İçeriğe atla

Tekrar tavşanın hayvanlara cevabı

28. bölüm / 56 · 1121 kelime · ~6 dk okuma

1022. Ey arkadaşlar, Hak Teâlâ bana ilham verdi; muhakkak bir zaîfe kavî bir re'y vâki' oldu.

1023. Hakk'ın arıya öğrettiği şey, arslanın ve yaban eşeğinin olmaz.

1024. Tâze tatlı dolu olan petekler yapar; Hak ona o ilmin kapısını açtı.

Bu beyt-i şerîfde وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلى النَّحْلِ أَنِ اتَّخذى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا (Nahl, 16/68) ya'ni "Rabb'in bal ansına [dağlardan] hâneler ittihâzını vahy etti" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur.

1025. O şeyi ki Hak ipek böceğine öğretti, hiçbir fil o türlü tedbîri bilir mi?

1026. Toprağa mensub olan adam, ilmi Hak'dan öğrendi; onun ilmi yedinci göğe kadar parladı.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Talak'da vâki اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَوَاتٍ وَ مِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْأَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْ قَدِيرٌ وَ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْ عَلْمَا (Talak, 65/12) ["Allah yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratan Allah'dır. Allah'ın fermânı bunlar arasından iner ki, böylece Allah'ın her şeye kādir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz"] âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ayet-i celîlenin ma'nâ-yı işârîsi budur ki: "Allah Teâlâ yedi göğü ve arzdan dahi onların mislini yarattı. Allah'ın her şeye kādir olduğunu ve muhakkak Allah Teâlâ her bir şeyi ilmi ile ihâta ettiğini bilmeleri için, emr ve şe'n-i ilâhî onların arasına tenezzül etti."

"Yedi gök"ten murâd, manzûme-i şemsiyyemizi teşkîl eden seyyârât-ı seb'adır; arzımız dahi bu manzûmede dâhildir. Bunların hey'et-i mecmûası şuûnât-ı ilâhiyyeyi ızhâr eden bir insân-ı kebîrdir. Bu hey'et-i mecmûa cesed-i müsevvâ hükmünde idi. Bu cesedin rûhu olmak üzere Allah Teâlâ arzdan bunların misli olan insân-ı sagîri yarattı. Binâenaleyh şuûnât-ı ilâhiyye, insân-ı kebîr ile, insân-ı sagîr arasına tenezzül ve onların arasında mütedâir oldu; ve bunlar sıfât ve esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiri oldular; ve rûh mesâbesinde olan insân-ı kâmil arzda, nisbet-i ilmin kemâliyle de zâhir oldu. Allah Teâlâ'nın kudretini ve ilmi ile her şeyi ihâtasını bildi.

1027. Hak hakkında şek içinde olan o kimsenin körlüğüne, meleğin nâmını ve nâmûsunu kırdı.

"O kimse"den murâd, Mudill isminin mazhar-ı etemmi olan İblîs tesmiye olunan rûhdur. "Melek"den murâd dahi, kudret-i ilâhiyyenin mezâhiri olup, kesâfete taalluk etmeyen ervâhdır. İmdi topraktan mahlûk olan Adem, rûhu cihetinden âlem-i ervâha âid, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeyi ve kesâfet cihetinden dahi âlem-i kevne aid olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyeyi hâmil ve bunların ahkâmı ve âsârı kendisinde zevkan hâsıl olduğundan, bu câmiiyyeti i'tibariyle vücûd-ı Hakk'ın hikmet-i tenezzülâtından şek ve gaflet içinde bulunan Iblîs'in körlüğüne, meleğin nâmını ve nâmûsunu kırmış oldu.

Hz. Pîr, melâike ve İblîs ve Adem hakkında âtîde birçok hakāyık ve maârif ibzâl buyuracaklarından, bu babda fazla tafsîlâta hâcet yoktur.

1028. Altı yüz bin yıllık zahide o köseleyi ağız bağı yaptı.

"Zâhid"den murâd İblîs'dir ki, hilkatte Âdem'e tekaddümü zamân-ı kevnî ile pek uzundur. "Kösele"den murâd, sıfat-ı enâniyyettir; ve "ağız bağı"ndan murâd kıyâsât-ı akliyyedir.

Ya'ni Adem'in halkından pek çok seneler mukaddem, âlem-i ervâhda ubûdiyyet-i Hak'da kāim olan İblîs, Adem'in hilkatini görünce, kendi enâniy- yetine intikāl edip bir kıyâs-ı aklî yaptı ve "Ben ondan daha hayırlıyım" dedi. Kösele gibi olan enâniyetten yaptığı bu kıyâs-ı aklî bağı ile Hak Teâlâ onun ağzını bağladı. Binâenaleyh ulûm-i ledünniyye südünü içemedi.

1029. Tâ ki din ilminin sütünü emmeye kādir olmaya; tâ ki o metîn ve âlî olan köşkün etrafını dolaşmaya.

Hak Teâlâ bu ağız bağını İblîs'e, inkıyâd ve teslîmiyet ilminin sütünü emememek ve metîn ve âlî köşk gibi olan bu ilm-i ledünnînin etrafını dolaşamaması için yaptı.

1030. Ehl-i hissin ilimleri o ilm-i âlîden süt almamak için ağız bağı oldu.

Ulûm-i zâhiriyyede istiğrâk, ilm-i âlî olan ilm-i ledünnî sütünü içememek için bir ağız bağıdır. Nitekim ehl-i his, havâss-i hamseleri vâsıtasıyla aldıkları ilimlerden dolayı, gördükleri hâdisât-ı rûhiyyeyi bile inkârda musırdırlar. Biz bunları zamanımızda gözlerimiz ile görüyoruz.

