Esmâ 98
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 280 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-VÂRİS
Mirasa konana vâris derler. Esasen âlemde herkesin kıyameti toprak olup cansız kaldıkları zamandır. Kimin nesi var, kim var ki mal ona kalsın, hepsi Hakk'ındır. Varis-i hakikî odur. Herşey Hakk'a kalır.
Her yönde sahibidir âlemin,
Kim olduğunu bil mülkü verenin,
Her şey her zaman VARİS'indir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Vâris
Mevlânâ, Vâris ismini kuru bir mîrâs hukukundan çıkarıp velâyete taşır: asıl mîrâs mal değil, Peygamber'in ilmi, ahlâkı ve hakîkatidir; ona vâris olan İnsân-ı Kâmildir. Konuk'un şerhinde Vâris, "vâris-i kâmil" ve "vâris-i Muhammedî" tabirlerinde toplanır.
Vâris ile müris tek bir şahıs hükmündedir. Şerhin en ince teması, mîrâsı alanla bırakanın hakîkatte birleşmesidir. Cilt 8 bunu açar:
"O Hak yolunda önde yürüyen vâris-i kâmil, kendi nûrunun arkasından gider; zîrâ o kâmilin zâtı akl-ı küllün meclâsıdır… Zîrâ vâris-i Muhammedîdir, ve vâris ile müris şahs-ı vâhid hükmündedir." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8)
Demek kâmil vâris, kendi mevhûm varlığından geçince, mîrâsı bıraktığı Peygamber ile tek bir şahıs olur; artık kendinin tâbi'i değil, o hakîkatin tâbi'idir. Mîrâs burada bir mülk devri değil, bir hakîkatte erimektir.
Mîrâsın özü: merhamet ve şefkat. Cilt 12, vârisin neyi devraldığını netleştirir: "Sen ahlâk-ı ilâhiyye ile mütehallık olan Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in vâris-i kâmilisin… O bir huy dahi mahlûkât-ı ilâhiyyeye son derece merhamet ve şefkattir." Peygamber'den kalan asıl mîrâs, bütün mahlûkâta merhamettir; başka veliler bu huya tam vâris olamamıştır.
Maârif-i ilâhiyye kâmilin cisminden zâhir olur. Cilt 12, vârisin ilim yönünü koyar: "Maârif-i ilâhiyye nasıl ki Resûl-i Ekrem'in cism-i şeriflerinden harf ve savt ile zâhir olursa, bu aynı maârif-i ilâhiyye o hazretin vâris-i ulûmu olan bu insân-ı kâmilin cisminden harf ve savt ile zâhir olur." İlâhî bilgiler Peygamber'in dilinden nasıl döküldüyse, ilminin vârisi olan kâmilin dilinden de öyle dökülür.
Vâris-i kâmil rahmet kapısıdır. Cilt 2, velîyi ümmete açılmış bir kapı sayar: "Hak evliyâsı, ilâhî rahmetin kapısıdır… Şâh-ı velâyet efendimiz de en mükemmel vâris bulunduğundan, ilâhî dergâha açılmış bir kapıdır; bu rahmet kapısı dünyâda açık olduğu gibi, âhirette de açıktır." En kâmil vâris, rahmetin hem bu dünyâda hem öte dünyâda açık duran kapısıdır.
Vârisin gözü aydındır, çile gerekmez. Cilt 5, "namazda gözüm aydın kılındı" hadîsine bağlanarak vârisin nasibini gösterir: bu göz aydınlığından "vâris-i kâmilin dahi nasibi vardır" ve mürşid-i kâmilin böyle bir vâris olması lâzımdır. Cilt 10 ise bu makamın ulaştığı rahatı koyar: "Vâris-i kâmil üzerine halvet ve çilede riyâzetlere lüzûm kalmadı; çünkü vâris-i kâmilin kalbinde sıfât-ı nefsâniyye bulutlarından hiçbir perde kalmadı." Halvet perdeyi kaldırmak içindir; vârisin kalbinde kaldırılacak perde kalmamıştır.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Vâris
İbn Arabî'nin esmâ tasnifinde Vâris, doğrudan bir celâl-cemâl ismi olarak değil, peygamberlik ve velâyet mîrâsı ekseninde işlenir. Mîrâs, mal değil, ilim, sır ve ahlâktır.
Bırakılan mîrâs: zikrullah. Kelime-i Yahyâviyye, Zekeriyyâ'nın (a.s.) "yerisünî ve yerisü min âli Ya'kûb" (Meryem, 19/6) duâsını açar:
"'Bana vâris olsun ve Ya'kûb ailesine vâris olsun' dedi. Ve hâlbuki bunda onlar hakkında makām-ı zikrullahdan ve ona da'vetten gayrı, mevrûs yoktur." (Kelime-i Yahyâviyye)
Demek peygamberden kalan mîrâs altın gümüş değil, zikrullah makâmı ve halkı Hakk'a çağırma vazîfesidir. Kelime-i Zekeriyyâiyye aynı sırrı pekiştirir: Hak, Yahyâ'yı (a.s.) "o hazretin hâiz olduğu maârif-i ilâhiyye ve esrâr-ı rabbâniyye ve ahlâk-ı hamîdeye vâris olarak" bahşetmiştir. Vâris olunan şey ilim, sır ve güzel ahlâktır.
