İçeriğe atla
Esmâü'l-Hüsnâ

Esmâ 17

الْوَهَّاب

Vehhâb

VEHHAB'dır karşılıksız verir,İsteklerin nerden, nerden gelir,Lütfunu görünce benliğin erir,Ücretsiz veren VEHHAB'dır ancak.
Şerh

Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 133 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)

EL-VEHHAB

Çok fazla ihsan eden çeşit çeşit nimetleri daima bağışlayandır.

VEHHAB' dır karşılıksız verir,
İsteklerin nerden, nerden gelir,
Lütfunu görünce benliğin erir,
Ücretsiz veren VEHHAB'dır ancak.
Cilt 1 kitabının tamamını oku
Füsûs ve Mesnevî Işığında

Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.

Mesnevî-i Şerîf'te el-Vehhâb

Mevlânâ, Vehhâb ismini "karşılıksız veren" diye tanımlayıp geçmez; onu hem âlemi dirilten yağmura, hem de bu vermeyi Hakk'tan devralan kâmil insana bağlar. Konuk'un şerhi bu ismin asıl inceliğini, "hiçbir sebep ve hizmet karşılığı olmaksızın" vermekte bulur.

Karşılık beklemeden veren kâmiller. Şerhin en açık teması, Vehhâb'ın kuldaki mazharıdır. Cilt 4 bunu açık koyar:

"'Vehhâblar'dan murâd, 'Allâh' ism-i câmi'ine mazhar olan kâmil kimselerdir ki, Hak Teâlâ'nın Vehhâb ism-i şerîfi ile tasarrufa me'zûndurlar. Yani Vehhâb olan kâmiller, verdiklerini bir hizmet ve sebeb mukâbili olmaksızın verirler." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 4)

Demek Vehhâb'ın kuldaki nişânesi, verdiğinin karşılığını beklememektir. Kâmil, bir gün inâyet-i Hak ile körlüğe müptelâ olanın başına bile elini koyabilir — ama bunu hiçbir hizmet karşılığında değil, sırf lütuftan yapar. Veren, karşılık umduğu anda Vehhâb'ın mazharı olmaktan çıkar.

Bulut ve sudan zâhir olan Vehhâb. Cilt 2, ismin âlemdeki işleyişini somut bir misalle koyar: "Hak Teâlâ bu toprak âleminde bulut ve sudan nasıl Vehhâb ismiyle zâhir olup arzı ihyâ buyurursa, beşeriyet âlemine bu halîfeden de Vehhâb ism-i şerîfiyle zâhir olup atâları ve ihsanlarıyla halkı ihyâ eder." Demek yağmurun toprağı diriltişi ile kâmilin gönülleri diriltişi aynı ismin iki yüzüdür; Vehhâb hem yere su, hem cana feyz verir.

Hakîr nakdi çabucak kabul eden cömert. Cilt 2, Vehhâb'ın bir başka inceliğini koyar: hükümdar, sunulan değersiz bir armağanı geri çevirmek yerine sevinçle kabul eder. "Bu Vehhâb olan şâhın acâib lutfu vardır... O deryâ-yı cûd, böyle hakîr nakdi benden çabuk çabuk nasıl kabûl etti?" Demek Vehhâb yalnız çokça vermez; kulun küçücük sunusunu da küçümsemeden, sevinerek alır. Cömertlik denizi, hem bol verir hem azı hoş karşılar.

Füsûsu'l-Hikem'de el-Vehhâb

İbn Arabî, Vehhâb'ı peygamberlerin — özellikle Dâvûd ve Süleymân'ın — hâlleri üzerinden işler: onlara verilen mülk ve fazîlet, bir karşılık değil, sırf Vehhâb'ın hibesidir. Terzibaba'nın Füsûs dersleri bu vermenin "karşılıksızlığını" ısrarla vurgular.

Dâvûd'a fazîleti karşılıksız veren isim. Kelime-i Dâvûdiyye, bütün peygamberlerin hakîkatlerinde tasarruf eden ismin Vehhâb olduğunu söyler:

"Onları başlangıçta yöneten isim, hallerinin tamamında veya çoğunda onları sonunda da yönetir; hâlbuki o isim, Vehhâb isminden başka değildir. Ve Dâvûd hakkında 'Biz Dâvûd'a katımızdan fazîlet verdik' dedi; ona karşılık bir eşlikçi kılmadı ki onu ondan istesin." (Kelime-i Dâvûdiyye)

Demek Hak, Dâvûd'a fazîleti verirken "buna karşılık şunu iste" dememiştir; bu bir alışveriş değil, sırf hibedir. Vehhâb'ın verişinde kulun bir hak iddiâsı, bir ödeme borcu yoktur.

Allah isminin bir tafsîli. Kelime-i Eyyûbiyye, Vehhâb'ı câmi ism olan "Allah"ın bir vechi sayar: "Raûf, Atûf, Mu'tî, Vehhâb gibi isimlerle tafsîl edersen, Allah isminin kendi nefsinde tafsîli olur." Demek Vehhâb, "Allah" isminin lütuf ve veriş yönünden açılmış bir koludur; Eyyûb'un (a.s.) derdini Hakk'ın gayrısına şikâyet etmeyişi, bu lütufkâr vechine yönelmesidir.

