Tekrâr arslanın sa'yi tevekküle tercih etmesi ve sa'yin fâidelerini beyân eylemesi
27. bölüm / 56 · 1534 kelime · ~8 dk okuma
985. Arslan dedi ki: Evet, velâkin peygamberin ve mü'minlerin sa'ylerini de gör!
986. Hak Teâlâ onların sa'ylerini cefâdan ve germ ü serdden gördükleri şeyi rast kıldı.
Ya'ni Hak Teâlâ peygamberlerin ve mü'minlerin sa'ylerini boşa çıkarmadı ve çektikleri sıkıntılar ve envâ'-ı mücâhede ve riyâzâtı zâyi' etmedi ve onların sa'ylerinden maksadlarına muvâfik netîceler çıkardı.
987. Onların tedbirleri, cümle hâl-i latif geldi; zarîfden olan şey, ancak zarifdir.
Peygamberlerin ve onların vârisleri olan evliyânın nâsı terbiye husûsundaki tedbîrleri ve kendi nefislerinden sâdır olan ahvâlin cümlesi, hep latîf olarak zâhir oldu. Zîrâ zekâvet ve kiyâset sahibi olan kimselerden sâdır olan her şey güzel ve sevimlidir.
988. Onların tuzağı, çerh-ı feleğin kuşunu yakaladı; onların noksânı hep ziyâdelik tuttu.
Ya'ni enbiyânın kurdukları din tuzağı, âlem-i suflîye mensûb olan ervâhı değil, âlem-i ulvîye mensûb olan ervâhı yakaladı; ve onların hayât-ı dünyeviyyeye karşı olan lâkaydîleri ve eksiklikleri, âlem-i ma'nâda terakkîye ve ziyâdeliğe bâis oldu.
989. Ey büyük, gücün yettikçe, enbiyâ ve evliyânın yolunda çalış!
990. Kazâ ile pençeleşmek cihad olmadı; zîrâ ki, bunu dahi kaza bizim üzerimize koydu.
Sa'y ve kesb dahi kazâ-yı ilâhî olduğundan, bu kazâ-yı ilâhîye karşı durmak makbûl bir mücâhede değildir.
991. Eğer bir kimse îmân ve tâat yolunda, bir nefes ziyân etmiş ise ben kâfirim.
Eğer bir kimse enbiyâ ve evliyâ tarafında yürür ve onların gösterdikleri amelleri işlemeğe sa'y ederse, bir nefesi boşa gitmez. Eğer bir nefes ziyân ederse, ben kendimi kâfir addederim; zîrâ Hak Teâlâ Hazretleri انَّ اللَّهَ لَا يُضيع أجْرَ المحسنين (Tövbe, 9/120) ya'ni "Muhakkak Allah Teâlâ muhsinlerin ecir ve mükâfâtını zâyi' etmez" buyurur.
992. Baş yarılmış değildir, bu başı bağlama! Bir iki günlük çalış, bâkî gül!
Baş mahall-i dimâğ ve dimâğ mahall-i akıldır; ve teklîf-i ilâhî akla hitâben gelmiştir. Binâenaleyh ey cebrî, başın sağlam, ya'ni aklın yerinde iken, bu başını bağlama, ya'ni aklını ta'tîl etme! Eğer maazallah aklın gider ve deli olursan, ona diyecek yok. İmdi mâdemki aklın başındadır; bir iki günden ibâret olan bu hayât-ı dünyeviyyede çalış ve ondan sonra da hayât-ı ebediyyede gül ve istirahat et!
993. Dünyayı isteyen fenâ bir ukūbet ve azab istedi; ukbâyı isteyen, iyi bir hali istedi.
Bu beyt-i şerîfde مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَ مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنيا نُوته مِنْهَا وَ مَالَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نصيب (Şûrâ, 42/20) Ya'ni "Kim ki âhiret harsini isterse, onun harsini çoğaltırız; ve kim ki dünyâ harsini isterse, ona da o cinsten veririz. İm-di onun için âhirette nasîb yoktur" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Dünyâyı isteyene âhirette nasîb olmayınca, elbette dünyayı istemek fenâ bir ukūbet ve azâb olur; ve âhireti istemek de iyi bir hâl olur. Bu sûretde "bed-mihâlî"de mihâl kelimesi "mîm"in kesriyle olmak iktizâ eder. Nitekim âyet-i kerimede و هو شَدِيدُ الْمِحَالِ (Ra'd, 13/13) ["Halbuki O azabı pek şiddetli olandır”] buyrulur.
994. Kesb-i dünyadaki tedbirler soğuktur; terk-i dünya hakkındaki tedbirler vâriddir.
Bu beyt-i şerîfde حب الدنيا رأس كل خطيئة ya'ni "Muhabbet-i dünya her bir kabâhatin başıdır" ve ترك الدنيا رأس كل عبادة ya'ni "Terk-i dünyâ her bir ibâdetin başıdır" hadîs-i şerîflerine işâret buyrulmuştur.
