Arslanın çalışmayı tevekkül üzerine tercih etmesi
25. bölüm / 56 · 1532 kelime · ~8 dk okuma
942. (Arslan) dedi: Evet; fakat kulların Rabb'i bizim ayağımızın önüne bir merdiven koydu.
Ya'ni arslan cevâben dedi ki: Evet Hak Teâlâ kesb etmeksizin rızık vermeğe kādirdir; velâkin bizim sa'y ayağımızın önüne esbâb-ı sûrî merdivenini koydu. Biz o sebeb merdivenine basarak sa'yimiz ve kesbimiz ile rızk-ı ilâhîye nâil oluruz.
943. Basamak basamak dam tarafına gitmek lazımdır; orada cebrî olmak tama'-ı hâmdır.
Bir sebebden diğer sebebe teşebbüs sûreti ile maksad tarafına çıkmak lâzımdır. Alem-i esbâbda çalışmayı ve irâdeyi terk edip, ben efâlimde mecbûrum diyerek oturmak tama'-ı hâmdır ve boş bir hayâldir.
944. Ayağın vardır; sen kendini nasıl topal edersin? Elin vardır; sen pençeni nasıl saklarsın?
İrâde ayağın var iken, kendini nasıl âtıl kılarsın; ve sa'y elin vardır, bu pençe-i sa'yini nasıl saklarsın?
945. Efendi, kölesinin eline bir bel verdiği vakit, ona murad zebansız ma'lum oldu.
Bir efendi kölesinin eline bir bahçe beli verdiği vakit, "Al bunu da bahçeyi belle!" diye lafzan emir vermesine hâcet kalmaksızın, efendinin murâdı köleye ma'lûm olur.
946. El, bel gibi O'nun işaretleridir; son düşünücülük onun ibareleridir.
Hak Teâlâ'nın insana el ve ayak vermesi "Çalış!" demesine işarettir. Ve kezâ insana uzakları gören akıl ve her işin sonunu düşünen fikir vermesi, hakîkatte çalış ve kazan diye sarîh bir ibâre ile emir vermesi demektir. Zîrâ bu akıl ve fikirden, senin bâtınında ale't-tevâlî konuşmalar hâsıl olur. Ya'ni sen kendi kendine, aklın ve fikrin vâsıtasıyla içinden konuşursun.
947. Mâdemki O'nun işaretlerini cân üstüne koyarsın; o işaretlerin vefâsında cân veresin.
Mâdemki Hakk'ın sana verdiği çalışmak işaretleri olan el ve ayak ve sair a'zâyı canının üstüne koymuş olursun, o halde o işaretlerin hükmünü îfâda can vermen, ya'ni son derece gayretle sa'y iktisâb etmen lâzım gelir.
948. Binâenaleyh, O'nun işaretleri sana sırlar verir, senden yükü kaldırır; sana iş verir.
Ya'ni Hakk'ın sana verdiği çalışma işaretleri olan a'zâ ve cevârih ile amel edersin, o amelden sana gizli gizli netîceler zuhûr eder. Bu gizli netîceler dünyevî ve uhrevî olur. Nitekim ayet-i kerîmede وَ مَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدنيا نؤته منها و من يرد ثواب الآخرة نوته منها (Âl-i İmrân, 3/145) Ya'ni "Her kim dünya sevabını isterse, ona o cinsten veririz; ve kim ki âhiretin sevâbını isterse, ona da o cinsten veririz" buyrulur.
Sevâb-ı dünyevî budur ki, fikrinin gösterdiği tarîkda yürüyüp, makāsıd-ı dünyeviyye için çalışırsın; mi'mâr isen sûretde binâ hâsıl olur ve ressâm isen sûretde resim levhaları peyda olur. Uhrevî sevâb dahi budur ki, Peygamber'in getirdiği evâmir-i ilâhiyye dâiresinde amel edersin; bundan hayât-ı berzahiyyede suver-i hasene peyda olur ve seni bu sûretlere bindirirler. Sen hayât-ı dünyeviyyede bunları göremezsin; zîrâ bu sûretler enzâr-ı hissiyyeden mektûmdur. Vaktâki Hak Teâlâ senden bu cisim yükünü kaldırır ve ölüm dediğimiz hâl zâhir olur; âlem-i berzaha intikal ettiğin vakit Hakk'ın bu yüzden sana verdiği işler zâhir olur. Nitekim âyet-i kerîmede يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍ (Târık, 86/9-10) Ya'ni "O günde ki sırlar âşikâr olur; onun için hiçbir kuvvet ve nâsır olmaz" buyrulur.
949. Hâmilsin, seni mahmul eyler; kābilsin, seni makbûl eyler.
Şimdi bu hayât-ı dünyeviyyede senin canın çalışma işareti olan a'zâyı yüklenmiştir. Bu a'zâlar ile a'mâl-i hasene işlersen, hayât-ı berzahiyyede, bu sûretler seni yüklenirler; ve kezâ sen canınla cismâniyet yükünü ve Hakk'ın emirlerini kabûl etmişsin. Hayât-ı berzahiyyede de bu suver-i cemîlenin makbûlü olursun. Ya'ni o sûretler seni kabûl edip yüklenirler. A'mâl-i seyyie dahi bunun gibidir.
