Esmâ 02
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 89 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
ER-RAHMÂN
Allah; mü'min veya kafir bütün yarattıklarına rahmet edicidir.
İnsan şeklinin zuhura gelmesi için milyonlarca sene kainat elbirliği ile çalışmıştır. Mahlukat içinde idrak kabiliyetini kazanan insandan başka bir diğer tekamül şekli yoktur. Vücud tekâmülü bu merhalede son bulmuştur. Ruhun tekâmülü ise yine aramızda yaşayan insan şeklindeki kardeşlerimizde gizlidir. Onların mertebesine varmayınca kıymetlerimizi takdir edemeyiz. Bütün ruhî mertebeler de o kâmil insânda son bulur. Bunlara veli derler. Hakka yaklaşmak hususunda olan fazilet mertebelerinin ise sonu yoktur.
Akıl, fikir gibi ma’nevî lûtuflar ve bütün organların çalışma tarzları ona sırdaş ve mevalidden aynı müsavat derecesinde istitifade edebilmeleri temin edilmiş olup bu konuda Hıristiyanların, İslâmlardan farkları yoktur. Hatta maddî ve ma’nevî rızık kapıları onlara da açıktır. Mevcudatın, hayat-ı tabiîyesi iktizasınca neşv-ü nema ve tekâmülü, Rahmân'ın tecellisidir.
Âlemde ne var ki rahmetinden başka,
Bunları anladığında geçersin aşka,
Cümleyi koşturan RAHMÂN'dır ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te er-Rahmân
Mevlânâ, Rahmân ismini tek bir vecheden değil, birçok yüzüyle işler; Konuk'un on üç ciltlik şerhi bu yüzleri tek tek açar.
Varlığa nûr veren nefes. Cilt 5, kâinatın aydınlanışını doğrudan Rahmân'ın nefesine bağlar: "Ayn-ı vücûd-ı mutlak olan fezâda nefes-i rahmânînin irsâli ile milyarlarca kilometre kutrunda güneşler tekevvün eder; bu güneş kandilinin ziyâsı fitil ve yağ gibi vâsıtalardan değil, bilâ-vâsıta Hakk'ın nûrundandır." Demek ışığın kaynağı bir sebep değil, Rahmân'ın doğrudan nefesidir; güneş bile o nefesin bir eseridir.
Arş'a istivâ — hükümranlık. Kur'ân "er-Rahmânü ale'l-arşi'stevâ" (Tâhâ, 20/5) buyurur; yani istivâ eden, hüküm süren isim Rahmân'dır. Cilt 5 bunu açar: "Taht'tan murâd ilâhî Arş'tır; Arş üzerine istivâ eden Rahmân'dır." Âlem üzerindeki ilâhî saltanat, kahır ismiyle değil, rahmet ismiyle kurulmuştur — kâinatın temeli rahmettir.
Mîzân — rahmetin adâleti. Cilt 8, Rahmân Sûresi'nin "Ve's-semâe rafeahâ ve vada'a'l-mîzân" (55/7) âyetini şerh eder:
"Ve Rahmân gökleri yükseltti ki, mîzanda aşırı gitmeyeler; siz de tartıyı adâletle yapın, mîzanı eksik yapmayın!" (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 8)
Rahmân yalnız bağışlayan değil, âlemi bir terazi-denge üzerine kuran isimdir; rahmet başıboşluk değil, ölçüdür.
Rahmet gazabı geçer. Cilt 10, "Rahmetî sebekat gazabî" sırrını bir hadîsle koyar: "Merhamet edenlere Rahmân merhamet eder; yeryüzündekilere merhamet edin ki göktekiler size merhamet etsin." Rahmân'ın rahmeti, gazabının önündedir; kul da bu sıfatın mazharı olunca merhametiyle Rahmân'a yaklaşır.
Kalbin iki parmak arasında oluşu. Cilt 6, "Mü'minin kalbi Rahmân'ın iki parmağı arasındadır" hadîsini şerh eder: "O iki parmağın biri lütuf ve cemâl, diğeri kahr ve celâldir." Kalp, Rahmân'ın elinde bir an cemâle bir an celâle döner; sâlikin işi bu çevrilişe râzı olmaktır.
Teennî — Rahmân'ın edebi. Cilt 12 ise Rahmân'ı bir ahlâk ölçüsüne çevirir: "el-aceletü mine'ş-şeytân, ve't-teennî mine'r-Rahmân" — acele şeytandan, ağırbaşlılık Rahmân'dandır. Demek Rahmân yalnız bir sıfat değil, kulun tabiatına sinmesi gereken bir hâldir.
Rahmet-i âmme ve hâssa. Cilt 5, Rahmân Sûresi'nin "Allemel-Kur'ân"ını şerh ederken iki rahmeti ayırır: "Mustafâ Efendimiz'e, rahmet-i âmme ve hâssa-i zâtiyye ve sıfâtiyye sâhibi olan Hak Teâlâ'nın Kur'ân'ı ta'lîm buyurması, o nâdir istisnâlardandır." Rahmân'ın genel rahmeti bütün âleme vücud verir; husûsî rahmeti ise Kur'ân'ı ancak hâs kuluna öğretir.
