Çıfıt şâhın istihzâ ve inkâr etmesi ve kendi nasîhatçılarının nasîhatını kabûl etmemesi
23. bölüm / 56 · 2579 kelime · ~13 dk okuma
883. Nasihatçılar dediler ki, hadden tecavüz etme; inâd merkebini bu kadar sürme!
Şahın kendi adamlarından ba'zıları bu hârikayı görünce nasîhat vermeğe kalkıp dediler ki: Zulüm ve kahrın da bir haddi vardır; o haddi tecavüz etme. Üstüne binmiş olduğun inâd merkebini zulüm ve kahır meydânında bu kadar sürme.
884. Nasihat edenlerin ellerini bağladı ve tevkîf etti; zulmü birbirine bitiştirdi.
Nâsihlerin ellerini bağladığı gibi, kendilerini de bir mahalle bağlayıp tevkîf etti. Bu sûretle yaptığı zulümlere bu zulmü de ilâve etti.
885. İş buraya erişince: "Ey köpek ayağını sıkı bas ki, bizim kahrımız erişti" diye nidâ geldi.
Zulüm son dereceye gelince, arkasından kahr-ı ilâhî gelmesi, bu âlemde âdet-i câriye-i ilâhiyyedendir. Târîh-i İslâm'da ve Roma ve Fransa vesâir milletlerin tarihlerinde emsâli pek çoktur.
886. Ondan sonra o ateş, kırk arşın alevlendi; halka oldu ve o çıfıtları yaktı.
Ya'ni, mü'minleri attıkları çukur içindeki ateşin alevi ufkî bir sûrette etrâfa kırk arşın yayılarak bir halka teşkîl etti ve mü'minlerin yanmalarını temâşâ için çukurun etrafında sandalyelere oturmuş olan yahûdîleri yaktı, kavurdu.
887. Onların aslı, ibtidâdan ateş idi; nihayetde de kendi asıllarına gittiler.
888. Hem o taife ateşten doğmuş idiler; cüz'lerin yolu, küll tarafına olur.
Âteş, Kahhâr isminin mazharıdır. Bunların a'yân-ı sâbiteleri de ezelde ve ibtidâda sıfat-ı kahr-ı ilâhînin mazharı olmuş idiler. Binâenaleyh hayât-ı dünyeviyyelerinin sonunda da kendi asılları olan âteş-i kahr tarafına gittiler ve bu zâlimler mâdemki küll olan Kahhâr ve Mudill isimlerinden doğmuş bir cüz' idiler; binâenaleyh onların sırât-ı müstakîmi kendi külleri olan bu isimlerin muktezâsı oldu ve bu sırât-ı müstakîmin nihâyeti de âteş oldu.
889. Mü'min yakıcı bir ateş idiler ve bu kadar! Onların ateşi çöp gibi kendilerini yaktı.
Ya'ni onların hayât-ı dünyeviyyedeki vazîfeleri mü'min yakıcı bir ateş olmak idi. İşte bu kadar! Binâenaleyh الجزاء من جنس العمل Ya'ni Cezâ amel cin- sinden olur" kāidesince, onların hazırladıkları ateş, çörçöp gibi kendilerini yaktı ve cezaları, amellerine muvâfik oldu.
890. Aslı hâviye olan kimsenin, muhakkak zaviyesi de hâviye olur.
[877] "Hâviye" derekât-ı cehennemden bir derekedir. Nitekim âyet-i kerîmede `وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ نَارٌ حَامِيَةٌ` (Karia, 101/8-11) Ya'ni "Ve ha-senâtının vezinleri hafif olan kimseye gelince, onun aslı hâviyedir. O nedir bilir misin? O yakıcı ateştir."
"Hâviye" hevâdan müştakdır ve hevâ 854 numaralı beytin îzâhında ta'rîf olundu. İmdi hevâ-yı nefsânî dâimâ âlem-i berzahda suver-i kabîhaya temessül edecek olan a'mâl-ı seyyieyi doğurur. Binâenaleyh aslı hâviye olan kimsenin, hayât-ı dünyeviyyede vazîfesi a'mâl-i seyyie ve hayât-ı uhreviyyede gidip oturacağı köşe de yine hâviye olur.
891. Çocuğun anası onu arayıcıdır; asıllar fer'lerin izindedir.
