Esmâ 59
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 212 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-MÜBDİ'
Her şeyi örneksiz yaratan, bedi'i icap eden de odur. Cenâb-ı Hak, Efendimiz'e, "Habibim evvela kendi kitabını oku, bugün için bu sana yeter" buyurdu. Yani "ötede, beride ne arıyorsun" demek istedi. Onun gibi biz de insan sûretinin, vücudunun, ma’neviyatının en iyi ve uygun düşünülüp, hesaplanmış olarak yaratıldığında hata bulamayız. Görmek ve işitmek gibi en nazik azaları ikişer adet yaratmıştır. Fakat görünüşte bu ikiliğe bakmayın, birbirinden farklı olarak işitmezler, görüş ve işitiş birdir.
Tek el ile olsak ne yapardık? Tek ayak olarak, herkesin zıplayarak yürüdüğünü bir tasavvur ediniz. Arkamızda da gözlerimiz olsaydı, bir akıl hangi tarafı kumanda etsin… Deli gibi birşey olurdu insan… Milyonlarca senelik tekamülün sonunda taş ve toprak şu insan şeklini almıştır. Bundan başka gireceğimiz şekil yoktur.
Olsa olsa su'istimallerle yıpranan kimselerin çocukları hem cılız, hem de kısa olur. Dimağları yorulmadan köylerde, kırlarda yaşayanlar ve bilhassa cahiller, hissizler iri yapılı olurlar. İri kemikli olurlar. Hassas insanlar da küçülmekte olan bir neslin devamı olmaktan kurtulamazlar. Vücudların simaların da bir ilmi vardır. Geniş omuzlular, kuvvetli; sivri omuzlular, sefih; ablak çehreler, saf ve dürüst; uzun yüzlüler zeki ve kurnaz olurlar. Hatta burunların vaziyeti bile insana şaşmaz malumat verir. Fakir Osmanlı Padişahlarında olduğu gibi kavisli yani orta taraf kemikli burun sahipleri kibirli, haris ve kahredici, kinci olurlar. Ufak ve mütenâsip burunlarda kin vardır. Burnun ortasındaki kemik biraz sağa, sola eğimli ise, her şeye uyan, samimî, iyi huylu kimselerdir.
Yani insan ufak çapta olan fakat kâinatı kavrayan bîr ruh ve âlemleri vücudunda toplanmış bir hülasadır.
İşte eşi, misli, benzeri olmayan Allah'ımız böyle bir ilâhtır. Rabb-dır. Sayılması icap eden şeyleri, kendilerine saydırır, başkasına değil.
Yoktur başka gelenler daha sondan,
Haber aldınsa hemen bundan,
Her şeyin kaynağı MÜBDİ'dir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Mübdi'
Mevlânâ, Mübdi' ismini yaratışın en saf hâli olarak işler: örneksiz, dayanaksız, âletsiz var etmek. Konuk'un şerhi bu ismi hem âlemin yokluktan çıkışına, hem de o çıkışın her an yenilenişine bağlar.
Asılsız, örneksiz fer'i çıkaran isim. Şerhin merkez teması, ibdâ'ın (örneksiz îcâd) kendisidir. Cilt 9 bunu açık koyar:
"Hak, Mübdi' olarak geldi ve Mübdi' o kimsedir ki, aslı ve dayanağı olmayan fer'i ortaya çıkarır. 'İbdâ'', daha önce örneği olmayan bir şeyi icat etmektir." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 9)
Demek Mübdi', elinde bir örnek, bir kalıp, bir âlet olmadan var edendir: "inşâ araçları ve gereçleri olmaksızın bu gördüğümüz fer'î eşyâyı çıkarır." Aynı cilt bunu vücûd öğretisine bağlar: "asıl olan Hakk'ın vücûd-i hakîkîsidir; gördüğümüz eşyânın vücûd-i izâfîleri o asl-ı hakîkînin fer'idir." Eşyâ, kendi başına duran bir kök değil; Mübdi'in örneksiz çıkardığı birer daldır.