Füsûsu'l-Hikem'de er-Rahmân
İbn Arabî, Fusûsu'l-Hikem'i daha ilk satırında Rahmân ve Rahîm ile açar; eserin dîbâcesi Bismillâhirrahmânirrahîm ile başlar ve hemen ardından "el-hamdü lillâhi münzili'l-hikem…" gelir. Terzibaba'nın Füsûs dersleri bu açılışın sırrını çözer.
İki rahmet: imtinân ve vücûb. Füsûs'un Rahmân anlayışının kalbi, rahmetin iki türe ayrılmasıdır. Süleymân-Dâvûd Fasılları:
"Hak, 'rahmet-i imtinân' ile 'rahmet-i vücûb' olan iki rahmet îrâd eyledi ki, onlar er-Rahmân ve er-Rahîm'dir. Rahmân ile imtinân (karşılıksız bağış), Rahîm ile îcâb (hak edilen karşılık) eyledi. Bu vücûb, imtinândandır; binâenaleyh Rahîm, Rahmân'a dâhil oldu." (TB. Süleymân-Dâvûd-Yûnus-Eyyûb Fasılları)
Fusûs Mukaddimesi aynı ayrımı netleştirir: "Rahmet-i imtinân ile bütün eşyâya vücûd veren ve rahmet-i vücûb ile bazı ibâdına mütecellî olan… Allâhü Zülcelâl'in ism-i şerîfiyle bu Fusûsu'l-Hikem'i tahrîre başlarım." Demek Rahmân, hiçbir hak gözetmeden, karşılıksız olarak her şeye varlık verendir; Rahîm ise o varlıktan sonra hak edene dönen husûsî rahmettir. Rahîm, Rahmân'ın içinden çıkar — yani husûsî rahmet, umumî rahmetin bir koludur.
Rahmet = varlığın kendisi. Kelime-i Hûdiyye, "rahmet"ten muradın doğrudan varlık olduğunu söyler: "Bu rahmetten murâd, mebde-i taayyünât olan vücûd-ı mutlaktır; vücûd-ı Hak bütün eşyâda sârîdir." Demek Rahmân'ın rahmeti bir duygu değil, vücûd vermenin ta kendisidir; var olmak, Rahmân'dan bir paydır.
Nefes-i rahmânî — tenfîs. Kelime-i Süleymâniyye esmânın nasıl zuhûra çıktığını anlatır: "Zât-ı ahadiyette sıkıntı içinde kalmış olan esmâ-i ilâhiyye, nefes-i rahmânî ile tenfîs edilip dışarıya çıkartılır; onlara vücûd-ı ilmî verilir." Kelime-i Muhammediyye bunu tamamlar: "Bütün esmâ faaliyete geçebilmek için, Rahmân nefes-i rahmânî olarak isim ve sıfatlarını 'Hû…' diyerek nâ-mütenâhî fezâya yaymıştır." İçte sıkışık duran isimler, Rahmân'ın nefesiyle ferahlar ve zuhûra çıkar.
Âlem — Rahmân'ın sözü. Kelime-i Nûhiyye âlemi bu nefesin konuşması sayar: "Âlem, Hakk'ın nefes-i rahmânîde tekellüm ettiği kelâmın sûret-i manzûmesidir." Kâinat, Rahmân'ın söylediği bir cümledir; her zerre o cümlenin bir harfi. Nihâyet Fusûs Mukaddimesi, Rahmân ile celâlî zıddı Kahhâr'ın aslında ayrılmamış olduğunu söyler: "Kahhâr ile Rahmân birdir, zulmet ile nûr orada birdir." İsimler ancak zuhûr yerinde ayrışır.
Terzibaba Külliyatında er-Rahmân
Terzibaba'nın eserlerinde Rahmân, esmâ-i hüsnânın bir ferdi olmaktan öte, varlığın inişindeki bir mertebenin adıdır.
Rahmaniyet Mertebesi
Cenâb-ı Hakk'ın zâtından âleme inişi (tenezzülât) mertebe mertebe olur. Kelime-i Âdemiyye'de bu silsile sıralanır: "A'mâ, ahadiyet, vahidiyet, rahmaniyet, rubûbiyet, melikiyet mertebesi." İnsân-ı Kâmil bu tertibi bir hiyerarşi olarak koyar:
"Melikiyet, rubûbiyetin altındadır; rubûbiyet, rahmaniyetin altındadır; rahmaniyet, vahidiyetin altındadır; vahidiyet, ahadiyetin altındadır." (İnsân-ı Kâmil, Cilt 3)
Demek rahmaniyet, ahadiyet ve vahidiyetten sonra gelen, fakat rubûbiyet ve mülk âleminin üstünde duran mertebedir; İnsân-ı Kâmil onu "en büyük zuhûr yeri" diye anar. Bu mertebenin işleyen kudreti Hayy (diri) esmâsıdır: "Hayy esmâsının küllî zuhûru olan rahmaniyet mertebesi, nefes-i rahmânî 'Hû' diye âleme yayıldığı zaman, bütün âlem hissesine düşen hayatı oradan aldı" (İnsân-ı Kâmil, Cilt 4). Her canlının nefesindeki hayat, rahmaniyet mertebesinden inen bir paydır. İzmir İrfan Sohbetleri bu inişi bir zincir hâlinde gösterir: "Ulûhiyet mertebesi rahmaniyeti, rahmaniyet rubûbiyeti, rubûbiyet de melikiyeti — yani ef'âl âlemini — meydana getirir."
