İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 77

الْبَاطِن

Bâtın

BATIN'dır her şeyin batını hep,Çünkü batındır zuhura sebeb,Bazen gerekir cümleye edeb,Varlık gelişiyor BATIN'dan ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 239 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-BÂTIN

Bütün varlıkların içi, bâtını olan hazreti Allah'tır.

Size bu keyfiyetleri Cenâb-ı Hakk'ın Efendimiz'e emir buyurdukları gibi kendi kitabımızdan okuyarak anlatayım.

Milyar defa veya adet kabul etmeyen bîr büyüklükte giden bu esmâ-i İlâhiyeyi tatbik ederek onun azametini anlamış olursunuz, isminiz Hasan olsa, gönlünüz, iç âleminiz de Hasan'dır dışınız da Hasandır. Bir aylık iken yine Hasan'sınız. Kafanız da size tâbidir, kolunuz, ayağınız da sizden bir parçadır, yani onlar da Hasan'ındır.

Siz evvelinizi düşününüz, ananızdan, babanızdan, dedenizden evvel bir uzviyettiniz ki isim taşımadığınız zamanlarınız su, ateş hava, toprağa kadar dayanır.

Onlardan esasen Hakk'ın rahmeti fışkırmaktadır. Atiyyeleri âlemi istilâ etmiştir. Sonunuz ise yine aynıdır. Her varlık aslına raci olacaktır. Çokluk sizi şaşırtmasın, dinler bu çoklukları azalta azalta üçe ve ikiye indirmişlerdir. Hem Allah var, hem Îsâ var. Eğer Îsâ varsa ve Allah'ın oğlu ise o zaman hâşâ Allah'ta birisinin oğlu olmalıdır.

İşte bu işlerin içinden çıkmak için müslümanlık, tevhid, birlik esası üzerine kurulmuştur. Hiçbir şey yok Allah var. Bu çokluk doğan, yaşayan sonra ölüp gaip olan fani bir çokluktur.

Bir var bir yoktur.

Muhtelif elbiseler giyen bu tek ruhun elbiselerini çıkarın, hepsinde aynı azalar olan insan kafilesi kalır. Gözle göremediğimiz bu insanların ruhları ruh denizinin dalgalarıdır.

Hararetle deniz, buhar ve gaz olur görünmez. Soğuyunca yağmur tanesi olup akar, daha soğursa billurlaşır buz olur. Halbuki hakikati denizdir. Tuzdan ayrılır, içme suyu olur. İnsanlar da tebellür etmiş birer ruhdur.

Bu sözler de ilim deryasından tebellür etmiş, harflerden, cümlelerden birer elbise giymiş ma’nâlardır.

Cenâb-ı Hakk'ın birliğini, varlığını anlamak için âlemleri tevhid edip kendinde topla, kendin aradan çık Hak kalsın. Fakat bu yalnız sözle değil evvelâ İslâm olmak, emirleri ve nehiyleri tatbik etmekle olur. Sonra yollar tehlikelidir. Bir kılavuz ister. Demek ki hak ve hakîkat yolunda seyahate çıktınız. Hayat sahasında eğer sizin de mesleğiniz, branşınız bu cihet ise tarîkât denilen ehlullah yoluna girmeniz lazım. Sonra sizi marifet şehrinde, sarayında karşılayacak olan bir varlık vardır.

Siz marangoz iseniz, makinistlik yapmazsınız. Artist iseniz kaptanlık yapmazsınız, kunduracı iseniz imamlık yapmazsınız. Hangi meslek sahibi olmak istiyorsanız bütün mevcûdiyetinizle oraya yönelmeniz lâzım. Dünyalık temin edildikten sonra da "Ben ne imişim? Nereden geldim? Nereye gideceğim? Peygamber kimdir? Rablık nasıl olur? Diye bunları düşünmek zamanı o zaman gelmiştir. Bütün gün yaşamak için çalışırsınız. Nafaka çalışması bittikten sonra ebediyet için sonu olmayan bir âleme erişmek ve onu idrak etmek gerekiyor. Bunu anlamak için de cenaze gibi, ölü gibi olarak bir üstada teslim olmak lâzım. Yok, eğer "Kediler gibi hırlayarak yaşar, kaldırarak kazanır, parçalayarak yerim sonra da ölürüm" derseniz size kim ne der?

