İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 16

الْقَهَّار

Kahhâr

KAHHAR'dır dilediğini kaldırır,Gerekeni yedi kat dibe daldırır,Farketmeden ayağını kaydıdır,İstemediğini kaldıran KAHHAR'dır ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 132 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-KAHHAR

Her şeye her istediğini yapacak surette galip ve hakîm olandır.

KAHHAR' dır dilediğini kaldırır,
Gerekeni yedi kat dibe daldırır,
Farketmeden ayağını kaydıdır,
İstemediğini kaldıran KAHHAR'dır
ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Kahhâr

Mevlânâ, Kahhâr'ı bir zorbalık olarak değil, çokluğu vahdette eriten, benliği yakan bir tecellî olarak işler; Konuk'un şerhi bu ismin birçok yüzünü açar.

Vâhid-i Kahhâr — benliğin kahrı. Kur'ân, Yûsuf'un (a.s.) zindandaki sözünde Kahhâr'ı tevhîde çağrı olarak koyar. Cilt 7 şerhi bunu açar:

"Müteferrik olan rabler mi hayırlıdır, yoksa Vâhid-i Kahhâr olan Allah mı? (Yûsuf, 12/39)" (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 7)

Burada "Vâhid-i Kahhâr", dağınık rablerin — yani nefsin türlü heveslerinin — karşısına konur. Kahhâr'ın kahrı, "ben de varım" diyen taayyünlere, çokluğa ve nefsin sahte rablerine yöneliktir; tek olan kahreder, çokluğu vahdette eritir. Cilt 12 bunu daha açık koyar: "Bütün taayyünlerin celâl ve kahr tecellîsiyle yok edilmesine, lütuf ve cemâl tecellîsiyle var edilmesine işâret buyurulur." Demek var oluş cemâlden, fenâ ise kahırdan gelir; sâlik benliğini Kahhâr karşısında eritince hakikatte bekâ bulur.

Ateş — Kahhâr'ın mazharı. Cilt 1, varlık âlemindeki ateşin kökenini bu isme bağlar: "Âteş, Kahhâr isminin mazharıdır; bunların a'yân-ı sâbiteleri ezelde sıfat-ı kahr-ı ilâhînin mazharı olmuştu." Ateşin yakıcılığı, Kahhâr'ın âlemdeki bir nişânesidir.

Kahhâr ile Latîf — nâr ve nûr. Mesnevî, Kahhâr'ı çoğu kez zıddı Latîf ile çift olarak okur. Cilt 8 bu çifti ateş ile ışık üzerinden ayırır:

"Nûr, Latîf isminin mazharı olduğundan yakmaz ve kendi göründüğü gibi eşyâyı da gösterir. Nâr ise Kahhâr isminin mazharı olduğundan yakar." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8)

Latîf gösterir, Kahhâr yakar — ama ikisi de Hakk'ın tecellîsidir. Cilt 5 bu çifti idrâk ölçüsü yapar: "Halkın her sınıfı kahrı lütuftan ayırt eder; çünkü Kahhâr ve Latîf isimlerinin eserleri açıktır, derin tefekküre gerek yoktur."

Cehennem — Kahhâr ve Müntakim. Cilt 3, cehennemi ve kötü huyların kökenini bu isme bağlar: "Cehennem, Kahhâr ve Müntakim isimlerinin mazharıdır; senin kinin de o cehennem külünün bir cüzüdür." Demek kin, hased, gazap gibi yerilen huylar, kulda Kahhâr isminin yanlış yerde, nefse hizmet eden tecellîsidir.

Füsûsu'l-Hikem'de el-Kahhâr

İbn Arabî'nin esmâ tasnifinde Kahhâr, açık bir yer tutar; Terzibaba'nın Füsûs dersleri bu yeri belirler.

Varlığı geri alan isimler. Fusûs Mukaddimesi, isimleri iki bölüğe ayırır:

"Mümît, Dârr, Kahhâr, Kâbız, Ferd ve Vâhid gibi esmâ, mezâhirin ademiyetini (yok oluşunu) ve hafâsını (gizlenmesini) iktizâ eder. Suver-i âlemin kâffesi dâimâ halk-ı cedîd (yeni yaratılış) içindedir." (TB. Fusûs Mukaddimesi)

Demek Rahmân her an varlık verirken, Kahhâr her an o varlığı geri alır; âlem bu iki nefes arasında durmadan var ve yok olur (teceddüd-i emsâl). Kahhâr'ın kabzı olmasa, âlem bir önceki ânında donar kalırdı; yenilenme, eskinin kahredilmesiyle mümkündür.

