İçeriğe atla

Tavşanın ilminin zikri, ilmin menâfi'inin ve fazîletinin beyânı

29. bölüm / 56 · 1147 kelime · ~6 dk okuma

1042. Eşek kulağını sat ve başka kulak satın al; zîra bu sözü eşek kulağı anlamaz.

"Eşek kulağı"ndan murâd, insan ile hayvan arasında müşterek olan sem'-i zâhirdir. İmdi zâhirî kulağın fa'âliyyetini bırak, can kulağını aç; zîrâ zâhir kulak bu ince ma'nâları anlıyamaz ve söz anlamak ve sözün özüne dalmak kolay bir şey değildir.

1043. Git tavşanın tilki oyunculuğunu gör; tavşanın arslan atmasının hîlesini gör!

Ya'ni tavşanın, tilkilere mahsûs olan kurnazlığını seyr et; ve tavşanın koca arslanı mağlûb eden hîlesini ve tedbîrini gör!

1044. İlim, mülk-i Süleyman'ın mührüdür. Bütün âlem sûrettir ve ilim cândır.

Süleyman (a.s.) kendisine Hakk'ın ihsânı olan bir mühür ile mülk-i âlemi nasıl teshîr etmiş ise, bu âlim dahi gürûh-ı cühelâyı ve suver-i âlemi, ilim kuvveti ile öylece teshîr eder. Ve cân sûrette nasıl tasarruf ederse, ilim dahi bütün âlemin sûretlerinde öyle tasarruf eder.

1045. Denizlerin mahlukātı ve dağ ve sahra halkı benî âdeme, bu hüner cihetinden bî-çare oldu.

Benî âdemdeki ilim kuvveti ile, denizlerde balıklar ve dağlar ve sahrâlardaki ve havalardaki mahlûkāt münkād oldu ve onun kuvvet-i ilmine karşı çâresiz kaldı.

1046. Ondan kaplan ve arslan sıçan gibi korkucudur. Ondan deniz timsahı safrâ ve ıztırab içindedir.

Ya'ni insanın cismi ve maddî kuvveti kaplan ve arslan ve timsâhtan daha aşağı olduğu halde, bu müdhiş hayvanlar onun kuvve-i ma'neviyyesi olan ilim ve idrâkinden korkup, sıçan gibi kaçarlar ve insanı görünce safrâları kabarıp, başları döner ve ıztırâb içine düşerler.

1047. Ondan peri ve ifrît sahilleri tuttu. Her birisi gizli bir mahalde yer tuttu.

Ya'ni taalluk ettikleri cisimleri, cism-i kesîf-i insânîye nazaran daha latîf olan ve basar-ı hissî ile görülmeyen perîler ve ifrîtler, insanların yaşadıkları muhîtten kaçıp, ıssız mahallere gittiler ve oralarda sâkin oldular. Zîrâ insanın ilim ve idrâkinden korktular.

Ma'lûm olsun ki, perî ve ifrît tâife-i cinnin birer cinsidir. Bu tâifenin sûret-leri latîf olanlarına "perî" ve habîs olanlarına "ifrît" derler; ve cinnin vücûdu şer'an ve keşfen sâbittir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Cin onların vücû-dundan haber verir; ve ifrît cinsi hakkında dahi âyet-i kerîmede قال عفريت من الجن (Neml, 27/39) ["Cinlerden bir ifrit"] buyrulmuştur. Ve hadîs-i şerîfde de ifrîtin vücûdundan bahs buyrulur. Cism-i beşer ve sair ecsâm eksef olduğu için, ba-sar-ı hissî ile görünürler; bunların cisimleri latîf olduğu için, his gözü onları gö-remez. Nitekim havâ-yı nesîmî dahi bir cisimdir; fakat letâfetinden dolayı his gözüyle görülemez. Bu ervâhın taalluk ettiği cisimler de böyledir; bunları inkâr edenler ancak âlem-i kesâfette müstağrak oldukları için, inkâr ederler.

Cin hakkındaki ma'lûmât-ı mufassıla Akâmü'l-Mercân fi Ahkâmi'l-Cân is-minde Mısır'da matbû' arabiyyu'l-ibâre bir kitâbda mevcuddur.

1048. Benî âdemin gizli düşmanı çoktur; hazer ile olan adam akıl bir kimsedir.

Hak Teâlâ her bir mahlûkun husûsî varlığına karşı, bir korku sebebi vaz' etmiştir; bu da onların varlıklarındaki aczi sâbit olmak içindir. İnsanın ma'ne-vî kuvveti hepsinin fevkınde olduğundan, görünen ve görünmeyen mah-lûkātın hepsi ondan korkarlar. Ve insan cismâniyyeti cihetinden hepsinden korkar; fakat rûhâniyyeti cihetinden gâyet cesûrdur, insi ve cinni teshîr eder. İmdi mâdemki Hak Teâlâ böyle bir korku sebebleri vaz' etmiştir, hazer ve korku sâhibi olan adam, elbette âkıl bir kimse olmuş olur.