Kâmil vâris bütün peygamberlerin diliyle konuşur. Kelime-i Yûsufiyye, velâyetin Muhammedî hakîkatte toplanışını gösterir: "Bütün peygamberlerde ve evliyâda bulunan dağınık velâyetler, Muhammedî velâyetin ayrıntısıdır; o velâyetlerin hepsi Muhammedî velâyette toplu hâldedir. İşte bu Muhammedî velâyette kâim olan kâmil vâris, bütün peygamberlerin dilleriyle konuşur." Dağınık olan ne varsa kâmil vâriste cem olur; o, her peygamberin meşrebinden söyleyebilir.
Resûl ve vâris, kulun saâdetini ister. Kelime-i Ya'kûbiyye, vârisin vazîfesini koyar: "Resûl ve vâris, abd-i mükellefin saâdetini taleb ettiği için, o abd üzerine emr-i ilâhî… ile vârid olur. Abd-i mükelleften fiil-i kabîh sâdır oldukda, resûl ve vâris onun saâdetini istedikleri cihetle, emr-i ilâhîden ibâret olan şerîatle reddederler." Vâris, peygamber gibi, kulun mutluluğunu istediği için onu yanlıştan şerîatle çevirir; mîrâs aldığı vazîfe budur.
Terzibaba Külliyatında el-Vâris
Terzibaba, Vâris ismini iki yöne açar: kulun kendi ilâhî hakîkatine vâris olması (Vâris-i Muhammedî), ve cennete vâris kılınma sırrı.
Nefsânî perdeler kalkınca insan kendi hakîkatine vâris olur. Mü'minûn Sûresi şerhi, mîrâsı kulun kendi özüne bağlar:
"Sûrenin başından itibâren belirtilen amelleri zâhiri ve bâtını ile işlediğinde, üzerindeki nefsânî perdeler ve gaflet kalkar, kendisindeki ilâhî hakîkate vâris olur. Bu mîrâsı alan kişiye 'Vâris-i Muhammedî' denir. Bunlar, Hz. Resûlullâh'ın gönül evlâtlarıdır." (Mü'minûn Sûresi Şerhi)
Demek asıl mîrâs uzakta değil, kulun kendi içindedir; perdeler kalkınca kişi kendi ilâhî hakîkatine vâris olur ve Peygamber'in gönül evlâdı sayılır.
Verâset iki yönlüdür. Tesbih ve Zikir, Meryem âyetindeki iki vârisliği ayırır: "Verâsetin iki yönlü olduğu ifâde edilmektedir… 'Hem bana vâris olsun' — yani benim bütün zâhir ve bâtın hakîkatime vâris olsun." Mîrâs hem zâhirî hem bâtınîdir; vâris yalnız sözü değil, sırrı da devralır.
Son esmâlardan biri Vâris'tir. İnci Tezgâhı, Vâris'i esmânın sonuna koyar: "Son esmâlar 'vâris, reşîd, sabûr'dur." Bu sıralama mânidârdır: Vâris, bütün isimlerin hükmü işledikten sonra her şeyin asıl sâhibinin Hak olduğunu gösteren, mülkü O'na geri döndüren bir isimdir.
Cennete vâris kılınmak. Meryem Sûresi ile Mü'minûn Sûresi, vârisliğin uhrevî yüzünü gösterir: "Kullarımızdan takvâ sâhibi olanları, vâris kıldığımız cennet işte budur" ve "Onlar Firdevs cennetlerine vâris olurlar." Meryem Sûresi şerhi bunu inceltir: cehennem ehlinin boş kalan cennet yerleri, cennet ehline vâris kılınmıştır — "onların hakları cennet ehline verilmiştir." Vâris ismi burada hak edilmemiş bir mülkün hak edene geçişini anlatır.
Vâris-i kâmilin furkânı daha yüksektir. Kelime-i İshâkiyye şerhi, kâmilin ayırt etme kudretini öne çıkarır: "Kâffe-i merâtibin hakkını îfâ eden vâris-i kâmilin furkânı, sâirlerin furkânından erfa'dır, yani yüksektir." Hayrı şerden ayırma kudreti, vâris-i kâmilde başkalarınınkinden üstündür.
Değerlendirme
Üç kaynak Vâris'i "mîrâs" ekseninde, fakat maddî mülkten arındırarak birleştirir. Mesnevî, vâris-i kâmili müris ile tek şahıs hükmüne koyar; mîrâsın özünü merhamet, ilim ve rahmet kapısı olmak diye gösterir. Füsûs, peygamberden kalan mîrâsın zikrullah, maârif ve ahlâk olduğunu; kâmil vârisin bütün peygamberlerin diliyle konuştuğunu söyler. Terzibaba külliyatı ise vârisliği kulun kendi ilâhî hakîkatine ulaşmasına (Vâris-i Muhammedî) ve cennete vâris kılınma sırrına bağlar. Hepsinin ortak hükmü şudur: Vâris, hem her şeyin gerçek sâhibi olarak mülkü kendinde toplayan, hem de Peygamber'in ilmini, sırrını ve ahlâkını devralan kâmili işâret eden isimdir. Bu ismi insan-i-kamil, velayet ve hakikat-i-muhammedi ile birlikte okumak gerekir.