Rahmân Sûresi'nde er-Rahmân
Rahmân ismi, Kur'ân'da kendi adını taşıyan bir sûreyle taçlanır. Terzibaba'nın Er-Rahmân şerhi, sûrenin ilk dört âyetini (Er-Rahmân · Allemel-Kur'ân · Halakal-insân · Allemehul-beyân) rahmaniyet mertebesinin dört fiili olarak okur:
"Cümle esmâ ve sıfatlara câmi olan Zât, bu 'nefes'le Rahmân'a rahmâniyetini öğretti. Rahmân da bu mükevvenât içinde insanı halk etti ve ona beyanı öğretti." (Er-Rahmân Şerhi)
Sıralama mânidârdır: önce Rahmân Kur'ân'ı (bütün hakikatlerin toplamını) öğrenir, sonra insanı halk eder, sonra ona beyanı — öğrendiğini dile getirme kudretini — verir. Demek insanın konuşması, Rahmân'ın kendi sırrını insanda söylemesidir; bir kula Rahmân tecellî edince, o kul özünde "rahmânî bir lezzet" bulur (İnsân-ı Kâmil, Cilt 6).
Besmelede er-Rahmân
Besmele — Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm — Rahmân ile Rahîm'i yan yana koyar; Terzibaba'nın Fâtiha Sûresi şerhi bu ikilinin sırrını bir anahtar temsiliyle açar:
"Besmele anahtarının tutma yeri Bismi, dişleri Allah ismi, iki taraftaki yivleri ise Rahmân ve Rahîm'dir. Bunları bir bütün hâlinde tuttuğumuzda açılmayacak mânâ kapısı kalmaz; bu anahtarı gerçek mânâda kullanabilecek olan ancak İnsân-ı Kâmildir." (Fâtiha Sûresi Şerhi)
Şerhe göre Rahmân "umumî"dir — bütün mevcûdâta, mü'mine de kâfire de ayrım gözetmeden varlık ve rahmet veren yön; Rahîm "husûsî"dir — yalnız hâs kullara dönük bâtınî rahmet. Terzibaba bunu bir temsil ile koyar: "Rahmân zâhiren İnsân-ı Kâmile ulaşmak, Rahîm bâtınına ulaşmaktır; bütün zâhir Rahmân, bâtın Rahîmdir." Bu ayrım, Füsûs'un imtinân-vücûb tasnifinin sohbet dilindeki karşılığıdır: Rahmân varlığın görünen kuşatıcı rahmet yüzü, Rahîm o rahmetin içe dönük gizli çekirdeğidir.
Sohbetlerde er-Rahmân
Terzibaba, Rahmân'ı en günlük kapıya da taşır. İzmir İrfan Sohbetleri'nde ilk vahyin emrini — "ikra' bismi Rabbike" (Rabb'inin ismiyle oku) — şöyle açar: "Dikkat edin, Allah'ın ismiyle oku demiyor; Rahmân'ın ismiyle oku diyor; oradan Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm'e geçiliyor." Okumanın ve besmelenin kapısı doğrudan Zât değil, Rahmân'dır; çünkü Zât'a ancak rahmet kapısından girilir. Her Şey Merkezinde mi? hikâyesinde ise ârifin nazarı anlatılır: kişi nereye baksa Hakk'ı görür — "bazen Celâl, bazen Cemâl, bazen Rahmân, bazen Kahhâr" olarak; Rahmân, bu nazarda âlemdeki lütuf yüzünün adıdır.
Değerlendirme
Üç kaynak Rahmân'ı bir bütün hâlinde açar. Mesnevî onu âlemin temeline (Arş'a istivâ, mîzân), rahmetin gazabı geçişine ve kulun edebine (teennî) bağlar. Füsûs, Rahmân ile Rahîm'i imtinân ve vücûb olarak ayırır; Rahmân'ın karşılıksız, her şeye vücud veren umumî rahmet olduğunu, Rahîm'in onun içinden çıkan husûsî bir kol olduğunu gösterir. Terzibaba külliyatı ise Rahmân'ı bir mertebe olarak yerleştirir: ahadiyet ile mülk âlemi arasında, Hayy esmâsının küllî zuhûr ettiği, bütün hayatın oradan yayıldığı rahmaniyet mertebesi. Hepsinin ortak hükmü şudur: Rahmân yalnız "merhamet eden" değil, merhametiyle varlık ve hayat veren bir mertebedir. Bu ismi nefes-i-rahmani, rububiyyet ve vahidiyyet ile birlikte; husûsî karşılığını er-Rahîm, celâlî karşılığını ise el-Kahhâr ile okumak gerekir.