulaştığı kalıcılığı koyar: "Kâmil o tecellî-i zâtî ile fânî olduktan sonra o gülüş onun üzerinde ebede kadar bâkî kaldı." Aynı yerde şârih ârif ile kâmili ayırır — çünkü her ârif kâmil değildir; kâmil ancak tecellî-i zâtîye nâil olandır, birçok ârif ise bu tecellîye eremediği için mevhûm varlığından kurtulmamıştır. Bekâ, demek, en yüksek tecellîye erip benliğin son izinin de erimesiyle gelir.

Aşk fânîyi bâkî yapar. Cilt 9, bekânın işleyen kuvvetini aşka bağlar: "Aşk, ölü ve cansız türünden olan ekmeği insan vücudunda can ve hayvanî ruh yapar; ve fânî olan hayvanî ruhu dahi ebedî ve bâkî yapar." Aşk yükseltici bir kuvvettir: cemâdı cana, fânî canı ebedî cana çevirir. Bâkîlik, bu yükselişin son basamağıdır.

Füsûsu'l-Hikem'de el-Bâkî

İbn Arabî, Bâkî ismini âlemin her an değişen yüzü ile Hakk'ın durmayan vücudu arasındaki farkı kurmak için kullanır; Terzibaba'nın Füsûs dersleri bunu açar.

Hiçbir sûret iki anda bâkî kalmaz. Fusûs Mukaddimesi, âlemin sürekli yenilenişini koyar:

"Velhâsıl suver-i kâinâttan hiçbir sûret iki ânda bâkî kalmaz. Fakat sûret-i zâile, sûret-i hâdisenin müşâbihi olduğundan his bu tebeddüle muttali olamaz. Zîrâ âlemin hey'et-i mecmûası arazdan ibârettir; ve araz ise iki zamanda bâkî kalmaz." (TB. Fusûs Mukaddimesi)

Âlem her an gider ve yeniden gelir; fakat gidenin yerine gelen ona benzediği için göz bu değişimi fark etmez. Demek âlem kendiliğinden bâkî değildir — onun her ândaki varlığı, Hakk'ın o ânda zuhûrundan ibârettir. Bâkî olan, görünen sûret değil, sûrette zuhûr eden Hak'tır.

Fânî de olmazsın, bâkî de kalmazsın. Kelime-i İsmâiliyye, kulun ikili hakikatini koyar: "Şimdi sen fânî olmazsın, bâkî de kalmazsın." Şerhe göre kul "hakikat" yönüyle Hak olduğu için aslâ fânî olmaz; "halk olma" yönüyle de bâkî kalmaz, çünkü onun bu belirlenimi iki anda durmayan, sürekli değişen izâfî bir varlıktan ibarettir. Kulun fânîliği halk yüzünden, bekâsı ise hakikat yüzündendir.

Bekā-yı Hak'la bâkî olmak. Kelime-i İbrâhîmiyye, "Allâh'ın ahlâkı ile ahlâklanınız" emrini bekâya bağlar: kişi ilâhî ahlâkla mütehallık olup "cismâniyeti onun râh-ı aşkında fânî ve bekā-yı Hak'la bâkî olmak mertebesine" erince, "âkil ve me'kûl olmaktan necât bulur." Demek bekâ, kulun kendi cismâniyetini aşk yolunda eritip Hakk'ın bekâsıyla durur hâle gelmesidir. Kelime-i Nûhiyye aynı hâli koyar: izâfî varlıklarını yok edip "mutlak varlık olan Hak'ta helâk olan" kullar, arada nefisleri kalmadığından "bâkî olan Hakk'ın zâtını müşâhede ederler."

Terzibaba Külliyatında el-Bâkî

Terzibaba, Bâkî ismini sûretlerin geçiciliğiyle gerçek varlığın kalıcılığı arasında bir köprü olarak işler.

Geçicilikte bâkîliği bulmak. Gülşen-i Râz Şerhi, sûretlere neden bürünüldüğünü açar:

"Cenâb-ı Hakk'ın isimleri yönünden geçici sûretleriz; ancak bu geçici sürede gerçek varlığımıza ulaşabilirsek artık geçici değil bâkî oluruz. Ve bu geçicilik içerisinde bu bâkîliği bulmak için bu sûretlere bürünülmektedir. Eğer bu sûretlerde bâkî kalmış olsak bu hayât bize ıztırab verir." (Gülşen-i Râz ve Şerhi)

İnsanın geçici sûrete bürünmesi bir kayıp değil, bir fırsattır: bu geçicilik içinde aslına ulaşıp bâkî olabilsin diye. Sûrette kalıcı olmak ıstırap olurdu; asıl kalıcılık sûrette değil, ona ulaşılan gerçek varlıktadır.

Bakâ billâh — kulluğun yerine Hakk'ın kalması. Altı Peygamber — Hz. Nûh dersi, bekâyı sâde bir dille tanımlar:

"Tasavvufta, gündüz (bakâ billâh) 'Hakk'ta bâkî' olmak demektir, yani kulun kulluğu gitmiş, yerine Hakk bâkî olmuştur. Esasen Hakk, her zaman gece ve gündüz bâkîdir; ancak kulda bulunan hayal ve vehim gücü kendini, olmadığı hâlde, var zannettirmektedir." (Altı Peygamber — Hz. Nûh)

Bâkî olan zaten daima Hak'tır; değişen bir şey yoktur. Sâlikin yaptığı, hayal ve vehimle kurduğu sahte "ben"den arınıp, baştan beri bâkî olanın görünmesine yer açmaktır.

Kahhâr ile yok olmak, Bâkî ile var olmak. Doğdular, Yaşadılar hikâyesi, Bâkî ismini Kahhâr ile çift olarak koyar: kişi "kendi irâdesiyle kendini 'Kahhâr' ismiyle yok etmiş" ise, "'ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez' hakîkati içinde Allah'ın 'Bâkî' ismi ile bâkîlik hakîkati zevk olunur." Demek Kahhâr benliği eritir, Bâkî o eriyişin ardından kalanı taçlandırır; biri yok eder, öteki kalıcı kılar. Aynı kaynak bunu "veren de O'dur, alan da O'dur; bu devamlılığı yürüten Hakk'tır" diye bağlar: bâkîlik, Hakk'ın kendinden kendine süren tecellîsidir.

Değerlendirme

Üç kaynak Bâkî'yi bir bütün hâlinde verir. Mesnevî onu köpük-deniz, diken-gül temsilleriyle açar: mazharlar geçer, isimler kalır; bâkîlik bâtılın değil hakkın, sûretin değil ismin sıfatıdır. Füsûs, hiçbir sûretin iki anda kalmadığını, âlemin her an Hakk'ın zuhûrundan ibâret olduğunu gösterir; kul ne tam fânî ne tam bâkîdir — fânîliği halk yüzünden, bekâsı hakikat yüzündendir. Terzibaba külliyatı ise bekâyı bir hâle indirir: kulluğun gidip yerine Hakk'ın kalması (bakâ billâh), sûretin geçiciliğinde gerçek varlığa ulaşmak. Hepsinin ortak hükmü şudur: Bâkî, "sonsuza kadar var olan" değil yalnızca, gelip geçenin ardında durmadan kalan gerçek vücuddur; kul ancak vehmî benliğinden fânî olduğunda bu bekâya iştirak eder. Bu ismi fena, hak ve insan-i-kamil ile birlikte; yok edici karşılığını el-Kahhâr ile okumak gerekir.