İçeriğe atla

Av hayvanlarının tevekkülü çalışmaya tercih etmesi

24. bölüm / 56 · 841 kelime · ~5 dk okuma

928. Hayvanlar ona dediler ki: Kesb halkın za'fındandır; tezvîr lokmasını boğazın mikdârı bil!

Ya'ni esbâba teşebbüs ederek kazanmak halkın, rezzâkıyyet-i Hakk'a olan i'timâdının za'fındandır. Ve kesb onların bir tezvîr lokmasıdır; ve bu lokma dahi onların boğazlarının hırsı mikdârınca olur. Ya'ni hırsı çok olanın sa'yi de çok olur ve hırsı az olanın, kesbi de az olur.

929. Tevekkülden daha güzel bir kesb yoktur; teslîmden daha mahbub olan nedir?

Nitekim hadis-i şerifde: يدخل الجنة من امتى سبعون الفا بغير حساب لا يسترقون و لا يتطيرون و على ربهم يتوكلون Ya'ni "Benim ümmetimden hesapsız yetmiş bin kişi cennete girer ki, onlar sirkat etmezler ve teşe'üm etmezler; ve onlar Rab'lerine tevekkül ederler" buyrulur. Binâenaleyh tevekkülden daha güzel bir kesb yoktur; ve Seyyid-i âlem Efendimiz her gece yatarken: اللهم اسلمت نفسى اليك و فوضت آمری اليك و الجأت ظهرى اليك Ya'ni "Ey benim Allah'ım, nefsimi sana teslîm ettim ve emrimi sana tefvîz ettim ve arkamı sana dayadım" buyururlar idi. Binâenaleyh Hakk'a teslîm-i nefisden daha mahbûb olan şey nedir?

930. Beladan bela tarafına çok kaçarlar; yılandan ejderha tarafına çok sıçrarlar. [917]

Çok kimseler kazâ-yı ilâhîden esbâb tarafına kaçarlar. Kazâ-yı ilâhî onların bir ibtilâsı ise, kaçtıkları esbab dahi bir ibtilâdır. Binâenaleyh bir belâdan, diğer belâ tarafına kaçmış olurlar. Ve bilfarz sû-i kazâ onları cerîhadâr etmekte bir yılan gibi ise, onların kaçtıkları esbâb tarafı da, onların hayatına kasd etmekte ejderha gibidir. Meselâ fakr içinde sürünmek bir belâdır. Bunu izâle- ye teşebbüs için denizlerde ve havalarda ve envâ'-ı mehâlikde esbâba teşebbüs ise daha büyük belâdır. Zîrâ fakr içinde insan aç kalmaz; az-çok bir nafaka bulup hayâtını idâme edebilir. Fakat fakrı izâle için zikr olunan esbâba teşebbüs içinde pek çokları terk-i hayât ederler.

931. İnsan çâreye tevessül etti ve onun çâresi tuzak oldu; cân zannettiği şey, kan içici oldu.

932. Düşman evin içinde olduğu halde kapıyı kilitledi; Fir'avn'ın tedbîrî de bu efsaneden idi.

Ya'ni insan kazâ-yı ilâhîye karşı tedbîr ittihâz eder. Halbuki kazâ-yı ilâhî evinin içindedir; ya'ni nereye giderse gitsin, onunla beraberdir. Nitekim Fir'avn'ın tedbîri de bu mesel zümresinden idi. Ya'ni Fir'avn müneccimlerin ihbârı üzerine bir Mûsâ çıkıp tâcını tahtını alt-üst ve kendisini helâk etmemek için Benî İsrâîl'in birçok çocuklarını öldürttü. Halbuki Hz. Mûsâ'yı evinin içinde beslemekte idi.

933. O kinci, yüz binlerce çocuğu öldürdü; halbuki onun aradığı evinin içinde idi.

934. Bizim gözümüzde çok illet olduğundan, git kendi görüşünü, dostun görüşünde mahv et!

Ya'ni bizim zâhir gözümüzde pek çok nefsânî hastalıklar vardır. Bu hastalıklar sebebiyle, her şeyin iç yüzünü göremeyiz. Cenâb-ı Hak ise zâhiri ve bâtını görüp, bizim isti'dâdımıza münasib olan şeyleri, bizim hakkımızda icrâ buyurur. Öyle olunca kendi görüşümüzü, Hakk'ın görüşüne terk etmemiz zarûrî olur. Nitekim ayet-i kerîmede وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ (Bakara, 2/216) Ya'ni "Çirkin gördüğünüz şeyler, câiz ki sizin için hayırlı olsun; ve hoş gördüğünüz şeyler, câiz ki sizin için şer olsun" buyrulur.

