İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 42

الْجَلِيل

Celîl

CELİL'dir korku saçar gönüllere,Yol vermez benlikle öten dillere,Dikkat et gidersin yadellere,Aşıklara huşu veren CELİL'dir ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 180 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-CELİL

Celâl sıfâtlarında da kemâl üzere olan demektir. Benzeri yoktur. "Aman ya Rabbi, senden sana sığınırım. Bizler aciz, zaif, fakir kullarız. Ne ibadetimizden hayır var, ne ilmimizden, ne sadakatimizden. Bizler birer deli gibiyiz. Akıllı görünmek isteyen mecnunlarız. Eğer sen gafleti halk etmeseydin, bizim halimiz nice olurdu. Senin karşında sigara içemez, yemek yiyemez, yatamazdik. Çünkü senin olmadığın yer yok. Her an senin huzurunda olduğumuzu bildiğimiz halde neler yapmıyoruz. Bizleri celâl sıfâtlarınla terbiye etme." Bir adam, hazreti Mûsâ Tûr Dağı'na rabbi ile konuşmaya giderken karşısına dikilir. "Ben senin de, rabbinin de dediklerini yapmıyorum. Yapma dediğiniz şeyleri yapıyorum. Namaz bile kılmıyorum, bana birşey olmuyor" diye kafa tutmuş. Cenâb-ı Hakk hazreti Musa'ya cevap vermiş: "Ya Mûsâ, o asi kuluma ve bedbaht adama söyle ki onun ibadet etmek, namaz kılmak arzusunu gönlünden alan benim. Bundan büyük ceza mı olur?" Bu, isyan mukabili bir cezadır. Fakat o tür. İnsanlar Hayy, Rezzak ism-i şeriflerinin saltanatından istifade ederek yaşıyor, yiyor, içiyor. Hesap verme gününe kadar beşeriyet halleri devam edecek...

İnsanların hayata atılışı ve bu kadar eziyet çekmeleri bir lokma ekmek için değil mi bu da bir celâl tecellisidir.

Hele bazı kimseler kendi maişetini temin edemezken evlenir. Kambur üstüne bir kambur daha bir çocuğu olur, bir kanbur daha ilave eder. Fakat Hakk'ın cilvesi keremiyle yetişir. Maaşı artar, ne olur olur. O kula kamburları taşıyabilecek bacak kudreti verilir.

Bazı dervişlerin gündüz ekmek parası, gece de dostun sefası için saatlerce Allah Allah feryatları nedir? Celâl tecellisidir. Öyle Celâl ki Cemâl hemen peşindedir.

Bir kısım insanlar, herkesin aradığı hakikate erişmek için beş vakit üstüne beş vakit üstüne beş vakit namaz daha ilave ederler.

Ellerinden Kûr'ân-ı Kerîm düşmez. Hatta iptila haline gelen bu ibadet yüzünden dünyayı ihmal ederler.

Bir kısım insanlar, en azı aylarca oruç tutmak üzere kırkar gün itikafa çekilip çile doldururlar. Vücudlarına verdikleri zarar, yorgunluk, zulüm derecesine vardır.

İtikafta penceresiz bir odanın bir köşesine bir bez gererek orada yer, içer, yatar, zikreder, düşünürler. Fakat yeme, içmelerini hergün iftarda ve sahurda azar azar azaltır, bir zeytin tanesine indirinceye kadar devam ederler, buna da "erkekler çilesi" derler. Açlık grevi yapanlar da diğer bir kafiledir.

Keşişler dahî riyazatlarla akılları hayrete düşüren ruhî muvaffakiyetler elde ederlerse de bu yükseliş sebebsiz, rehbersizdir. Onları bekleyen, karşılayan yoktur. Çünkü, esası zayıftır. "Lâ ilâhe illâllah muhammederresülûllah" dememişlerdir. Halbuki bu ilmin ışığı, güneşi hazreti Muhammed'dir. Hakk'a ancak o kapıdan gidilir. Kapıcısı ise hazreti Ali'dir. Gözle görerek müşahade yolu, kulak yolu île ilmin hakîkatini öğrendikten sonra görmek ve sonra da olmak yoludur bu.

CELİL' dir korku saçar gönüllere,
Yol vermez benlikle öten dillere,
Dikkat et gidersin yadellere,
Aşıklara huşu veren CELİL'dir ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Celîl

Mevlânâ, Celîl ismini Hakk'ın azametinin ve ulûhiyetinin adı olarak işler; bu ulu sahibin alçak görünen dünya ehlinden bir tek şey — selîm bir kalp — istediğini anlatır.

