Hûd (a.s.)ın ahdinde Ad kavmini helâk eden rüzgârın kıssası
22. bölüm / 56 · 975 kelime · ~5 dk okuma
867. Hud, mü'minlerin etrafına bir çizgi çekti; rüzgâr oraya erişirdi, latif olurdu.
Târîh-i Enbiya'da mezkûr olduğu üzere Hûd (a.s.) Ad kavmine meb'ûs ol- muş idi. Kavminden pek az kimse îmân etti. Îmân etmeyenler gerek Hûd (a.s.)a ve gerek mü'minlere ezâ ve cefâya başladılar. Hak Teâlâ münkirlere azâb edeceğini vahiy buyurdu. Hûd (a.s.) mü'minlerin etrafına bir çizgi çek- ti; Cenâb-ı Hak şiddetli bir rüzgâr gönderdi; bu rüzgâr çizgi içindeki mü'min- lere gâyet latîf ve hafif olarak isabet ettiği halde, çizgi haricindeki münkirleri havaya kaldırıp, yere çarpar ve parça parça ederdi. Nitekim âyet-i kerîmede وَ أَمَا عَادٌ فَأَهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ (Hakka, 69/6) Ya'ni "Ve Ad kavmine gelince; onlar şedîd rüzgâr ile helâk olundular" buyrulur.
868. Her kim ki o hattan hariç idi, hepsini havada parça parça ederdi.
869. Nitekim Şeybân-ı Râî, namaz vakti cemaata gittiği vakit, kurt oraya tecavüz etmemek için, koyun sürüsünün etrafına zahiren bir hat çekerdi; hiçbir kurt o hattın içine gitmezdi; bir koyun da o nişandan dönmezdi.
Evliyâullâhdan Şeybân hazretleri İmâm-ı Şâfiî hazretlerinin asrında Mı-sır'da çobanlık eden, kerâmâtı zâhir bir zât-ı muhterem imiş. Kerâmâtından birisi de, cum'a namâzında cemâate gideceği vakit, koyun sürüsünün etrafına bir çizgi çeker ve onları nezâretsiz bırakır gidermiş. Çizginin içine bir kurt giremediği gibi, bir koyun da hârice çıkamaz imiş. İmâm-ı Şâfiî hazretleri o zât-ı muhteremin ziyaretine gittiği vakit, huzûrunda iki diz üstü oturduğundan, ba'zı zevât cenâb-ı İmâm'a: “Bu zât ümmîdir, sen ise bir mezheb imamısın; bu kadar hürmetine sebeb nedir?" dediklerinde, cenâb-ı İmâm: "O Allah'ı benden daha iyi bilir" buyururlar imiş.
872. Kurdun hırs rüzgârı ve koyunun hırsı, Allah adamının dairesine bağlandı.
873. Ecel rüzgârı da ariflere böyledir; o nesîm-i Yusuf gibi yumuşak ve hoştur.
Bâd-ı Sarsar Ad kavminin mü'minlerine gâyet yumuşak olarak isabet ettiği gibi, ölüm rüzgârı da âriflere öylece yumuşak ve latîf bir halde eser. Ve bu ecel rüzgârı onlara, Yûsuf (a.s.)ın gömleğinin kokusunu rüzgâr nasıl güzel ve latîf bir halde getirmiş ise, âriflere de mahbûblarının kokusunu, öyle latîf ve hoş bir halde getirir.
874. Ateş İbrâhîm'i dişliyemedi; çünkü Hakk'ın güzîdesi ve seçmesi olursa, onu nasıl ısırır?
Ya'ni Nemrûd'un ateşi İbrâhîm (a.s.)ı yakamadı; zîrâ Hakk'ın peygamberlik için intihâb buyurduğu bir kul idi; ateş onu nasıl yaksın?