995. Mekr o olur ki, zindanı deldi; o kimse ki deliği kapadı, o soğuk bir mekrdir.
Bir kimse tedbîrini ve hîlesini zindanı delmek husûsuna sarf ederse, bu tedbîr iyi bir tedbîr olur; fakat delinmiş olan zindanın deliğini kapamak husûsunda tedbîr ittihâz olunursa, bu tedbîr soğuk ve münasebetsiz bir tedbîr olur.
996. Bu cihân zindandır ve biz zindânîleriz. Zindanı del ve kendini kurtar.
997. Dünya nedir? Hudâ'dan gafil olmaktır. Meta' ve gümüş ve evlâd ve kadın değildir.
Bu beyt-i şerîf الدنيا كل ما الهاك عن مولاك Ya'ni "Seni Mevlâ'ndan meşgül ve gâfil kılan her bir şey dünyâdır" hadîs-i şerîfine işarettir.
998. Hak için yüklendiğin mala resûl, iyi mal ne güzeldir, buyurdu.
Bu beyt-i şerîfde نعم المال الصالح للرجل الصالح ya'ni "iyi mal, iyi adam için ne güzeldir" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.
999. Geminin içindeki su, geminin helâkidir; geminin altındaki su, bir arkadır.
Ya'ni mal, su ve insanın vücûdu, gemi gibidir. Geminin içine su girdiği vakit, nasıl gemiyi batırırsa, muhabbet-i mal dahi insanın içini doldurduğu vakit, öylece onu batırır. Fakat malın muhabbeti kalbi istîlâ etmez de, o mal ile Allah rızâsı için ef'âl-i hasenede bulunursa, geminin altındaki su nasıl gemiyi taşır ve semt-i maksûda îsâl ederse, o da insanı maksûdu olan Hakk'a vâsıl kılar.
1000. Vaktaki malı ve mülkü kalbden sürdü, o sebebden Süleyman kendisini [986] miskînin gayri çağırmadı.
Süleyman (a.s.) bu kadar saltanat-ı azîmesiyle beraber mal ve mülk muhabbetini kalbden sürüp çıkardı ve kendisini fakîrler silkine koydu. Bu sebeble kesret-i mâl ve mülk aslâ ona zarar vermedi. Nitekim hazretin ahvâli tefsîrlerde mündericdir.
1001. Su içine giren ağzı kapalı bir şişe, içi hava ile dolu olduğundan suyun üstünde gitti.
Şerîat tıpası ile ağzı kapalı ve kalbi Hakk'a karşı fakr u ihtiyac havası ile dolu olan bir sâlikin şîşe-i vücûdu, bir mâ-i cârî gibi olan dünyâ sûretleri içine batmaz; belki o sûretlerin üzerinde yüzer, ya'ni o sûretlerin esîri olmaz; o sûretlere hâkim olur.
1002. Fakirlik havası bâtında olunca, dünya suyunun üstünde sakin olur.
1003. Gerçi bu cihan hep onun mülküdür; mülk onun kalbinin gözünde la-şeydir.
Vâkıâ bu cihânın hey'et-i mecmûası, kalbi hubb-i ilâhî ile dolu olan kimsenin mülküdür; velâkin böyle olan kimsede meşreb-i Süleymânî olduğundan, mülk onun kalbinin gözünde hiçdir.
1004. Böyle olunca, kalbinin gözünü kapa ve mühürle; onu Hak tarafının pençeresinden doldur!
Kalbinin ağzını muhabbet-i dünyaya karşı kapa ve mühürle; onu Hak tarafından esen havâ-yı ma'rifet-i Hak ile doldur!
1005. Sa'y hakdır ve ilâç ve maraz da hakdır; onun sa'yi nefy etmesine bakma, çalış!
Ya'ni çalışmak hakdır ve doğrudur ve sâbittir. Ve kezâ maraz vardır ve marazın def'i için ilâç da vardır. Bunları nefy edenlerin nefyine bakma; zîrâ bir şeyi nefy edenler, hakîkatte onun vücudunu isbât etmiş olurlar. Çünkü mevcûd olmayan bir şeyin nefy edilmesine hâcet yoktur. Nitekim "lâ ilâhe" mevhûm olan ilâhları nefy etmektir. Halbuki bu mevhûm ilâhlar vehim ve hayâl âleminde mevcûddurlar. Bu sebeble onların nefyi lâzım gelir. "İllallah" bunların nefyinden sonra ilâh-ı hakîkîyi isbâttır. Binâenaleyh vücûdu sâbit olan şeyi terk etme, çalış!
Sa'yin tevekküle tercîhi mukarrer olması
1006. Arslan bu minvalden çok burhan söyledi ki, o cevabdan cebriler doydular.
Ya'ni av hayvânâtı arslanın bu tarzda beyân ettiği birçok delilleri işitip, sa'y hususunda kendilerinde irâde ve ihtiyâr olduğunu anladılar ve mezheb-i cebirden vazgeçtiler.