Zaten o kimseler çoktan ölmüş, rû’yada gezen fâidesiz kimselere benzer. Bu kadar dil döküyorum. Bütün bir insâniyete hitap ediyorum. Güzel ahlâk sahibi olunması için her satıcının bir alıcısı vardır. Maksadımı anlayanlar ne kadar çok olursa o kadar iyi, emeğime acımam. Hepsi helâl olsun, bu âlemde vazifemi yapmış sayılırım memnun ve bahtiyar olarak can veririm.

Ufak bîr meseleye daha dikkat nazarınızı çekmek isterim. Mevlit okutup şeker dağıtırlar, ya yüzlerce kişi onlarla evlerine giderler veya arkadaşlarına birer tane dağıtırlar. Hepsi havaya gidip israf olsa da bir tek kişi ama Hakk'ın sevgililerinden, sözü geçenlerden bir kişi o şekerden yese ve "Allah kabul etsin, Allah taksiratını affetsin" dese kâfidir, böyle olmazsa heyhat.

Kedinin gıdası işkembedir. Ona temiz et ve ekmek vermek günahtır. Çünkü o ekmek, toprakta mevsimin kahrını çeken bir buğday tanesidir. Kökünden keserler, harmanda ezerler, değirmende un yaparlar, suya boğarlar, fırında pişirirler. Bu kadar uzun bir yolculuktan sonra bir müslümanın, bir hak âşığının lokması olayım da mi’racımı yapayım, ona ibadette kuvvet olayım, belinde tohum olayım derken kediye gıda olursa mi’raç olur mu? Verene lanet eder.

Sözü geçen bir dua sahibi bulmak ümidiyle böyle yağmalar yapmak da lâzım oluyor.

Nasreddin Hoca'yı bilirsiniz. Eline bir çanak yoğurt almış, göl kenarında su ile eritip kaşık kaşık yere döküyor. "Ne yapıyorsun Hoca" demişler, "Yoğurt yapıyorum", demiş. "A hocam göl yoğurt tutar mı?" dediklerinde, "Ben de biliyorum tutmaz fakat bir de tutarsa bütün göl yoğurt olacak daha ne isterim" demiş.

Allah'ın âşık ve sevgili kullarının çektikleri zahmetler de onun rızasını kazanmak içindir. Yazılarımızı kimi okur kim, okumaz, kimi okur anlamaz. Âdet olduğu veçhiyle ekseriya kitapların kıymeti yazarının vefatından sonra anlaşılır, belki o zaman bir istek uyanır. Eski âlimler kalmadı, biz de sîzin asrınızın çocukları idik şimdi dedesi olduk. Bir zaman, "kendi gitti ismi kaldı yadigar" dedikleri gibi bunlar da torunlara yadigar kalacaktır.

Hazreti peygamber son peygamberdir. Kur'ân-ı Kerîm son peygamber kitabıdır. Bizim bu nefis eserler de son velinin son kitabı olacak galiba. Tahmin ederim, temenni etmem. Gidişat maalesef böyle…

BÂTIN' dır her şeyin bâtını hep,
Çünkü bâtındır zuhura sebeb,
Bazen gerekir cümleye edeb,
Varlık gelişiyor BÂTIN'dan ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Bâtın

Mevlânâ, Bâtın ismini hem Hakk'ın gizli yüzü, hem de insanın içindeki gizli âlem olarak işler; Konuk'un şerhi bu iki anlamı birbirine bağlar.

Bâtın: varlığı gizli olan. Cilt 13'ün lügatçesi ismin özünü koyar: "Bâtın: (Esmâ-i hüsnâdan) Gizli, varlığı gizli olan." Bâtın, var olmayan değil, varlığı görünmeyen demektir; gizlilik bir yokluk değil, örtülü bir vücuttur.

Akl-ı küll Bâtın'ın, nefs-i küll Zâhir'in mazharı. Cilt 2, âlemin iki yüzünü iki isme bağlar: "Akl-ı küll Bâtın isminin, nefs-i küll Zâhir isminin mazharlarıdır." Demek Bâtın ile Zâhir, âlemin görünen ve görünmeyen tarafını kuran bir çifttir; akıl tarafı bâtın, nefis tarafı zâhirdir. İnsandaki akıl ve nefis de bu küllî çiftin birer cüz'üdür.