935. Onun görüşü, bizim görüşümüze ne güzel bedeldir! Onun görüşünde garazın hepsini bulursun.

Gerek zâhire ve gerek bâtına taalluk eden Hakk'ın görüşü, bizim yalnız zâhirî görüşümüze mukābil ne güzel bir bedeldir! Onun görüşü, bizim isti'dâdımıza lâyık olan şeylere taalluk eder ve bize ona göre atâsını bahş eder. Meselâ isti'dâdımıza münasib olan fakr ise, fakrı ve gınâ ise gınâyı verir. Binâenaleyh onun görüşünde, sûrî ve ma'nevî makāsıdın kâffesini bulmuş olursun.

936. Küçük çocuk tutucu ve koşucu oluncaya kadar, onun merkebi, babanın boynundan gayrisi olmadı.

Henüz yürümekten ve tutmaktan âciz olan küçük bir çocuk, ancak babasının boynuna binip gezebilir. İmdi mertebe-i kemâle vâsıl olan insanlar da küçük çocuk gibidir. Onlar nefislerini, kendi mutasarrıfları olan Hakk'a teslîm etmişlerdir. Bu süretle onların üzerinde Hakk'ın murâdı ve tasarrufu, onlar kendi irâdelerini kullanmaksızın cereyân eder. Binâenaleyh terk-i tasarruf insana râhat bahş eder.

937. Vaktaki büyüdü ve el ve ayak gösterdi, mihnete ve ıztıraba düştü.

Ya'ni çocuk büyüyüp, elini ve ayağını kullanmağa başlayınca, hayatta mihnete ve ıztırâba düşer. Bunun gibi insan kendinde kudret görür ve Hak muvâcehesinde tasarrufa kıyâm ederse, karşısına bu tasarrufâtın mihnetleri ve ıztırâbları çıkar.

938. Halkın canları, elden ve ayaktan evvel, vefâdan safâ içinde uçarlar idi.

Ervâh-ı beşer, âlem-i cisme gelip elli ve ayaklı olmazdan evvel الستُ بربِّكُمْ (A'raf, 7/172) Ya'ni "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" hitâbına verdikleri "Bela" ya'ni "evet" cevabına vefâkâr olmaktan dolayı, küdûret-i gafletten sâf olan âlem-i ervâhda uçarlar idi.

939. “İhbitu” ya'ni “İniniz!” emriyle mukayyed oldukları vakit, gazaba ve hırsa ve kanâata habs oldular.

Ya'ni, mertebe-i ervâhdan, âlem-i ecsâma "İniniz" emr-i ilâhîsi ile mukayyed oldukları vakit, her birisi bir cisme taalluk etti ve taalluk ettikleri cismâniyyetin îcâbı olarak gazab ve hırs ve kanâat sıfatları içinde mahbûs kaldılar.

940. Biz hazretin ıyâliyiz ve süt isteyiciyiz. Halk, Allah'ın ıyâlidir buyurdu.

Biz Hakk'ın rızık taleb eden muhtâclarıyız. Zîrâ Seyyid-i âlem Efendimiz Hz. Enes'den rivâyet olunan hadis-i şerifde الخلق عيال الله Ya'ni "Mahlûkāt Allâh'ın ıyâlidir" buyurdu.

941. Gökten yağmur veren o Zât-ı ecell ve a'lâ, rahmetinden ekmek vermeğe de kadirdir.

Yerden rızık çıkaran yağmurun yağmasında hiçbir kimsenin sa'yi müessir değildir. Binâenaleyh hiçbir kimsenin sa'yine mevküf olmaksızın yağmur veren Hak Teâlâ kullarına sa'y etmeksizin ekmek de verebilir. Nitekim Tih Sahrâsı'nda Benî İsrâîl'e sa'yleri olmaksızın kebâb olmuş selvâ kuşları ve kudret helvası indirir idi.