Güneş, yağmur, toprak — hepsi Vehhâb'ın zuhûru. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları, ismi en somut hâline indirir:

"Onlarda tasarruf eden isim 'Vehhâb' isminden gayri değildir. Vehhâb; hibe, karşılıksız vermek demektir. Güneş, yağmur, bulut, toprak — bunlar yaptıklarına karşılık bir şey istiyorlar mı bizden? Hepsi Vehhâb isminin zuhûrudur." (TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları)

Demek tabiatın bütün cömertliği — ısıtan güneş, dirilten yağmur, besleyen toprak — karşılık beklemeden verdiği için Vehhâb'ın aynasıdır. Karşılıksızlık, bu ismin ayırıcı mührüdür.

Terzibaba Külliyatında el-Vehhâb

Terzibaba, Vehhâb'ı en çok Sâd Sûresi şerhinde, Süleymân'ın "hesapsız ver yahut verme" duâsı etrafında işler; ismi hem ilâhî hibenin sınırsızlığına, hem de kulun şükrüne bağlar.

Vehhâb: hak edilmeden, karşılıksız veren. Sâd Sûresi şerhi ismin tanımını net koyar:

"Vehhâb, hiçbir karşılık gözetmeksizin sırf lütfundan bağışlayan demektir. Çünkü üzerine gerekli olan bir vazîfeyi yerine getiren kimse için 'vehhâb' denilemez." (Sâd Sûresi)

Burada ince bir ölçü var: borcunu ödeyen, vazîfesini yapan kimseye "veren" denmez; gerçek vermek, hiçbir borç ve mecbûriyet olmadan vermektir. İnsan başkasına maddî şeyler hibe edebilir; fakat "şifâ, çocuk, hidâyet yahut musîbetlerden kurtuluş gibi nimetleri kimse veremez. Bunlara güç yetiren yalnız Vehhâb olan Allah'tır." Demek gerçek cömertlik, mülkü olmayanı verebilmektir — bu da yalnız Hakk'a mahsustur.

Süleymân'ın tasarrufu, Vehhâb'ın yansıması. Aynı şerh, Süleymân'a verilen "hesapsız ver yahut verme" iznini bu isme bağlar: "Süleymân'ın tasarrufunun Vehhâb isminden bir tecellî olduğunu gösterir. Onun ihsânı da aslında Allah'ın ihsânıdır." Demek hesapsızlık yalnız miktarın sınırsızlığı değil; Süleymân'ın bu vermeden ötürü sorgulanmamasıdır. Kulun cömertliği, kendi fiili olmaktan çıkıp Vehhâb'ın yansımasına döndüğünde, artık o veriş hesaba çekilmez.

Her şükür, Vehhâb'tan geldiğinin ikrârı. Sâd Sûresi şerhi, Vehhâb'ı şükürle bağlar: "Vehhâb isminin tecellîsi çoğunlukla Şekûr isminin hükümlerine döner. Çünkü varlıkta her şükür, verilen hibelerin 'Vehhâb'tan geldiğini ikrâr etmekten ibârettir." Demek şükretmek, eline geçenin senin kazancın değil, Vehhâb'ın hibesi olduğunu kabûl etmektir; her şükür o ismin tecellîsinden doğar. Aynı şerh, mülkün kulun gayretiyle değil "bütünüyle ilâhî hibeyle verildiğini" söyler — Süleymân'ın Vehhâb'a sığınması tam bu yüzdendir.

İsmâil'in yerine gelen koç. Altı Peygamber — Hz. İbrâhîm dersi, ismi bir hikâyeyle somutlaştırır: İbrâhîm'in (a.s.) oğlu İsmâil'i kurban etmekten kurtarılışında, "koç şeklinde gözüken 'Vehhâb' isminin onları koruması idi." Demek Vehhâb yalnız nimet vermez; tam çâresiz anda, hiç beklenmedik bir kurtuluşu da karşılıksız ihsân eder. Beklenmedik yerden gelen koç, Vehhâb'ın hibe yüzüdür.

Değerlendirme

Üç kaynak Vehhâb'ı tek bir ölçüde birleştirir: karşılık, sebep ve hak iddiâsı olmadan vermek. Mesnevî onu hem arzı dirilten yağmura, hem bu vermeyi Hakk'tan devralan kâmile bağlar; kâmilin verdiğini karşılık beklemeden verişini, hatta kulun küçük sunusunu sevinçle kabul edişini gösterir. Füsûs, Dâvûd ve Süleymân'a verilen fazîlet ve mülkü bir alışveriş değil sırf hibe sayar; güneş, yağmur ve toprağın karşılıksız verişini Vehhâb'ın zuhûru bilir. Terzibaba külliyatı ise ismi inceltir: borcunu ödeyene "veren" denmez, gerçek veriş mecbûriyetsizdir; şifâ, hidâyet, çocuk gibi mülkü olmayan nimetleri ancak Vehhâb verir; her şükür de hibenin O'ndan geldiğini ikrârdır. Hepsinin ortak hükmü şudur: Vehhâb, hiçbir karşılık ve hak gözetmeden, sırf lütfundan veren isimdir; kulun cömertliği ancak bu ismin yansıması olunca hakîkî bir veriş hâline gelir. Bu ismi şükürle dönüştüğü el-Şekûr ile birlikte; karşılıksız rahmet yönünü ise rahman ve er-Rahîm ile okumak gerekir.