Cemâl isimlerinin kadehinden biri. Cilt 9, Mübdi'i bir cemâl öbeği içinde sayar: ruhlara "Elestü bi-rabbiküm" diye hitâb eden Hak, yeryüzüne "Mübdi', Musavvir, Bedî' ve Fettâh gibi esmâ-i cemâliyyesi ile tecellî" eder. Çorak toprağı dirilten, ona sûret veren bu cemâl isimleridir; Mübdi' bu öbeğin ilkidir — önce var eder, sonra Musavvir şekil verir, Bedî' benzersiz kılar. Cilt 9 bu isimleri birer kadehe benzetir: "kenz-i mahfî olan cemâl-i ilâhî" o kadehlerden toprağa dökülür; gördüğümüz âlem, o gizli güzelliğin kadehlerinden taşan bir damladır.
Âlemin her an var ve yok oluşu. Cilt 8, Mübdi'in yaratışını tek seferlik bir iş değil, sürekli bir yenilenme sayar: "Âlem-i şehâdet, esmâ-i ilâhiyye muktezâsından olarak ale'd-devâm mevcûd ve ma'dûm olur." Bir cennet ehli "her zaman yeni bir sûret ve yeni bir cemâl" gördüğü için bıkkınlık duymaz; çünkü bıkmak, aynı şeyi tekrar görmekten doğar. Mübdi' her an örneksiz yeni bir zuhûr çıkardığı için, varlık hiç eskimez — her ân yeni bir ibdâ'dır.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Mübdi'
İbn Arabî'nin esmâ tasnifinde Mübdi', varlığı zuhûra çıkaran isimler arasında sayılır; fakat Terzibaba'nın Füsûs derslerinde asıl ağırlık, kulun kendi Mübdi'ini tanımasına — "marifet-i Mübdi"ye verilir.
Varlık veren isimler bölüğü. Fusûs — Ayniyyet/Gayriyyet dersi, isimleri âlemle münâsebetine göre ikiye ayırır: "Mûcid, Muhyî, Mübdi', Rahmân, Musavvir, Hâlık, Kayyûm ve benzeri isimler, varlıkların vücûd bulmasını, mazharların zuhûrunu îcâb ettirir." Demek Mübdi', âlemi geri alan celâl isimlerinin karşısında, varlığı ortaya çıkaran cemâl bölüğündendir.
Marifet-i Mübdi' — kaynağını bilmek. Füsûs derslerinin asıl üzerinde durduğu tema, rûhun kendisini var edeni tanımasıdır. Fusûs Mukaddimesi bu bilgiyi üçe ayırır:
"Vücût, mertebe-i vahidiyetten mertebe-i rûh'a tenezzül ettiği vakit üç marifet hâsıl oldu: biri marifet-i nefs, yani kendi zâtını ve hakikatini bilmek; diğeri marifet-i Mübdi', yani kendisinin mûcidini bilmek; üçüncüsü mûcidine karşı fakr ve ihtiyâcını bilmek." (TB. Fusûs Mukaddimesi)
Demek rûh, dünyâya inerken üç bilgiyle iner: kendini bilmek, kendini var edeni (Mübdi') bilmek, ve o var edene muhtaç olduğunu bilmek. Marifet-i Mübdi', "nereden geldiğini, başlangıcını bilmek"tir. Kelime-i Âdemiyye aynı sırayı koyar: önce nefsini tanı, sonra "kendini meydana getireni" tanı, sonra ona fakrını anla. Mübdi'i tanımak, varlığının bir kökü olduğunu ve o köke muhtaç olduğunu kabûl etmektir.
Terzibaba Külliyatında el-Mübdi'
Terzibaba, Mübdi'i hem rûhun kaynağını tanıması, hem de varlığın kesintisiz yenilenmesi olarak işler; "marifet-i Mübdi"yi sülûkün temel bilgisi sayar.