Ana asıldır, çocuk onun fer'idir. Ana çocuğun arkasından koştuğu gibi, asıl olan esmâ-i ilâhiyye de, kendilerinin fer'i olan mezâhirinin arkasından koşar ve onları kendi âgûş-i terbiyesinden aslâ bırakmaz.
892. Eğerçi, sular havuz içinde mahbûstur, havâ onu neşf eder, zîrâ erkânîdir.
Asıllar fer'in arkasından gitmesinin bir misâli sudur. Sular havuz içinde toplanıp mahfûz ve mahbûs kalmıştır; fakat havâ unsuru suyun aslı olduğundan, o mahbûs olan suyu neşf eder. Çünkü o su erkân-ı tabiatden olan havâya mensûbdur.
893. Kurtarır, azar azar ma'denine kadar götürür; hatta sen onun götürmesini görmezsin.
Havâ unsuru suyun azar azar tebahhuru vâsıtasıyla onun zerrâtını ma'denine, ya'ni hâvî olduğu gazların mecma'ına kadar götürür. Ya'ni müvellidü'l-humûza zerrâtı mecma'ına ve müvellidü'l-mâsını da kezâ müvelli- dü'l-mâ mecmaına götürür ve sen onun nasıl götürüldüğünü göremezsin. Yalnız bir müddet sonra havuz içinde su kalmadığını görürsün.
894. Ve bu nefes, böylece bizim canlarımızı azar azar dünya habsinden çalar.
İnsanın hayatı havâ-yı hâricîden müvellidü'l-humûzayı ciğerlerine almak ve karbonu ihrâc etmek sûretiyle devam eder. Binâenaleyh hayât bu nefes ile kāimdir. Bu vücûd makinası nefes alıp vermek sebebiyle her an eskir ve ömrü de gittikçe kısalır. Şu halde bu nefes rüzgârı bizim ömrümüzü - havuz içinde mahbûs olan suyu havâ-yı nesîmînin emdiği gibi- azar azar habs-i dünyâdan çalar.
İmdi mâdemki hayâtın zübdesi ancak nefesten ibârettir ve mahsûl-i hayât da bu nefesdir, o halde bu nefesi ma'nâsız bir sûrette sarf ve isrâf etmemek lâzım gelir. Eğer ma'nâsız olarak çıkarılırsa, o nefes, yine esfel-i sâfilîn olan tabîat âleminde mahbûs kalır; ve eğer insanın halkından maksûd olan ma'nâ ile çıkarılırsa, telattuf edip, asl-1 hakîkî olan Hakk'a urûc eder.
895. Kelimât-ı tayyibe O'na kadar suûd eder; bizden Allah'ın bildiği mahalle kadar çıkar.
Nefes, kelimât-ı tayyibe olan tesbîh ve tehlîl ve musâhabe-i hakäyık ve maârif ve nasâyih-i dîniyye ile sarf edilirse, huzûr-ı ilâhîye kadar çıkar. Huzûr-ı ilâhî neresidir diyecek olur isen, biz cevâben: "O bizden kelimât-ı tayyibe ile çıkan nefesin suûd ettiği makām, Allah Teâlâ Hazretleri'nin bildiği mahaldir" deriz.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Fatır'da olan şu إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَ الْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ (Fâtır, 35/10) Ya'ni "Kelimât-ı tayyibe Allâh'a suûd eder ve amel-i sâlih onu yükseltir" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Bu âyet-i kerîmeye nazaran, kelimât-ı tayyibenin sûretâ telaffuzu kâfi değildir, onu is'âd eden amel-i sâlihdir; ve amel-i sâlih de, hulûs-i kalbdir. Binâenaleyh riyâ ve süm'a ile telaffuz olunan kelimât-ı tayyibeye musarraf olan nefes, huzûr-ı Hakk'a suûd edemez.
896. Bizim nefeslerimiz, bizden dâr-ı bakāya tuhfe olarak tahâretle urûc eder.
897. Ondan sonra makalin mükafatı, celâl sahibi tarafından rahmet olarak, bize onun iki katı gelir.
Bizim nefeslerimiz tahâretle Hakk'a urûc ettikten sonra, bu hulûs-ı kalb ile olan zikr-i Hakk'ın mükâfâtı celâl ve azamet sahibi olan Hak Teâlâ tarafından bize o hediyemizin iki katı rahmet olarak nâzil olur. Bu rahmet ise rızâ-yı ilâhîdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَ رِضْوَانٌ مِنَ اللَّهِ أَكْبَرُ (Tevbe, 9/72) Ya'ni "Allah Teâlâ cânibinden olan rıdvân pek büyüktür" buyrulur.