950. O'nun emrini kabul edicisin, söyleyici olursun; vuslat istersin, bundan sonra vâsıl olursun. [937]
Sen şimdi hayât-ı dünyeviyyede Hakk'ın emrini kabûl etmiş bir haldesin ve O'nun emrini ihvân-ı dînine söylersin. Bunları Hakk'a vâsıl olmak istedi- ğin için yaparsın. Bu hayât-ı dünyeviyyeden sonra ölüm vâsıtasıyla maksû-duna vâsıl olursun.
951. O'nun ni'metinin şükrüne çalışmak, kudret olur. Senin cebrin, o ni'metin inkârı olur.
Hakk'ın sana verdiği a'zâ ve cevârih ni'mettir. Sen bunları evâmir-i ilâhiyye dairesinde kullanırsan, o ni'metin şükrünü îfâ etmiş olursun; sana verdiği kudret-i sa'yi nefy edip, cebir tarafına gidersen, bu ni'metleri inkâr etmiş olursun.
952. Kudretin şükrü, senin kudretini ziyadeleştirir. Cebir, ni'meti elinden çıkarır.
Hakk'ın senin a'zâ ve cevârihine vermiş olduğu kudreti, evâmir-i ilâhiyye dâiresinde sarf edersen, bu tarz hareketin senin kudretini çoğaltır. Eğer, ben ef'âlimde Hakk'ın cebri altındayım, deyip ameli terk edersen, Allah Teâlâ o ni'met-i kudreti, dünyâda ve âhiretde senden nez' eder.
953. Senin cebrin yolda uyumak oldu; uyuma! O kapıyı ve dergahı görmedikçe uyuma!
Ey tarîk-ı Hakk'ın sâliki! Senin nazarında henüz keserât-ı âlem ve senin kudretin sâbitdir; ve sen henüz yoldasın. Eğer sen böyle henüz yolda iken, mahzâ ilim netîcesi olarak, benim irâdem ve kudretim yoktur; ancak Hakk'ın iradesi ve kudreti vardır, deyip de sa'yi ve ameli terk edersen, senin bu hâlin bir yolcunun yolda uyumasına benzer. Vâkıâ senin bu dediğin hakîkatte doğrudur; fakat henüz senin hâlin değildir. Sen henüz hakîkat kapısını görmedin ve dergâh-ı vahdete vâsıl olmadın. Ya'ni "fenâ-fillâh" ve "bakā-billâh" mertebelerine vâsıl olmadın. Bu sözleri ilim kuvvetiyle söylersin; binâenaleyh sen bu merâtibe hâlen vâsıl oluncaya kadar, abdânî olan kudretinden uyuma ve gāfil ve tenbel olma. Abdin kudreti ilmen değil, hâlen ancak "bakā billâh" mertebesinde, kudret-i Hak'da fânî olur. Böyle olan bir kimse ölüye, diril, dese dirilir; diriye öl dese ölür. Sen böyle misin?
954. Ey i'tibarsız cebrî, sakın meyveli ağacın altından başka yerde yatma!
Ey kendi mertebesinden ibret almayan cebrî; sakın meyveli ağaç gibi feyyaz olan "bakā billâh" mertebesinin mâdûnundaki merâtibde kendi kudretinden gafil olup uyuma ve sa'yi elden bırakma.
955. Ta ki her lahza rüzgâr dalı sallasın; uyumuşun başına meze ve azık döksün.
Tâ ki kudret-i ilâhiyye rüzgârı şecer-i isti'dâd dallarını sallasın; kendi kudretinden uyumuş ve bî-haber kalmış olan kimsenin üzerine şarâb-ı aşkın mezesini ve azığını döksün; ve hakāyık ve maârif meyvelerini onun başının üzerindeki dimâğına saçsın.
956. Cebir, yol kesicilerin ortasında uyumaktır; vakitsiz kuş emân bulur mu?
Cebir, tarîk-ı Hakk'ın reh-zenleri olan nefis ve şeytan arasında uyumaktır. Zîrâ sâlik henüz huzûzât-ı nefsâniyyesine ve şeytanın vesvesesine mâildir. Kendi irâde ve mücâhedesini terk ederse, bunların elinde hâli berbâd olur; ve kendi hâli olmayan bir mertebenin hükmünü icrâya yeltenmek, henüz kanadları çıkmadan vakitsiz uçan bir kuşa benzer. Böyle vakitsiz uçan kuş felâh bulur mu?
957. Ve eğer O'nun işaretlerine burun çekersen, kendini erkek zannedersin; ve vaktaki göresin, kadınsın.
Ya'ni sen Hakk'ın çalışma işaretleri olan verdiği el ve ayakları, burun çekip, hiçe sayarsan, kendini gûyâ vâsıl-ı hakîkat olmuş kâmil bir erkek zannedersin; halbuki ahvâline dikkatle nazar edersen, hakîkatte erkek değil, nefis ve şeytan düşmanlarına karşı cihâddan ve muhârebeden âciz bir kadın olduğunu görürsün.