İnsân-ı kâmilin bâtını, ism-i Zât'ın mazharı. Cilt 5, kâmil insanın iç âlemine en yüksek yeri verir:

"İnsân-ı kâmilin bâtını, mazhar-ı ism-i Zât'dır. Ve Hakk'ın ism-i Zât'ı, câmi'-i cemi'-i esmâ ve sıfâtdır. Binâenaleyh onların bâtınlarında hâsıl olan irâde, Hakk'ın irâdesi olur; bu hâl, makâm-ı ittihâdın icâbıdır." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5)

Kâmilin içi, bütün isimleri toplayan Zât isminin göründüğü yerdir; bu yüzden onun içinde doğan irâde, artık Hakk'ın irâdesidir. Bâtın burada bir gizlilik değil, Hakk ile birleşmenin (ittihâd) yeridir. Cilt 12 bunu tamamlar: kâmilin kalbi "Allah" isminin mazharı olduğundan "bilcümle esmâ ve sıfâtın hey'et-i mecmûası bu kalbe sığar."

Bâtın arslanı — içerideki nefis. Cilt 1, "bâtın"ı insanın içindeki düşman için kullanır: "Bunu öldürmek aklın ve zekânın işi değildir; bâtın arslanı tavşanın maskarası değildir." Buradaki "bâtın arslanı" nefs-i emmâredir (kötülüğü emreden nefs); tavşan gibi olan akl-ı maâş onun altından kalkamaz. Demek insanın içinde yalnız Hakk'ın gizli hazinesi değil, kahredilmesi gereken gizli bir hasım da vardır.

Bâtın gözünün açılması. Cilt 8, vahdet-i vücûdun idrâkini doğrudan iç görüşün açılmasına bağlar: "Sen Hakk'ın varlığı karşısında kendi varlığını terk ettiğin vakit, Hak Teâlâ senin bâtın gözünü açar; artık her şeyi doğru görmeye başlar ve vahdet-i vücûdu idrâk edersin." Bâtın gözü, ancak kul kendi izâfî varlığını bıraktığında açılan iç basîrettir; gizli olanı gören de yine gizli bir göstür.

Füsûsu'l-Hikem'de el-Bâtın

İbn Arabî, Bâtın'ı her zaman Zâhir ile birlikte, bir çiftin iki yüzü olarak işler; Terzibaba'nın Füsûs dersleri bu çifti açar.

"Zâhir O'dur, Bâtın O'dur." Kelime-i Âdemiyye, ismin kaynağını âyete bağlar:

"'Evvel O'dur ve Âhir O'dur ve Zâhir O'dur ve Bâtın O'dur' âyetinde Hak kendi nefsini 'Zâhir' ve 'Bâtın' olmakla vasfetti. Çünkü her mertebe vücûd-ı mutlakının tenezzülâtından zâhir olmuştur; ve her mertebe kendisinden evvelki mertebeye nisbeten 'zâhir' ve evvelki mertebe de ona nisbeten 'bâtın' olur." (TB. Kelime-i Âdemiyye)

Demek Zâhir ve Bâtın mutlak iki yer değil, bir nisbettir: her mertebe, üstündekine göre bâtın, altındakine göre zâhirdir. Varlık, bâtından zâhire inen bir tenezzül silsilesidir; her basamak, bir öncekinin gizli kaynağını açar.

Bâtın Zâhir'i, Zâhir Bâtın'ı terbiye eder. Kelime-i İsmâiliyye, iki ismi karşılıklı bir işleyişe bağlar: "Yüce Allah Zâhir ve Bâtın'dır; Zâhir ismi ile Bâtın ismi için rubûbiyet sabittir. Zâhir, Bâtın'ı ve Bâtın da Zâhir'i terbiye eder." İki isim birbirine kapalı değil, birbirini besler: görünen âlem gizli âlemden çıkar, gizli âlem de görünende kendini açar.

Çekirdek ile ağaç — bâtın ile zâhir. Kelime-i Şuaybiyye, Zât'ın gizlenişini, çokluğun açılışını bir benzetmeyle koyar: "Hak esmâ sûretleriyle tecellî ettikde bu ayn-ı vâhide mestûr ve bâtın olur; ve kesret ise mahsûs ve zâhir olur. Bir çekirdekteki ağacın dalları, yaprakları ve meyveleri zâhir oldukda, çekirdek mestûr ve bâtın olur." Tek olan Zât, çokluk olarak göründükçe gizlenir — tıpkı çekirdeğin ağaç olarak açılırken kendi görünmez hâle gelmesi gibi. Bâtın, görünenin içinde saklı kalan tek asıldır. Kelime-i İbrâhîmiyye aynı sırrı kulda gösterir: İbrâhîm (a.s.) esmâya gıdâ olunca "o esmâda muhtefî ve bâtın olur; ve zât-ı Hak İbrâhîm'de zâhir bulunur" — yani kul gizlendikçe Hak onda görünür.