898. Bundan sonra abd, nail olduğu şey cinsinden olan şeye nail olmak için, bizi onun emsaline ilcâ eyler.
Rahmet-i ilâhiyye ve rıdvân-ı ekber hâsıl olduktan sonra, abd evvelce nâil olduğu şeye tekrar nail olmak için, bizi yine huzûr-ı kalb ile, evvelki hâlin emsâli olan ezkâr-ı Hakk'a ilcâ eyler ve kul bu rahmet-i ilâhiyye neticesinde, artık başka türlü hareket edemez. Kendisi için zikr-i Hak bir zarûret hâlini iktisâb eder; ve mükâfâtı da kat kat olur.
899. İşte böylece dâimâ çıkar ve iner. Bu, onun üzerine kāim olarak asla zâil değildir.
Zikr-i Hak'la sarf olunan nefesler böyle dâimâ Hakk'a urûc eder ve Hak tarafından da onun mükâfâtı sana iki kat olarak nüzûl eder. Bu senin hâlin böyle urûc ve nüzül üzerinde kāim olur, aslâ munkatı' ve zâil olmaz.
900. Farisî söyliyelim; ya'ni bu çekiş, o zevkin geldiği tarafdan gelir.
[887] Cenâb-ı Pîr'in bu Mesnevî-i Şerîfi söylemeleri zikr-i Hak'dır; ve nefes-i âlîlerini bu zikr-i Hakk'a sarf buyururlar. İmdi ebyât-ı arabiyye ile îzâh buyurdukları hakāyıkın fiilen bu sadedde vukū'una işâreten derler ki: Bizim bu hakāyıkı elfâz-ı arabiyye ile söylememiz, nefesimizi Hakk'ın bu sûretle bir cezbi ve çekmesidir. Zîrâ biz zikr-i Hak'la meşgül iken, bize Hak cânibinden rahmet olarak nâzil olan bir zevk, nefesimizi bu elfâz-ı arabiyye ile, yine o zevkin geldiği tarafa çekti. Artık Fârisî söyliyelim.
901. Her kavmin gözü bir tarafta kalmıştır. Zîra o tarafta bir gün bir zevk sürmüştür.
Ya'ni her tâifenin gözü bir gün zevk ettiği bir mahalde kaldığı için, ben de yukarıdaki hakāyıkı arabî olarak söyledim; çünkü zevkim اليه يصعد الكلم الطيب (Fâtır, 35/10) ["Ona ancak güzel sözler yükselir"] kelâm-ı ilâhîsinde idi; ve kelâm-ı ilâhî olan Kur'ân-ı azîmü'ş-şân Arabîdir ve küllü'l-küll olan Hâtem-i enbiyâ (s.a.v.) Efendimiz de Arabîdir. Benim gözümde o zevk ettiğim kelâm-ı ilâhîde ve küllü'l-küll olan nebiyy-i zîşânımda kaldığı için, mahzâ o zevki tahatturen ebyâtı Arabî olarak söyledim.
902. Muhakkaktır ki, cinsin zevki, kendi cinsinden olur; cüz'ün zevki, kendi küllünden olduğunu gör!
Ya'ni ben velâyet-i muhammediyyeye mensûbum ve onun cinsindenim, o benim küllümdür. Benim velâyetim onun cüz'üdür. Binâenaleyh benim zevkim elbette kendi küllümden olur ve o zevkin galebesi ile elbette enfâsımı elfâz-ı arabiyye ile sarf ediveririm. Cenâb-ı Pîr cinsiyyet üzerine ba'zı hakāyık beyânına şürü' edip buyururlar ki:
903. Yahut, meğer ki o bir cinse kābil ola; ona eriştiği vakit, onun cinsi olur.
Ya'ni âlemde vehle-i nazarda görülen şey iki cinsdir. Birisi erbâb-ı hidâyet, diğeri erbâb-ı dalaletdir. Erbâb-ı hidâyet, kendi külleri olan enbiyâya ve erbâb-ı dalâlet de, kendi külleri olan İblîs'e tâbi'dir. Cenâb-ı Pîr, bu beyitte üçüncü sınıfa işâreten buyururlar ki, zâhiren dalâlette olan bir kimse, hakîkatte erbâb-ı hidâyetten olur; ondaki hâl-i dalâlet ârızîdir. O kendi cinsine mülâkî olunca, hâli tebeddül edip, onun cinsinden olur. Ve kezâ zâhiren ehl-i hidâyet olan kimse, hakîkatte erbâb-ı dalâletten olur; ondaki hâl-i hidâyet ârızîdir; o da kendi cinsine mülâkî olunca, o cinse katılır.