1031. Gönül katresine bir gevher düştü ki, onu denizlere ve eflâke vermedi.

Ya'ni suver-i kevniyye arasında cismiyyeti i'tibariyle denizin bir katresi kadar küçük olan kalb-i insânîye Cenâb-ı Hak'dan bir isti'dâd gevheri düştü ki, Hak Teâlâ o isti'dâdı denizlere ve manzûme-i şemsiyyemizin hey'et-i mecmûasına vermedi; ve bu isti'dâd dahi bilcümle esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin kabûlü için bir kābiliyyetten ibârettir. Binâenaleyh insân-ı sagîr kevn-i câmi'dir. Nitekim hadîs-i kudsîde Hak Teâlâ لا يسعنى ارضى و لا سمائ و لكن يسعنى قلب عبدى المؤمن ya'ni "Yerime ve göğüme sığmadım; velâkin mü'min kulumun kalbine sığdım" buyurur.

1032. Ey sûrete tapan, nihayet ne zamâna kadar sûret! Senin ma'nâsız olan cânın sûretten kurtulmadı.

Ey kalbinde sûret alâkası bulunan kimse, nihâyet ne zamâna kadar sûrete bağlanıp, ma'nâdan gafil olacaksın. İrfân-ı Muhammedî'ye yabancı olması sebebiyle ma'nâsız kalan cânın, bir türlü bu suver-i kevniyyeden ve bu sûretlerin senin havâssine yalan yanlış verdiği ilimlerden kurtulmadı gitti.

1033. Ger bir adem sûretle insan olaydı, muhakkak Ahmed ve Ebûcehil bir olurdu.

Ahmed (s.a.v.) hazretleri, düşman-ı dîn ve insâniyyet olan Ebûcehil, el ve ayak ve ağız ve burun ve cemî'-i a'zâ i'tibâriyle bir idi; aralarındaki fark ancak ma'nâlarında idi. Birinin ma'nâsı müncî-i ümmet ve diğerinin ma'nâsı müfsid-i millet idi. İşte sâir insanlar arasındaki ölçü ve fark dahi böylece ma'nâlarıdır.

1034. Duvar üstündeki nakış âdemin mislidir. Bak ki onun için sûretten ne şey noksandır?

Ya'ni o sûretin ma'nâdan ibaret olan rûhu olmadığı için, insandan ayrılır.

1035. O parlak olan sûretin cânı eksiktir; git o gevher-i bî-nazîri ara.

1036. Vaktaki ashâbın köpeğine el verdiler, bütün âlem arslanlarının başı alçaldı.

Ashâb-ı Kehf'in köpeğine el verip, onu insanlar arasına kabûl ettikleri ve cânına insâniyet ma'nâsı koydukları vakit, dünyâda ne kadar arslan varsa, hepsinden âlî oldu ve arslanlar onun yanında alçak kaldılar. Nitekim Ashâb-ı Kehf'in kıssası Kur'an-ı Kerîm'de sûre-i Kehf'de mündericdir.

1037. Mâdemki onun cânı nûr deryasına gark oldu, o menfûr nakıştan ona ne ziyân vardır?

Ashâb-ı Kehf'in köpeğinin cânı nûr-ı ilâhî deryâsına gark olup, hakîkat-i insâniyye mertebesini bulunca, çirkin ve menfür olan köpek sûretinin ona ne zararı olur. Zira ya'ni ان الله لا ينظر الى صوركم و لا الى اعمالكم بل ينظر الى قلوبكم و نياتكم "Muhakkak Allah Teâlâ sizin sûretlerinize ve amellerinize bakmaz; belki kalblerinize ve niyetlerinize bakar" hadîs-i şerîfi mûcibince sûrete i'tibâr yoktur; i'tibâr ancak ma'nâyadır.

1038. Kalemlerde sûretin vasfı yoktur; mektûblarda âlim ve âdil olur.

Ya'ni kâtibler birine mektûb yazarken kalemleriyle "Benim kaşı gözü güzel ve boyu posu düzgün efendim" diyerek muhâtabının sûretini vasf etmezler; belki "fazîlet-meâb, maʼrifet-şinâs ve adâlet-perver efendim" diye muhâtabının ma'nâsını ve ruhunu tavsîf ederler.

1039. Âlim ve âdil bir ma'nadır ve kâfidir; zîrâ onu öndeki ve arkadaki mekânda bulamazsın.

Âlim ve âdil sıfatları birer ma'nâdan ibarettir ve bu ma'nâ dahi insana kâfidir. Çünkü sen o sıfatları bir mekânda gösteremezsin; zîrâ rûh ve ma'nâ mekânsızdır; âsârı ancak mevsûfu olan sûretlerde ve cisimlerde zâhir olur.

1040. Ten üzerine lâ-mekân tarafından aks eder; cân güneşi feleğe sığmaz. [1026]

O vasıf, lâ-mekân olan Hak'dan, lâ-mekân olan ervâha ve oradan dahi âlem-i mekân olan ecsâma aks eder. İmdi bu evsâf ve maânî cismin içinde midir? diye sorulursa; hayır deriz. Zîrâ ma'nâ olan cân güneşi felek-i cismâniyyete sığmaz; o ancak lâ-mekân âleminden ecsâmı tenvîr eder.

1041. Bu sözün nihayeti yoktur, akıllı ol! Aklını tavşan kıssasına ver!