Celîl, en ulu padişah; istediği ise selîm bir kalptir. Şerhin en dokunaklı teması, azametine rağmen Hakk'ın kuldan istediğinin küçük bir gönül oluşudur. Cilt 9 bunu Hârezmşâh temsiliyle açar:

"Celîl olan Yüce Allah da Hârezmşâh mertebesinde olup, bu rezil ve alçak dünya ehlinden kalb-i selîm istemektedir ki, bu kalb-i selîm ilâhî erde bulunur." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9)

Demek bütün âlemin ulu padişahı olan Celîl, dünya ehlinin malını mülkünü değil, tertemiz bir kalbi diler; o kalp de Sebzvâr'daki zayıf, hakir görünen Ebû Bekir gibi bir gönülde bulunur. Azamet sahibi, en küçük ve saf olanı arar.

Celîl, evliyânın elindeki kerâmet asâsını verendir. Cilt 2, zâhir âlimleriyle evliyâyı karşılaştırır: zâhir âlimlerinin asâsı vehimle karışık kıyas ve delillerdir; ama "evliyânın açığa çıkardığı asâyı kim verdi? O mûcize ve kerâmet asâsını onlara Celîl ve Basîr olan Allah Teâlâ ihsân etti." Demek kuru delil insanın kendi işidir; gerçek tasarruf asâsını ise ancak Celîl olan, gören (Basîr) Hak verir. Celîl, kudretin asıl sahibidir.

Celîl'in kelâmı ve nidâsı, ateşi gülşene çevirir. Cilt 5, Yûsuf'un (a.s.) kuyusunda Hakk'ın çağrısını anar: "O nidâ-yı Celîl sebebiyle, kuyu, Halîl üzerine olan ateş gibi gülşen ve bir bezm oldu." Kalbe vâki olan o ulu nidâdan Yûsuf'un canına bir kuvvet, rahatlık ve dayanılmışlık düştü; tıpkı İbrâhîm'e (a.s.) ateşin gül bahçesi olması gibi, Celîl'in nidâsı zindanı bir ziyâfet meclisine çevirdi. Cilt 2 de Mülk Sûresi'ndeki "Bir yarık görebiliyor musun?" sözünü "celîl kelâm" diye anar — Hakk'ın sözü, ululuğun mührünü taşır.

Füsûsu'l-Hikem'de el-Celîl

İbn Arabî, Celîl ismini celâlî isimlerin başında sayar ve onu Cemîl ile bir çift hâlinde okur. Esas hükmü, Hakk'ın bütün zıt isimleri kendinde topladığı, ve insân-ı kâmilin bu zıtları câmî bir varlık olarak yaratıldığıdır.

Hak, Celîl ile Cemîl gibi bütün zıtları kendinde toplar. Kelime-i İdrîsiyye, Hakk'ın ancak zıtların cem'iyle bilineceğini söyler:

"Hak bilcümle ezdâdı cem'etmekle bilinir. Zîrâ Celîl ve Cemîl ve Hâdî ve Mudill ve Dârr ve Nâfi' ve Muhyî ve Mümît ancak O'dur. Şu hâlde Hak üzerine cemî'-i ezdâd ile hükmolunur." (Kelime-i İdrîsiyye)

Demek tezat ve karşıtlık, isimler arasındaki bir bağdan ibarettir; Hakk'ın zâtına nisbetle ne tezat ne karşıtlık vardır. Celîl (ulu, heybetli) ile Cemîl (güzel, sevimli) aynı hüviyetin iki yüzüdür; Hak hem ululuk hem güzellikle, hem fayda hem zararla bilinir.

İnsân-ı kâmil, Celîl ve Cemîl gibi zıt isimlerle yaratıldı. Kelime-i Âdemiyye, bu zıtların cem'ini insanın hilkatine taşır:

"Hak Teâlâ, âlemin rûhânî ve cismânî hakāyıkını... câmi' olan insân-ı kâmilin halkına, gazab ve rızâ ve celâl ve cemâl gibi yekdîğerine mütekābil sıfatlar; ve Mâni' ve Mu'tî ve Celîl ve Cemîl gibi kezâ yekdîğerine mütekābil isimler ile teveccüh buyurdu; ve... bu sıfatlara da 'iki el' tabîr buyurdu." (Kelime-i Âdemiyye)

Demek insanın yaratılışı tek bir elle değil, biri celâl biri cemâl olan "iki el" ile oldu. Celîl ile Cemîl, Mâni' ile Mu'tî bu iki elin isimleridir; insân-ı kâmil her iki yönü de kendinde topladığı için âlemi temsil edebilir.