904. Su ve ekmek gibi ki, bizim cinsimiz değil idi, bizim cinsimiz oldu ve bizde çoğalttı.
Su ve ekmek, sûret i'tibâriyle bizim cinsimiz değildir; fakat unsuriyyet i'tibâriyle bizim cinsimizdir; sûretâ aramızda cinsiyyet yok iken, biz onları yer ve içeriz. Bizim vücûdumuzun sıklet-i cismiyyesini ve kuvvetini çoğaltır.
905. Suyun ve ekmeğin cinsiyyet nakşı yoktur; diğer i'tibârdan onu cins bil!
Suyun ve ekmeğin sûreti, zâhirde insanın sûretine benzemez. Bu sûret ve nakış i'tibâriyle insanın cinsi değildir; fakat unsuriyyet cihetinden suyu ve ekmeği bizim cinsimizden bil! Zîrâ insanın cismini teşkîl eden müvellidü'l-mâ' müvellidü'l-humûza, azot, karbon ilh... gibi anâsır, suyun ve ekmeğin cismiyyetini dahi teşkil eder.
906. Ve eğer bizim zevkimiz cinsin gayrinden olursa, o ancak cinse müşabih olur.
Ba'zan münafık olan bir kimse, sûret-i salâhda görünür. Biz de onu bu halde gördüğümüz için, sohbet ve huzûrundan zevk alırız. Binâenaleyh bizim zevkimiz, cinsimizin gayrinden olur. Bu cinsimizin gayrinden zevk almamız dahi, onun sûretteki müşâbehetindendir.
Ma'lûm olsun ki cinsiyyet birkaç vecih iledir: 1. Sûretleri ve ma'nâları bir olur. Alim ve sâlih olan efrâd-1 insâniyye gibi. 2. Sûretleri bir, ma'nâları başka olur. İnsân-ı sâlih ve âlim ile, insân-ı câhil ve fâsık gibi. 3. Sûretleri başka ve ma'nâları bir vech ile müttehid olur. Cismiyyet-i insâniyye ile, cismiyyet-i gıdâiyye arasındaki unsuriyyet ittihâdı gibi.
Bu beyt-i şerîfde sûretleri bir, ma'nâları başka olan kısma işâret buyrulur. Binâenaleyh sûretleri yekdiğerine benzeyen iki şahıs, birbirinin huzûrunda zevk alır; fakat bilâhire ma'nâlarının başka olduğu zâhir olunca, o zevk kalmaz.
907. Ona müşabihdir, âriyet olur; sonunda âriyet bâkî olmaz.
Meselâ sûrette sâlih görünen bir kimse ile vâki' olan musâhabet, bidâyette zevk ve inşirah verir; fakat bilâhire o kimsenin fisk u fesâdı zâhir olunca o zevk ve inşirâh zâil olur; çünkü müşâbehet-i zâhiriyye âriyet bir şeydir.
908. Eğer kuşa safîrden zevk gelirse, kendi cinsini bulamadığı vakit müteneffir olur.
Avcı kuşu tutmak için kuşlar gibi ıslık çalarak ses çıkarır ve kuş dahi avcının sesini, kendi cinsinin sesine benzettiğinden, zevkan o tarafa gelir. Orada kendi cinsini bulamayınca o zevkı, nefrete mübeddel olup, eğer tuzağa tutulmuş ise derhal kaçar.
909. Eğer susamışa serabdan zevk gelirse, ona eriştiği vakit, kaçar su arar.
Ya'ni müşâbehet, sûret-i ezvâkdan görünen serâb gibidir; susayan kimse o serâbı gördüğü vakit, aman şuradan su içeyim diye koşar. Vaktâki o mahalle gelir, o sûretin ma'nâsı başka olduğunu görür, kaçar; kendine lâzım olan suyu arar. Bu beyt-i şerîfte, "sahte mürşidler" serâba ve "mürîdler" de susamış olan kimselere teşbîh buyrulmuştur.
