Azrail'in bir adama bakması ve o adamın Süleyman (a.s.)ın sarayına kaçması ve tevekkülün sa'y üzerine müreccah olmasının takrîri ve fâide-i sa'yinin azlığı
26. bölüm / 56 · 542 kelime · ~3 dk okuma
969. Saf bir adam, kuşluk vakti erişti; Hazret-i Süleyman'ın adli sarayına koştu.
970. Onun yüzü gamdan sarı, her iki dudağı mavi; [957] binaenaleyh Hz. Süleyman: Ey efendi, ne oldu? dedi.
971. (O adam) dedi ki: Azrâîl bana gazab ve kin ile dolu, böylece bir nazar fırlattı.
972. (Hz. Süleyman) dedi: Kendini topla; şimdi ne istiyorsan iste! Dedi ki: Ey cân saklayıcı, rüzgâra emir buyur; tâ ki beni buradan Hindistan'a götürsün.Ola ki, o tarafa giden bende canını kurtarsın.
974. İşte halk fakîrlikten kaçarlar. Ondan dolayı halk hırs ve emelin lokmasıdır.
İşte halk dahi, ölümden kaçan bu adam gibi, fakîrlikten kaçarlar ve bu kaçmalarından dolayıdır ki, hırs ve emelin lokması ve kurbanı olurlar.
975. Fakîrlik korkusu, o korkunun misalidir. Hırs ve sa'yi sen Hindistan anla!
Bu halkın fakîrlik korkusu, o adamın ölümden korkmasının misâlidir. Bu korku sebebiyle onlar Hindistan mesâbesinde olan hırsa ve sa'ye kaçarlar.
976. Rüzgâra emr etti. Nihayet onu acele, Hindistan'ın su üzerindeki nihayeti tarafına götürdü.
Ya'ni Süleyman (a.s.) o adamı Hindistan'a götürmesini rüzgâra emr etti. Rüzgâr onu acele Hindistan'ın nihâyetindeki bir ada tarafına götürdü.
977. Ertesi gün dîvân ve likā vaktinde Hz. Süleyman Azrâîl'e dedi ki: O müslümana acaba cânından âvâre olması için mi hışım ile bakıyordun?
Ya'ni ertesi gün meclis ve tebaa ile mülâkât vaktinde Hz. Süleyman (a.s.) cenâb-ı Azrâîl'e sordu ki, sen dünkü gün o müslümana acabâ cânını almak için mi hışım ve celâl ile bakıyor idin?
979. Dedi: Ben ne vakit gazab cihetinden baktım? Yol üzerinde onu [967] taaccüb ederek gördüm. Zîrâ Hak bana, sen onun cânını bugün mutlakā Hindistan'da al, diye fermân buyurdu.
981. Taaccüben dedim ki: Eğer onun yüz kanadı olsa, onun Hindistan'a gitmesi baîddir.
982. Vaktaki emr-i Hak'la Hindistan'a gittim; onu orada gördüm ve cânını aldım.
Bu beyit Ankaravî nüshasında yoktur; Hind nüshalarında mevcûddur; bahse pek münasebeti olduğundan derc ettim.
983. Sen bütün cihanın işini böyle kıyâs et de, gözünü aç ve gör!
984. Kimden kaçarız? Kendimizden mi? Yâ muhal! Kimden i'raz ederiz? Hak'dan mı? Yâ vebal!
Ma'lûm olsun ki kazâ-yı ilâhî herkesin "ayn-ı sabitesi"nin ilm-i ilâhî mertebesinde, lisân-ı isti'dâd ile Hak'dan kendi üzerine hükm olunmasını taleb ettiği şeydir. Binâenaleyh Hak, hükmettiği şeyde evvelen mahkûmun -aleyhdir, sâniyen hâkimdir. İmdi bizim isti'dâdımız ve kābiliyyetimiz kendi hakîkatimizden ayrı bir şey olmadığı için, kazâ-yı ilâhîden kaçmak, kendimizden kaçmak demektir. Bir kimsenin kendinden kaçması muhâl olduğundan, Cenâb-ı Pîr "yâ muhâl" buyururlar. Ve diğer tarafdan bizim "a'yân-ı sâbite"miz, Hakk'ın sıfât ve esmâsının ilm-i ilâhîsine mün'akis olan zılleridir ve onların isti'dâdları esmâ-i ilâhiyyenin hâssiyetleri olup, hiçbirisi mec'ûl değildir; ve esmâ-i ilâhiyye müsemmâ olan Hakk'ın gayri değildir. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhîden i'râz ve yüz çevirince, kimden yüz çevirmiş oluruz? Elbette Hak'dan yüz çevirmiş oluruz. Bir kimse Hak'dan i'râz etse, Hak da ondan i'râz eder. Nitekim hadîs-i şerîfde buyrulur ki: من اقبل على الله بكليته اقبل الله عليه بكليته و من اعرض عن الله بكليته اعرض الله عنه بكليته Ya'ni "Kim ki külliyyetle Hak Teâlâ'ya teveccüh ederse, Allah Teâlâ dahi ona külliyyetle teveccüh eder; ve kim ki külliyyetle Allah Teâlâ'dan i'râz ederse, Allah Teâlâ dahi külliyyetle ondan i'râz eder." İmdi Hakk'ın i'râz etmesi vebâl-i azîm olduğundan Cenâb-ı Pîr "yâ vebâl" buyururlar. Kazâ-yı ilâhî bahsi Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Uzeyrî"de münderic olduğundan, oraya mürâcaât olunsun.