Esmâ 56
Kaynak: Esmâü'l-Hüsnâ (Cilt 1), s. 206 — M. Nusret Tura (düz. Terzioğlu Murat Deruni)
EL-VELİ
Cenâb-ı Hak, kendini aşikâr etmek istediği için, takip edilmesi lâzım olan bir tek yol vardır. Her şahıs kendisinden Hakk'a gider. Esasen Hakk'tan o şahsa gelen yol da aynı yoldur, o yolu takip edene velî derler. Bu sıfât, Hakk'ın sıfâtı olduğundan kıyamete kadar bakîdir. Veliler eksik olmazlar. Bu âlemde resûl ve nebi sıfâtları kullara verilmiş izâfî vazifeler olduğundan, onlarda Efendimizle beraber son bulmuşlardır.
Velilerin gittikleri yola tarîkât derler, arzu edenleri talim ve terbiye ederek ellerinden tutarlar. Hakk'a ve Peygamber'e kadar götürürler. Velilerin bir kısmı dünyasından geçmiş kimselerdir. Bunlara meczub-u İlâhî derler. Ne yemede, ne içmede, ne üstte, ne baştadırlar. Bir kısmı vücudu ile bir kısmı ruhu ile Hakk'a hizmettedirler. İdrak, irşat vazifeleri onlardadır.
Dünya âleminde fakir, hizmetçi, süflî görürsünüz, fakat ma’nâda onlar sultandırlar.
Gönüllere aşk rüzgârı estirir,
Ağyar ile dostluğu kestirir,
Hakka yaklaştıran VELİ'dir ancak.
Ahmed Avni Konuk'un Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Terzibaba'nın Füsûsu'l-Hikem dersleri ve külliyatı ışığında derlenmiştir.
Mesnevî-i Şerîf'te el-Velî
Mevlânâ, Velî kelimesini iki yüzüyle birlikte anar; fakat bu makalede aradığımız, kulun velâyeti değil, Hakk'ın ism-i ilâhîsi olan Velî'dir — dost olan, sahip çıkan, işleri gören. Konuk'un şerhi bu iki anlamı açıkça birbirinden ayırır.
Velî, gerçek tasarruf sahibi olan Hakk'tır. Şerhin bu ismi koyduğu esas yer, Hakk'ın âlemdeki mutlak velâyetidir. Cilt 5, beyitteki "velî" kelimesini iki vecih üzere açar ve birincisini doğrudan ism-i ilâhîye verir:
"Velî esmâ-i ilâhiyyeden olmakla Hakk'a râci'dir. Yani bu hâle nazaran, ef'âlinden dolayı Velî ve mutasarrıf-ı hakîkî olan Hakk'a i'tirâz olunmaz; zîrâ Hak Teâlâ her neyi alırsa, ya onun mislini veya ondan hayırlısını ihsân eder." (Mesnevî-i Şerîf Şerhi, Cilt 5)
Demek Velî, âlemde dilediği gibi tasarruf eden, fakat aldığını dâimâ daha hayırlısıyla geri veren dosttur. Kulun işi, bu velâyete itiraz değil teslim olmaktır; çünkü her alış, bir veriş için yapılmıştır. Şerh ikinci anlamı — "veliyy-i Hak olan insân-ı kâmil" — ayrı tutar; o, asıl Velî'nin yalnız bir mazharıdır.
Velî'nin tasarrufu her devirde sürer. Mevlânâ bu ismin işleyişini bir an bile kesilmez sayar. Cilt 3 bunu açar: "Her bir devirde bir velî ayakta duran ve işleri görendir; imtihan kıyâmete kadar dâimdir." Demek Hakk'ın velâyeti, görünür bir mazhar üzerinden de olsa, hiçbir çağda boş kalmaz; âlem dâimâ bir velînin tasarrufu altındadır. Ârif bu velâyeti müşâhede etmek istediğinde, "her biri bir arslan değerinde olan o yedi velî acabâ kimlerdir" diye basîret gözünü açar; gördüğü şey, tek bir ilâhî velâyetin türlü mazharlarıdır.
Füsûsu'l-Hikem'de el-Velî
İbn Arabî, Velî'yi açıkça bir ism-i ilâhî sayar ve onu bütün velâyetlerin aslı olan "velâyet-i mutlaka-i ilâhiyye"ye bağlar.