910. Müflisler kalp altından sevinirler; lakin o darbhanede rezil olur.
[897] İrfan müflisleri olan mürîdler, sûrette kalp altın gibi parlak ve ma'nâda simsiyah olan ma'rifet-i sûriyye sahibi sahte mürşidlere mülâkî oldukları vakit, sevinirler. Fakat kalp altın gibi olan o sahte mürşidler darbhâne-i hakîkatte ve hak meydanında rezîl ve rüsvây olurlar.
911. Tâ ki altın boyayıcılık seni yoldan alıkoymıya; ve ta ki eğri hayal seni kuyuya düşürmeye.
912. Kelîle'den o kıssayı tekrar oku; ve o kıssa içinde de hisseyi taleb et!
Hind hükemâsından birinin, hanların lisânından nesâyıh icrâsına dair tertîb etmiş olduğu Kelîle ve Dimne nâmındaki kitâbda münderic olup, âtîde
* "Kelîle ve Dimne" ismindeki kitâb Hind-i kadîm hükemâsından birisinin hikmet-i ahlâktan bahisle, Sanskrit lisânıyla yazdığı bir kitâbdır. Hüseyin Vâiz tarafından "Envâr-ı Süheylî" ismi ile Fârisî'ye tercüme edilmiş ve Hindistan'da tab' edilmiştir. Filibeli Alâeddin Ali Çelebi ta-
nakl edilecek olan hikâyeyi tekrâr oku ve ondan hisse al ki, kalp altını boyayan tavşana müşâbih bulunan sahte mürşidler seni doğru yoldan alıkoymasın ve arslanı kuyuya düşüren eğri hayâle giriftâr olmıyasın.
Av hayvanlarının arslana tevekkülü ve terk-i sa'yi söylemesinin hikâyesi
913. Av hayvanlarından bir taifeye hoş vâdîde dâimâ arslandan ıztırab var idi.
914. O kadar çok ki o arslan pusudan kapardı; o otlak hepsinin üzerine nâhoş olmuş idi.
915. Çâre düşündüler; arslana geldiler; dediler ki: Biz seni vazîfeden tok tutarız.
916. Bu mer'a bize acı olmamak için, sen vazîfeden gayri bir avın ardınca gelme!
Hayvanlar şu çâreyi buldular: Arslanın huzûruna gidip dediler ki: Biz senin nafakanı ta'yîn edelim; sen bizim ta'yîn ettiğimiz bu nafakadan başkaca apansızın pusudan çıkıp av arkasında koşma ve bu mer'ayı bize zehir gibi acı etme!
rafından da "Hümâyûn-nâme" ismiyle Türkçe'ye tercüme ve tab' edilmiştir. İbâresi tarz-ı kadîm üzeredir. Hilâlî Efendi de nazmen tercüme etmiştir. Bilâhire Şerîf ibrahim Mâhir Efendi tarafından sâde bir lisan ile tercüme edilmiştir. Kul Mes'ûd nâmında birisi tarafından yapılan eski bir tercüme de Lâleli Kütübhânesi'nde mahfüzdur. (A.A. Konuk)
Arslanın av hayvanlarına cevâb vermesi ve çalışmanın fâidesini söylemesi
917. Dedi: Hîle değil, vefâ görürsem, pek a'la! Ben Zeyd'den, Bekir'den çok hîle görmüşümdür.
Ya'ni arslan av hayvanlarına cevâben dedi ki: Bu sözünüz hîle olmayıp da, hakîkat ise ve ahdinizde vefâ görürsem, muvâfakat ederim. Fakat ben şundan bundan çok hîleler gördüğüm için sözünüzün sıdkından şübhem vardır.
918. Ben insanların fiilinin ve hilesinin kurbanıyım. Ben yılan ve akrep sokmasının ısırılmışıyım.
Ya'ni ben yılan ve akreb tabîatında olan insanların açtıkları yaralar ile ısırılmışım ve onların kötü fiillerinin ve hîlelerinin helâki ve kurbânıyım.
919. İçimden pusuda olan nefis adamı, mekr ü kîn hususunda bütün adamlardan beterdir.