Aczin idrâki, irfâna açılan kapı. İnsân-ı Kâmil, marifet-i Mübdi'i kulun acziyle birlikte okur:
"İlmî mevcûdiyetinden rûha tenezzül ettiği zaman kendisinde üç marifet meydana geldi: marifet-i nefs, marifet-i Mübdi', ve kendini var edene karşı aczini idrâk etmesi. Aczimizi idrâk ettiğimizde... nefsimizin O'nun nefsinden olduğunu anlamak sûretiyle çok yüksek bir irfâna ulaşırız." (İnsân-ı Kâmil, Cilt 5)
Demek Mübdi'i tanımak, soğuk bir bilgi değil; kendi aczini görüp varlığının O'ndan olduğunu anlamaktır. Terzibaba bunu marifetin zirvesine bağlar: kaynağını bilen, kendinin O'nsuz hiçbir şey olmadığını da bilir.
Rahmân'ın kendine öğrettiği ilk bilgiler. Tasavvuf İzâhları, marifet-i Mübdi'i tenezzül silsilesine yerleştirir: "Rahmân'ın marifetinde hâsıl olan birinci marifet, marifet-i nefs — Rahmân kendi nefsinin ne olduğunu evvelâ ta'lîm etti. İkincisi, kendi zâtının hakikatini bilmek: marifet-i Mübdi'; evvelâ kendini bilmek, sonra kendisini meydana getireni bilmek." Demek bu üç marifet yalnız kulun değil, rahmaniyet mertebesinin kendi inişinde de yaşanan bir sıradır: önce kendini, sonra kaynağını tanımak.
Her şeyin kaynağı, başkası yok. Necdet Divânı, ismin özünü bir mısra ile koyar:
"MÜBDİ'dir her şeyin kaynağı ondan, yoktur başka gelenler daha sondan... Her şeyin kaynağı MÜBDİ'dir ancak." (Necdet Divânı)
Divân, Mübdi'i hemen Muîd ve Muhyî ile birlikte anar: Mübdi' ilk kaynak, Muîd varlığı sürekli yenileyen, Muhyî hayat veren. Demek var etmek tek bir an değil; Mübdi'in çıkardığını Muîd durmadan tâzeler. Vahiy ve Cebrâîl dersi bu üç marifeti en sade diliyle özetler: "Marifet-i nefs: kendini tanıma. Marifet-i Mübdi': kaynağını bilmek. Kendini var edene fakr ve ihtiyâcını bilmek."
Değerlendirme
Üç kaynak Mübdi'i iki yüzüyle birleştirir: âlemi örneksiz var eden isim, ve kulun tanıması gereken kaynak. Mesnevî onu asılsız-dayanaksız-âletsiz var eden cemâl ismi olarak açar; Musavvir ve Bedî' ile bir öbekte sayar; yaratışı tek seferlik değil, âlemin her an mevcûd ve ma'dûm oluşuyla yenilenen bir iş kılar. Füsûs ve Terzibaba külliyatı ise ağırlığı "marifet-i Mübdi"ye verir: rûh dünyâya inerken kendini bilmek, kaynağını (Mübdi') bilmek ve o kaynağa muhtaç olduğunu bilmek üzere üç marifetle iner; Mübdi'i tanımak, kendi aczini idrâk edip varlığının O'ndan olduğunu görmektir. Hepsinin ortak hükmü şudur: Mübdi' her şeyin örneksiz çıktığı tek kaynaktır; o kaynağı tanımak, varlığının bir başlangıcı ve sürekli muhtaç olduğu bir asıl bulunduğunu kabûl etmektir. Bu ismi varlığı yenileyen muid ve hayat veren muhyi ile birlikte; sûret veren yönünü ise el-Musavvir ile okumak gerekir.