958. Malik olduğun bu kadar akıl zâyi' olur; kendisinden akıl uçan baş, kuyruk olur.
Eğer Hakk'ın işaretlerini anlamazsan, sendeki şerâfet-i akıl zâyi' olur; ve akıldan hâlî kalan bir baş dahi, şerâfetini gâib edip, kuyruk mesâbesinde olur.
959. Zîra şükürsüzlük uğursuz ve nâ-mübarek olur. Şükürsüzü cehennemin dibine kadar götürür.
960. Eğer tevekkül edersen amel içinde et, ek, ba'dehû Cebbar'a i'timâd et! [947]
Ya'ni amel ile beraber Hakk'a tevekkül et; sonra da Cebbâr olan Allah'ın kudretine dayan, ya'ni sa'y ile tevekkülü cem' et! Zîrâ hadîs-i şerîfde الدنيا مزرعة الآخرة ya'ni "Dünyâ âhiretin tarlasıdır" buyrulmuştur. Binâenaleyh amel tohumu ekip, ba'dehû onun semere vermesi için Cenâb-ı Cebbâr'a tazarru' ve niyâz etmek lâzımdır.
Tekrâr av hayvanlarının tevekkülü sa'ye tercih etmeleri
961. Hepsi ona ref'-i asvât ettiler de dediler ki: O harîsler ki, erkek ve kadınların, bin kere yüz bin sebebleri ekdiler de, niçin kader cihetinden mahrûm kaldılar?
Ya'ni arslanın çalışmayı, tevekküle tercîhdeki ısrârına karşı av hayvanlarının hepsi birden bağırarak dediler ki: Murâdlarının husûlüne harîs olan erkek ve kadının milyonlarcası sebeb tohumlarını amel sâhalarına ektiler de, kader-i ilâhî onların murâdlarına muvâfik sûretde tecellî etmedi ve murâdlarından mahrûm kaldılar. Bundan, sa'yin fâidesiz olduğu anlaşılmaz mı?
963. Dünyanın başlangıcından beri yüz binlerce asır, ejderha gibi yüz ağız açmıştır.
Harîs olan tâifeler, dünyânın başlangıcından beri yüz binlerce asır, kendi murâd ve maksadları tarafına, ejderhâlar gibi yüzylerce hırs ve tama' ağızlarını açmıştır.
964. O bilgili olan taife mekrler yaptılar ki, o mekrden dağ kökünden kopmuş oldu.
O bilgili olan tâifeler murâdlarına vâsıl olmak için türlü türlü mekr ve tedbirler yaptılar ki, onların tedbirlerinden dağlar yerinden oynadı ve el-ân dahi dağlar gibi gemiler, dehhâş tayyâreler ve tanklar ve boğucu gazlar gibi müdhiş âlât-ı harbiyye îcâd ettiler; her birerleri dağları tepeleri yıkar. Bu tedbirler hep hırsın netâyicidir.
965. Celâl sahibi olan Allah Teâlâ onların mekrlerini "Ondan elbette dağların tepeleri zâil olur" diye vasf etti.
Bu beyt-i şerîfde, sûre-i İbrâhîm'deki şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: وَ قَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَ عِنْدَ اللَّهِ مَكْرُهُمْ وَإِنْ كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الجِبَالُ (İbrâhîm, 14/46) Ya'ni "Muhakkak küffâr son derece mekr ile mekr ettiler; her ne kadar onların mekrlerinden dağlar yıkılırsa da, Allah'ın indinde onlara mekr vardır." Bu âyet-i kerîmeden anlaşılan hulâsa-i ma'nâ şudur: "Küffâr maksadlarına nâil olmak için, son derecede çalışıp tedbirler ve çâreler yaptılar. Onların bu tedbirleri dağları yerinden koparacak mâhiyette olsa bile, Allah Teâlâ'nın ilm-i ilâhîsinde sâbit olan hükmünü aslâ tebdîl edemez."
966. Şikâr ve amelden ezelde, vâki' olan kısmetden gayrisi yüz göstermedi.
Ya'ni ava çıksan ve ticarete sülük etsen, ancak ezelde vâki' ve mukadder olan taksîmden daha fazlası eline geçmez.
967. Hepsi tedbîr ve amelden düştüler; fail-i hakîkînin ameli ve hükümleri kaldı.
Çalışanlar gördüler ki, netîce kendi murâd ve maksûdlarına muvâfık zuhûr etmedi; binâenaleyh hepsi tedbîr ve amelden âciz kaldılar; ve netîcede zuhûr eden ahvâl ise, fâil-i hakîkînin fiili ve O'nun hükümleri olduğu anlaşıldı.
968. Ey nâm-dâr, kesbi bir isimden gayri tutma! Ey ayyar, sa'yi bir vehimden gayri zannetme!
Ey kazanmakda nâm alan kimse, kazancı kuru bir addan gayri bir şey bilme! Ey hîlekâr, çalışmayı da vehimden başka bir şey görme!