Terzibaba Külliyatında el-Bâtın

Terzibaba, Bâtın ismini gayb âlemiyle, namazla ve gönlün iç yollarıyla ilişkilendirir.

Bâtın'ın neticesi gayb âlemidir. Saff Sûresi dersi, iki ismin âlemdeki karşılığını ayırır:

"Mademki Hak Teâlâ nefsini Zâhir ve Bâtın olmakla vasfetti ve ism-i Zâhirin mazharı olmak üzere âlem-i şehâdeti, ism-i Bâtının mazharı olmak üzere dahi âlem-i gaybı halk etti. Cenâb-ı Hakk'ın Zâhir isminin neticesi bu âlemdir; Bâtın isminin neticesi de 'gayb âlemi'dir." (Saff Sûresi)

Gördüğümüz şehâdet âlemi Zâhir isminin eseri, göremediğimiz gayb âlemi ise Bâtın isminin eseridir. İki âlem, iki ismin iki ürünüdür; biri açık, biri örtülü.

Bâtındaki yollar da geniştir. Altı Peygamber — Hz. Nûh dersi, gizli âlemin de bir yol ağı olduğunu söyler: "Zâhirdeki yollar nasıl geniş geniş her tarafa ulaşıyorsa, bâtındaki yollar da öylece geniş geniştir. Birincisinin ismi 'sırat-ı müstakîm', devamının ise 'sıratullah'tır. Esmâ-ül hüsnâdan her bir esmâ Hakk'a giden bir yoldur." Bâtın, kapalı bir tek nokta değil, içeride uzanan geniş bir yol ağıdır; her isim o ağda bir patikadır.

Namazda kul bâtın, Hak zâhir olur. Dur Rabbın Namazda dersi, ismi günlük ibadete taşır: kul bütün uzuvlarını Hakk'ın kullanmasına bırakınca, "kul üzerinden namaz hakikatini Allah ortaya çıkarmakta; böylece Hak zâhir, kul bâtın olmaktadır." Demek namazda fâil görünen kul değildir; kul gizlenir (bâtın olur), açıkça iş gören Hak'tır. İsrâ Sûresi dersi aynı çevrilişi bir makamda koyar: "Allah zâhir, peygamber bâtın olur." Bâtın olmak burada bir silinme değil, asıl fâile yer açmaktır.

Zâhir-Bâtın, celâl-cemâl gibi bir zıt çifttir. Sohbet Arası Sohbetler, Bâtın'ı diğer karşılıklı isimlerle bir araya koyar: "Zıt isimlerin hepsini saymak mümkün: Celâl ile Cemâl, Zâhir ile Bâtın arası, Evvel-Âhir arası, Nûr ile Zulmet arası — biz hep o aradayız." İnsan bu zıt isimler arasında gidip gelir; bir tarafın değişmez sâkini olamaz. Asıl durulacak yer, bu zıtları kendinde toplayan hilâfet mertebesidir — ki orası da kâmilin bâtınıdır.

Değerlendirme

Üç kaynak Bâtın'ı bir bütün hâlinde verir. Mesnevî onu hem Hakk'ın gizli yüzüne (akl-ı küllün mazharı, kâmilin Zât'ı toplayan içi), hem insanın içindeki nefse (bâtın arslanı) ve açılması gereken iç göze bağlar. Füsûs, Bâtın'ı her zaman Zâhir ile çift olarak okur: ikisi bir nisbettir, birbirini terbiye eder; Zât göründükçe gizlenir, çekirdek ağaç olunca bâtın olur. Terzibaba külliyatı ise Bâtın'ı gayb âlemine, içerideki geniş yol ağına ve namazda kulun gizlenip Hakk'ın görünmesine indirir. Hepsinin ortak hükmü şudur: Bâtın bir yokluk değil, örtülü bir vücuddur; görünen her şeyin gizli aslı, ve kulun kendini örttükçe Hakk'ın açıkça göründüğü iç yüzdür. Bu ismi zahir, gayb ve insan-i-kamil ile birlikte; zâhirî karşılığını ez-Zâhir ile okumak gerekir.