1049. Gizli mahluk vardır, onların çirkinleri ve güzelleri kalbe vurur; onların darbeleri her demdedir.

Ya'ni Allah'ın görünmeyen mahlûku vardır; bunların güzelleri ve çirkin-leri olur. Güzelleri melâike ve cinnin mü'min tâifesidir; ve çirkinleri de ava-ne-i İblîs olan şeyâtîndir. Arabda "cin" maddesi setr ma'nâsına olduğundan, bu görünmeyen mahlūkāta lügaten alelumûm "cin” ıtlâkı câizdir. Bunların envâ'ının ayrı isimleri vardır. İmdi bu görünmeyen mahlūkātın kalb-i beşe- re te'sîrleri pek çoktur; dâimâ melâike tarafından kalbe ilhâm ve şeyâtîn tarafından da vesvese vâki' olur. Melâike tarafından kalbe güzel ve şer'a ve ahlâka muvâfık ma'nâlar ilhâm olunur; ve şeyâtîn tarafından dahi şer'a muhâlif ve nefsin hazlarına muvâfık ve ahlâka münâfî şeyler ilkā olunur. Bunlara havâtır-ı melekî ve havâtır-ı şeytânî derler. Nitekim hadîs-i şerîfde buyrulur: ان للشيطان لمة و للملك لمة بابن آدم فاما لمة الشيطان فايعاد بالشر و تكذيب بالحق و اما لمة الملك : Yani فايعاد بالخير و تصديق بالحق فمن وجد ذلك فليحمد الله و من وجد الاخرى فليعوذ بالله من الشيطان “Âdem oğluna muhakkak şeytânın ilkāsı ve meleğin ilkāsı vardır. İmdi ilkā-yı şeytânîye gelince şerre ve doğruyu tekzîbe da'vet eder; ve ilkā-yı meleğe gelince, hayrı ve doğruyu tasdîka da'vet eder. Kim ki bunu bulursa, Allâh'a hamd etsin; ve kim ki diğerini bulursa, şeytandan Allah'a sığınsın.”

1050. Eğer sen gusül için ırmağa girsen, su içindeki diken sana zarar verir.

Ya'ni Allah'ın gizli mahlūkātı olup, sana zarar vermesinin misâli budur ki; sen suyun dibindeki dikeni göremezsin. Yıkanmak için suya girersen ayağına batmak sûretiyle o diken sana zarar verir. İşte melâike ve şeyâtîn ve cin de, su içinde görmediğin mahlûkāt gibidir. Bunların nûrî olanlarından sana zarar gelmez; fakat nârî olanları dikene benzediği için sana zarar verirler. Binâenaleyh bu görülmemekten sana bir korku vardır.

1051. Vâkıa diken su içinde aşağıda ve gizlidir, sana battığı vakit vücudunu bilirsin.

Ya'ni sana zarar veren şeylerin mutlakā görünmesi lâzım gelmez. Nitekim maddiyât içinde görünmediği halde zarar veren şeyler vardır. Meselâ suyun dibinde gizlenmiş olan diken gözüne görünmez; fakat suya girip, ayağına battığı vakit, diken olduğunu anlarsın.

1052. Iztırablar ve hîleler ve vesvese, bir kimseden değil, binlerce kimseden olur.

Ya'ni senin varlığının içinde her an gönlüne ıztırâb veren ma'nâlar ve tedbîrler ve vesveseler gelir; ve bunlar sana rüzgâr gibi eser, mütevâliyen gelir. Varlığının üzerinde türlü te'sîrler yapan bu vâridâtın kimi hoş ve kimi nâhoştur; ve kimi fâideli ve kimi fâidesizdir. Acabâ bu muhtelif kıyâfetlerdeki vâridâtın menba'ı bir midir, yoksa müteaddid midir? Hiç şübhe yok ki bunlar bir sâikdan değil, belki binlerce sâikdandır. Ba'zıları ilhâmât-ı melâikedir ve ba'zıları kuvâ- yı nefsâniyyeden inbiâs eden tedbîrlerdir; ve ba'zıları vesâvis-i şeytâniyyedir. Bunun için âyet-i kerîmede وَقُلْ رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَات الشياطين )Mü'minûn, 23/97( ya'ni "De ki, yâ Rab şeytanların vesveselerinden sana sığınırım" buyrulur.

1053. Sabr et, tâ ki senin havassin tebeddül etsin; tâ ki onları göresin ve müşkil hallolsun.

Ya'ni öyle görünmeyen binlerce melek ve şeyâtîn ve kuvâ-yı sâire olur mu? Bu efsânedir, diyecek olursan; ben de sana cevâben derim ki: Sabr et! bu hayât-ı zâhirîde vücûdunda taşıdığın bu havâss-i zâhire mevt hâliyle rû- hâniyyetinin havâssine tebeddül etsin ve âlem-i rûhâniyyet, bu rûhânî ha- vâssin önünde zâhir olsun. O vakit bu inkâr ettiklerini aynen görürsün ve sa- na mevcûdiyetleri müşkil görünen melâike kāfilesi ve şeyâtîn sürüleri ve cin alayları münkeşif olsun; işte o vakit müşkilin hallolur.

1054. Tâ ki kimlerin sözlerini reddetmişsin; tâ ki kimleri kendine reîs yapmışsın.

Ya'ni âlem-i melekûtun inkişafı ile müşkilin hallolduğu vakit, melâikenin şer'a ve ahlâka muvâfık olan sözlerini reddetmiş ve hayât-ı dünyeviyyede kendine şeyâtîni rehber yapmış olduğunu rûh gözüyle tamâmen müşâhede eder ve nedâmet eylersin.

Tekrâr av hayvanlarının tavşandan onun düşüncesinin sırrını istemeleri

1055. Ondan sonra dediler ki, ey çevik olan tavşan; idrakinde olan şeyi ortaya getir!

1056. Ey sen ki, bir arslana sarılmışsın, düşündüğün sırrı açık söyle!

1057. Meşveret idrak ve akıllılık verir; akıllar muhakkak akıllara yardım verir.

1058. Peygamber buyurdu ki: Ey re'y vuran, meşveret et! zîrâ müsteşar mü'temendir.

Av hayvanları المستشار مؤتمن ya'ni "Kendisinden iştişâre taleb olunan kimse emîndir" hadîs-i şerîfi mûcibince, istişâre vâcib olduğunu beyân ettiler.