Neden bazı varlıklar celâl mazharı olur? Kelime-i Lûtiyye & Üzeyriyye bu soruyu a'yân-ı sâbite öğretisiyle cevaplar:

"A'yândan bazısı, var edilmemiş aslî istidâdı gereği ile Kahhâr, Celîl, Müntakim, Mudil gibi esmâ-i celâliyyeyi taleb eder; ve bunların mezâhiri olur." (TB. Kelime-i Lûtiyye & Üzeyriyye)

Yani bir varlığın celâl mazharı olması bir cezâ değil, kendi aynının ezelî istidâdının talebidir; Kahhâr o aynın iktizâsına icabet eder. Bu, Kahhâr tecellîsini keyfî bir gazaptan çıkarıp, varlığın kendi hakikatine bağlar.

Kahrı lütufla def etmek. Kelime-i Muhammediyye, kahır tecellîsi karşısında sâlikin tavrını gösterir: "Muhibb, tecellî-i kahrîyi tecellî-i lutfî ile def edebilir; her gayr-i meşrû şeyde kahır ve celâl, her marzî şeyde lutf ve cemâl nişânını gör." Demek sâlik, başına gelen kahrı bir lütuf nazarıyla karşılayarak onu yumuşatır. Kelime-i Îseviyye ise kâmilin hâlini koyar: "Kahır ve intikam cihetinde abdin aslâ hazzı yoktur; çünkü abd fâni olduğundan bu kahırdan haz duymaz." Fâni olan kul, kahrı kendine değil, Hakk'ın bir fiili olarak görür.

Terzibaba Külliyatında el-Kahhâr

Terzibaba, Kahhâr'ı en günlük misalle, namazla ve nefs terbiyesiyle açar.

Kehribar — elektrik misali. Bendeki Terzi Babam'da Kahhâr, herkesin tanıdığı bir kuvvetle anlatılır:

"'Kehr', Kahhâr'dan gelmektedir. Elektriğin bir yönü bize rahmet olabildiği gibi, bir yönü de zahmet olabilmektedir; yani hem Cemâlî hem Celâlî yönü vardır. Kahhâr, Celâlî bir esmâdır." (Bendeki Terzi Babam, Cilt 1)

Kahhâr uzak bir heybet değil, elini prize değdiren herkesin tanıdığı bir hâldir: aynı kuvvet hem ışık verir hem çarpar. Celâl ile cemâl, gündelik bir misalde böyle iç içe gösterilir.

Tesir eden de alan da kendisi. A'yân-ı Sâbite dersi, Kahhâr tecellîsindeki "kayıp" hissini nefse bağlar: "Cenâb-ı Hakk bir ismi 'Kahhâr' ile kahreder; ama O'nun mülkünde kendinin gayrı olmadığından, tesir eden de kendisidir, tesir alan da kendisidir. Nefsimize göre kayıp gibi görünür, hakikatte değildir." Kahhâr'ın kahrı, ancak "ben" diyen nefse kayıp gibi gelir; ârife göre bir tesir bile Hakk'tan Hakk'adır.

Namaz ve kader. Sohbet Arası Sohbetler'de Kahhâr, kader bahsine girer: kader-i muallak veya mutlak, kul üzerinde "Kahhâr esmâsıyla" tecellî eder; beş vakit namaz kılan kimsenin Selâm esmâsından ördüğü kalkanlar, bu Kahhâr tecellîsinin önünde bir siper olur. Böylece Kahhâr soyut bir heybet değil, namazla, kaderle, günlük amel ile temas eden bir esmâya dönüşür.

Celâl tecellîsinin terbiyesi. İnsân-ı Kâmil, celâl tecellîsinin sülûkteki zorunluluğunu koyar: "Bütün bu hâllerin oluşması için celâl tecellîsine ihtiyaç vardı ve o oldu." Nefsin pişmesi, kibrin kırılması, benliğin erimesi ancak Kahhâr'ın celâl ateşinden geçmekle olur; bu yüzden celâl, sâlik için bir gazap değil, zorunlu bir terbiyedir.

Değerlendirme

Üç kaynak Kahhâr'ı bir bütün hâlinde verir. Mesnevî onu benliğin ve çokluğun kahrına (Vâhid-i Kahhâr), nâr-nûr ayrımına ve yerilen huyların köküne bağlar. Füsûs, Kahhâr'ı varlığı geri alan isimler arasında sayar; âlemin her an yenilenişini onun kabzına, bir varlığın celâl mazharı oluşunu ise kendi aynının istidâdına bağlar. Terzibaba külliyatı ise Kahhâr'ı gündelik hayata (elektrik), nefse (kayıp vehmi), namaza-kadere ve nefs terbiyesine indirir. Hepsinin ortak hükmü şudur: Kahhâr'ın kahrı bir öfke değil, "ben" diyen vehmi eriten, çokluğu vahdete çağıran bir celâl tecellîsidir; kahır, lütfun gizli yüzüdür. Bu ismi celal-ve-cemal, fena ve ayan-i-sabite ile birlikte; cemâlî karşılığını ise er-Rahmân ile okumak gerekir.