Bu beyt-i şerîfde اعدى عدوك نفسك التي بين جنبيك Ya'ni "Senin en ziyâde düşmanın iki omuzlarının arasında nefsindir" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.
920. Benim kulağım لا يلدغ المؤمن i işitti, Peygamber'in sözünü cân ve dil ile [907] kabul etti.
Ya'ni benim kulağım لا يلدغ المؤمن من جحر واحد مرتين Ya'ni “Mü'min-i akıl bir delikten iki kere sokulmaz." Ya'ni akıllı mü'min zarar gördüğü bir mahalle bir daha gitmez hadîs-i şerîfini işitti. Artık bir daha vefâsızların sözüne i'timâd edemem.
Av hayvanlarının tevekkülü, sa'y ve iktisaba tercih etmesi
921. Hepsi dediler ki: Ey haberdar olan hakîm; korkuyu bırak ki, kaderden kurtaramaz.
Av hayvanlarının hepsi birden arslana dediler ki: Ey görmüş geçirmiş olan hakîm! İ'timatsızlık korkusunu bırak, zîrâ hadîs-i şerîfde دع الحذرفان الحذر لا يغنى عن القدر Ya'ni "Korkuyu terk et; zîrâ korku, kaderden iğnâ etmez; ya'ni kadere karşı fâide vermez" buyrulmuştur.
922. Korkuda uğursuzluğun ve şerrin ıztırabı vardır; git tevekkül et, tevekkül çok iyidir.
923. Ey sert ve keskin, kazâ ile pençeleşme! Ta ki kaza da senin ile inad etmesin.
Ey sert ve keskin huylu kimse, kazâ-yı ilâhî ile pençeleşmeğe kalkma! Sen tedbîrler yaparak kazâ ile pençeleşmeğe kalkınca, kazâ-yı ilâhî de hükmünü infâz için, senin tedbirlerine karşı, türlü türlü yollardan dolaşıp sana gelir.
924. Hakk'ın hükmünün önünde ölmüş olmak lazımdır; ta ki Rabbü'l-felakdan yara gelmesin.
Ya'ni sen Hakk'ın hükmü önünde ölüler gibi tedbirsiz ve hareketsiz ol ki, o hükm-i ilâhî kolayca seni bulup, eserini göstersin ve Rabbü'l-felakdan, ya'ni perde-i gaybı yaran Rabb-i mutlakdan sana yara gelmesin. Eğer böy- le yapmayıp, aklınca tedâbîr ittihâzına kalkarsan, o hükm-i ilâhî mermîsi senin tedbirlerinin siperini yıktıkça, her birinden ayrı ayrı teessür yaralarını yersin.
Arslanın çalışmayı ve kazanmayı tevekküle ve teslîme tercih etmesi
925. Dedi: Evet tevekkül rehberdir. Bu sebeb de Peygamber'in sünnetidir.
Ya'ni arslan dedi ki: Evet tevekkül sâliki Hakk'a vâsıl eden bir rehberdir, bu redd olunmaz; fakat dünyâ âlem-i esbâb olduğu ve esbâba teşebbüs olmaksızın bir iş husûle gelemediği için, bu sebeb dahi Peygamber'in sünneti ve âdetidir.
926. Peygamber yüksek ses ile, tevekkül ile beraber devenin dizini bağla buyurdu.
Ya'ni bir gün bir kimse Resûl-i Ekrem Efendimiz'e gelip: "Yâ Resûlallah! devenin dizini bağlıyayım mı, yoksa tevekkül edip bağsız bırakayım mı?" diye sordu. Seyyid-i âlem Efendimiz: اعقل بعيرك ثم توكل على الله Ya'ni "Deveni bağla, sonra Allâh'a tevekkül et" buyurdular.
927. "El-kâsibu habibullah" remzini işit, tevekkülden sebebde kâhil ve tenbel olma!
الكاسب حبيب الله Ya'ni "Kazanan Allah'ın sevgilisidir" hadîs-i şerîfindeki işareti dinle! Esbâba tevessül et; fakat bu sebebe tevessül ederken, Allâh'a tevekkülden dahi kāsır ve gāfil olma! Ya'ni bu âlemde işler sebebsiz olmaz; fakat sebeb dahi muhakkak o işlerin husûlüne müstakil bir âlet değildir; bunu bil!