Bazı hakikatler aslından Celîl gibi celâlî isimleri ister. Kelime-i Üzeyriyye, isimlerin zuhûr yerlerini istidada bağlar: "A'yândan bazısı, adem-i isti'dâd-ı aslîsi hasebiyle, Kahhâr ve Celîl ve Müntakim ve Mudill gibi esmâ-i celâliyyeyi taleb eder; ve bunların mezâhiri olur." Demek her sâbit hakikat kendi yaratılmamış istidadına göre bir isim çeker; bazıları Celîl gibi celâl isimlerinin zuhûr yeri olur ve o ismin eserleri dünyada da âhirette de onlarda görünür. Celîl, her kalbe değil, onu çeken hakikatte zâhir olur.

Terzibaba Külliyatında el-Celîl

Terzibaba, Celîl ismini iki yerde toplar: mü'minin kalbinin Celîl olan Hakk'ın nazargâhı oluşu, ve her varlığın Rabb-i hâssı olarak Celîl isminin terbiye ediciliği.

Mü'minin kalbi, Celîl-i ekber olan Hakk'ın nazargâhıdır. Kamer Sûresi şerhi, Celîl'i en yüksek mahalle bağlar:

"Kâ'be Halîl-i Âzer'in binâ-kerdesidir; kalb-i mü'min ise, celîl-i ekber olan Allâhu azîmü'ş-şânın nazargâhıdır." (Kamer Sûresi)

Demek taştan Kâbe İbrâhîm'in (a.s.) elinden çıkmadır; ama mü'minin kalbi, en ulu olan (celîl-i ekber) Hakk'ın baktığı yerdir. Bu beyit "İnsân-ı kâmil benim sırrımdır ve ben onun sırrıyım" hadîs-i kudsîsine işâret eder: Celîl'in azameti, en çok insanın kalbinde nazargâh bulur.

Celîl, bir kulun Rabb-i hâssı olarak onu terbiye eder. Zümer Sûresi şerhi, Celîl ismini kulun ezelî terbiyesine bağlar:

"Her varlığın a'yân-ı sâbitesinde hangi isim ile terbiye edileceği ezelde takdîr edilmiştir; işte o isim, o varlığın Rabb-i Hâss'ıdır. Birinin Rabbi Hâdî ismiyle terbiye ederken, diğerininki Celîl ismiyle terbiye edebilir." (Zümer Sûresi)

Demek Celîl, bir kulun husûsî terbiye edicisi (Rabb-i hâss) olabilir; o kul hayatı boyunca ululuk ve heybet ismiyle yetiştirilir. Bu Rabb-i hâsslar birbirinden farklı olsa da hepsi Rabbü'l-erbâb'a bağlıdır — Allah'tan ayrı varlıklar değil, O'nun rubûbiyet mertebesindeki çeşitli tecellîleridir.

Celîl, dirilten ve azamet sahibi mülkün adıdır. Zuhruf Sûresi şerhi, Firavun'a karşı sihirbazların sözünde Celîl'i bir uyanışa bağlar: "Başını cismâniyet âleminden kaldır da rûhâniyet âlemine bak ve Hak Teâlâ'nın âlem-i rûhâniyyette canlı olup bizimle muhâtaba eden ve azîm olan bir mülkü bize verdiğini gör!" Firavun Mısır'ın ve Nil'in mülküyle övünürken, sihirbazlar "diri ve celîl olan mülkü" — yani fânî saltanatın üstündeki ulu, canlı saltanatı — gördüler. Celîl, gözle görülen değil, rûhânî âlemde diri olan azametin adıdır.

Değerlendirme

Üç kaynak Celîl ismini "azamet ve ululuk" ekseninde birleştirir. Mesnevî onu en ulu padişah olarak koyar — ama bu padişah kuldan malını değil, selîm bir kalbi ister; evliyânın kerâmet asâsını veren, nidâsıyla zindanı gülşene çeviren odur. Füsûs, Celîl'i Cemîl ile bir çift hâlinde okur: Hak bütün zıtları kendinde toplar, ve insân-ı kâmil celâl ile cemâlin "iki eli" ile yaratıldığı için bu zıtları câmîdir; bazı hakikatler de aslından Celîl gibi celâlî isimleri çeker. Terzibaba külliyatı Celîl'i hem mü'minin kalbini nazargâh edinen en ulu sahibe, hem de bir kulun Rabb-i hâssı olarak onu terbiye eden isme bağlar. Hepsinin ortak hükmü şudur: Celîl yalnız "ulu" değil, azametiyle heybet veren, fakat o ululuğu en çok selîm bir kalpte gösteren; Cemîl ile birlikte yaratılışın iki elinden birini tutan celâl ismidir. Bu ismi cemil, kahhar ve rabb-i-hass ile birlikte; zıtları toplama yönünden ise insan-i-kamil ile okumak gerekir.