Velî, bütün velâyetleri toplayan ism-i ilâhîdir. Füsûs'un bu isimle ilgili kalbi, kulların velâyetinin aslında tek bir ilâhî velâyetten gelmesidir. Kelime-i Şîsiyye:
"Velâyet-i mutlaka-i ilâhiyyedir. Bu velâyet, bütün enbiyâ ve evliyâdaki velâyetleri câmi'dir; kâffe-i eşyânın vücûh-ı hâssalarını, bütün mevcûdâtın a'yân-ı sâbitelerini ve hakāyıkı içine alan velâyettir. Ve bu i'tibâr ile 'Velî' esmâ-i ilâhiyyedendir; nitekim âyette buyurulur: 'O, Velî ve Hamîd'dir.' (Şûrâ, 42/28)" (Kelime-i Şîsiyye)
Demek bütün peygamberlerin ve dostların velâyeti ayrı ayrı kuvvetler değil; tek bir ilâhî velâyetin dağılmış ışıklarıdır. Velî isminin asıl sahibi Hakk'tır; her şeyin hakikatini, her varlığın sâbit aynını kuşatan velâyet O'nundur. Kelime-i Üzeyriyye bu yüzden şu inceliği koyar: "Yüce Allah 'nebî' ve 'resûl' ismiyle adlandırılmadı; 'Velî' ismiyle adlandırıldı ve bununla nitelendi." Nübüvvet ve risâlet bir gün sona erer; fakat Velî, hiç kesilmeyen, dâimî bir ism-i ilâhîdir.
Terzibaba Külliyatında el-Velî
Terzibaba, Velî isminin sırrını şu inceliğe bağlar: kulun velîsi gibi görünen her şey, aslında Hakk'ın velâyetinin bir aynasından ibarettir.
Velî de, yardımcı da ancak Allah'tır. Nisâ Sûresi şerhi bu ismin insanla "ortak kullanılan" tek isim olduğunu, fakat hakikatte tek sahibi bulunduğunu söyler:
"Velî olan Zât-ı mutlak, Velî olan bir zuhûrundan, kendini taleb eden diğer kullarına ledünnî ilmini ta'lîm ettirerek nasîr (yardımcı) olur. Böylece görünürde kul hem velî hem yardımcıdır. Aslında Velî de nasîr de ancak Allah'tır." (Nisâ Sûresi Şerhi)
Demek bir kulun başkasına yardımcı, dost, kılavuz olması, kendi gücünden değildir; Hakk, Velî ismini o kulda zuhûra çıkarmaktadır. Şûrâ Sûresi bunu açıkça koyar: "Kul ne zaman bir velî zannetse, bilmelidir ki o ancak Allah'ın velâyetinin mazharıdır; marifet ehli her yüzde O'nun vechini görür." Velî edinmenin gafleti de buradan doğar: Zümer Sûresi şerhi, "kişinin kendi nefsini velî edinmesi" ile "Hakk'ın mazharlarını müstakil güç sahipleri görmesi"ni iki yanlış velî edinme sayar; çünkü akıl, irâde ve güç dâhil her şey emânettir, asıl Velî Hakk'tır.
Değerlendirme
Üç kaynak Velî ismini "asıl dost ve sahip Hakk'tır" ekseninde birleştirir. Mesnevî onu "mutasarrıf-ı hakîkî" olarak açar: âlemde dilediği gibi tasarruf eden, fakat aldığını dâimâ daha hayırlısıyla veren dost; bu velâyet her devirde sürer. Füsûs, Velî'yi bütün enbiyâ ve evliyânın velâyetini kendinde toplayan, hiç kesilmeyen bir ism-i ilâhî sayar — nübüvvet biter, velâyet bâkîdir. Terzibaba külliyatı ise bu ismin sırrını netleştirir: kulun velîsi, yardımcısı, dostu gibi görünen her şey Hakk'ın velâyetinin bir mazharıdır; Velî de nasîr de ancak Allah'tır. Hepsinin ortak hükmü şudur: Velî yalnız "dost" değil, bütün dostlukların ve yardımların kaynağı olan, âlemde kesintisiz tasarruf eden, kuluna sahip çıkan ism-i ilâhîdir. Bu ismi hamid ile birlikte (âyetteki çiftiyle); yardım yönünü nasir ve mevla ile, mazhar bahsini ise insan-i-kamil ile okumak gerekir.