1007. Tilki ve âhû ve tavşan ve çakal, cebri ve kıyl ü kāli bıraktılar.
1008. Kükreyen arslanla ahd ettiler ki, bu ahidde ziyana düşmeyeler, ya'ni bu ahdi bozmayalar.
1009. Zahmetsiz ona her günün gıdâsı gele; başka talebe onun ihtiyacı olmaya.
1010. Her kimin üzerine kur'a düşer dese, günden güne o pars gibi arslanın tarafına koşardı.
Ya'ni arslan av hayvanlarını evvelen sa'y, ba'dehû tevekkül lâzım olduğuna, getirdiği deliller ile iknâ' eyledi, onlar da tevekkül-i sırfdan ibaret olan cebrîlikten vaz geçtiler; ve bu husûsta dedi-koduyu terk ettiler. Binâenaleyh kolayca her günün nafakası gelmek ve başkaca av arkasında koşup, onlara ziyân olmamak ve bu ahdi bozmamak üzere ahd ettiler. Bu nafakayı tedarik için de, av hayvânâtı kendi aralarında kur'a çektiler; kur'a kime isabet ederse, kazâ-yı ilâhîye râzı olup, hemen o arslan tarafına gider ve diğer rüfekāsının râhatı için kendini fedâ ederdi.
Tavşanın arslana gitmesinin te'hîri hakkında av hayvanlarının i'tirâz etmesi
1011. Vaktaki kadeh devren tavşana geldi, tavşan: Nihayet bu zulüm ne zamâna kadar? diye bağırdı.
Vaktâki kur'a nevbeti ve kazâ-yı ilâhî şarabının kadehini içmek devri tavşana geldi, tavşan isyân edip, artık bu zulüm ve cevr ne zamâna kadar devâm edecektir? diye bağırdı.
1012. Cemâat dediler ki: Biz bu kadar vakittir vefâ ve ahidde cânımızı fedâ ettik.
1013. Ey inadçı, bizim bed-namlığımızı isteme; arslan darılmamak için yürü yürü, çabuk çabuk!
Tavşanın onlara cevâb vermesi
1014. Dedi ki: Ey arkadaşlar, benim hîlem sebebiyle beladan dışarıya sıçramanız için bana mühlet veriniz!
1015. Tâ ki benim tedbîrim sebebiyle sizin canınız emân bulsun; bu sizin evlâdınıza mîrās kalsın.
Benim yapacağım hîle ve tedbîr sebebiyle sizin canınız kurtulduktan başka, bu mer'a sizin evlâdınıza da mîrâs kalsın.
1016. Her peygamber ümmetlerini cihanda böylece bir mahall-i halasa kadar da'vet etti.
1017. Zîrâ felekten dışarı olmak yolunu görmüş idi; nazarda gözbebeği gibi büzülmüş idi.
Ya'ni enbiyâ hazarâtı felek-i tabîatten dışarıya çıkıp yükselmek yolunu görmüş idi. Maahâzâ halkın nazarında onlar gözbebeği gibi büzülmüş küçük ve hakîr idi.
1018. Adamlar onu gözbebeği gibi küçük gördüler; gözbebeğinin büyüklüğüne kimse yol götürmedi.
Enbiyânın sûret-i müteayyinelerini insanlar sûrette pek küçük görünen gözbebeği gibi küçük ve hakîr gördüler; velâkin sûretde küçük olan gözbebeğinin ma'nâdaki azametini teemmül yoluna gitmediler. Zîrâ gözbebeği rü'yetde cirm-i beşerin yüzbinlerce misli cesâmetde bulunan eşyayı ihâta eder.
Av hayvânâtının tavşanın sözüne i'tirâz etmeleri
1019. Cemâat dediler ki: Ey eşek, kulak tut; kendini tavşan mikdarı tut!
Ey hamâkatde eşeğe benzeyen tavşan, sözümüze kulak tut! Kendini bir tavşanda olabilecek kudretle mukāyese et! Nitekim hadîs-i şerîfde رحم الله امرأ عرف قدره و لم يتعد طوره ya'ni Allah Teâlâ kendi kadrini tanıyan ve tavrını tecâvüz etmeyen âdeme rahmet etsin" buyrulmuştur.
Ba'zı nüshalarda bu beyt-i şerîfin birinci mısra1 قوم گفتندش که ای خرگوش زار vâki'dir. Bu sûretde ma'nâ "ey zayıf ve âciz olan tavşan; tavşanlığını ve haddini bil!" demek olur.
1020. Kendine gel! Bu ne lâftır ki, senden daha âlî olanlar onu hatıra getir- [1006] mediler.
1021. Sen kendini beğenmişsin, yahud kazā bizim arkamızdadır; ve yoksa bu nefes ne vakit senin gibinin lâyıkıdır.
Ey tavşan, bu söz senin gibi aciz mahlûkun ağzına yakışmaz. Ya sen kendini beğenmişsin de böyle söylüyorsun, veyâhut arkamızda kazâ-yı ilâhî vardır da, bu sözü sana o söyletiyor.