875. Ehl-i dîn, şehvet ateşinden yanmaz; bâkîleri yerin dibine kadar götürmüştür.
Ehl-i dîn huzûzât ve şehevât-ı nefsâniyye ateşine yanmaz; çünkü onlar bu huzûzât-ı nefsâniyyede Allâh'ın peygamberi tarafından çizilmiş olan hudûddan ileriye geçemezler. Hudûdu tecavüz edenler her ne kadar sûrette ehl-i dîn görünür iseler de, hakîkatte ehl-i dîn değildirler; zîrâ dînin bir ma'nâsı da inkıyâddır. Bu hudûd-ı şer'iyyeyi tecavüz edip, şehevât-ı nefsâniyyelerine esîr olanları o şehvet ateşi, zâhiren ve bâtınen yerin dibine kadar götürür. Zâhiren yerin dibine götürmesi, şehevât-ı nefsâniyyelerini sû-i isti'mâl edenlerin çok muammer olamayıp, az bir müddet zarfında ölmeleridir. Bâtınen yerin dibine götürmesi, rûhunun âlem-i tabîatta ve esfel-i sâfilînde mahbûs kalıp, âlem-i rûhâniyyete ve illiyyîne urûc edememesidir.
876. Denizin dalgası Hakk'ın emriyle koştuğu vakit, Mûsa'nın ehlini kıbtîden fark etti.
Ya'ni Mûsâ (a.s.) mü'minler ile Mısır'dan hicrete kasd edip, Bahr-i Ahmer sâhiline geldikde, mu'cize-i nebeviyyesi olmak üzere, denizde kuru bir yol açıldı. Mü'minler deniz içindeki o kuru yoldan karşı yakaya geçtiler. Fir'avn dahi avanesiyle beraber onların geçtiği yola girdi; deniz kapandı gark oldular. Nitekim kıssası Kur'ân-ı Kerîm'de beyân buyrulur. İşte bu defa da deniz dalgaları Mûsâ (a.s.)a tâbi' olan ehl-i îmân ile, Fir'avn'a tâbi' olan kıbtîleri, emr-i Hak'la tanıdı ve her iki tâifeye lâyık oldukları muâmeleyi ayı ayrı yaptı.
877. Fermân eriştiği vakit, toprak Kārûn'u, altını ve tahtı ile kar'ına çekti.
Kārûn, Mûsâ (a.s.)ın kavmi efrâdından birisi idi. Bidâyetde fakîr iken, sonra pek zengin oldu. Mûsâ (a.s.) binde bir zekât ile emr etti. Merküm ser- vetinin binde biri, azîm bir yekûne bâliğ olacağını hesab etti. Hırsı ve buhlü gālib olduğundan vermek istemedi. Bir fahişeyi kandırarak halk muvâcehesinde Mûsâ (a.s.)a zinâ isnâd etmek istedi. Fahişe işin hakikatini enzâr-ı nâsa ifşa etti. Mûsâ (a.s.) dahi Kārûn'un malı ile ve mülkü ile yere batmasını Hak'dan niyâz etti. Merkūm da, hazînelerinin bulunduğu bir sahaya ârız olan bir recfe neticesinde servet ve sâmânıyla beraber yere geçip helâk oldu. Bu kıssa Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Kasas'ın nihâyetlerine doğru beyân buyrulmuştur.
878. Su ve çamur İsâ (a.s.)ın nefesinden otladığı vakit kanat açtı ve kuş oldu, uçtu.
Nitekim âyet-i kerîmede İsâ (a.s.)dan hikâye tarîkıyla Hak Teâlâ buyurur: إِنِّى أَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ (Âl-i İmrân, 3/49) Ya'ni "Ben size çamurdan kuş hey'eti gibi yaparım; ona üflerim; imdi o Allah'ın izniyle bir kuş olur."
879. Senin tesbihin su ve çamur buharı oldu; gönül sıdkının üfürmesinden cennet kuşu oldu.
Ey sâlik, senin yediğin ekmek, içtiğin su, topraktan hâsıl olur. Onlar sana gıda olduğu vakit vücudunda harâret-i garîziyye olur. Bu harâretin buhârı ya'ni gazı hârice çıkardığın nefes olur ki, bu da hâmız-ı karbondur. Sen bu nefesi gönül sıdkı ile, ya'ni gönlünde doğru bir îmân bulunduğu halde hârice nefh ederken سبحان الله وبحمده [Sübhanallahi ve bi-hamdihî] gibi bir tarzda tesbîh edersen, senin bu tesbîhe mukārin olan nefesin, âlem-i ervâhda cennetin kuşu sûretine girer.
Âtîde bu gibi arazların, âlem-i berzahda sûret iktisâb edeceği bahsine müteallık pek çok hakāyık gelecektir.
880. Tûr Dağı Mûsâ'nın nûrundan raksa gitti ve kâmil sûfî oldu ve noksan- [867] dan kurtuldu.
Tûr Dağı hakkındaki îzâhât yukarıda 26 numaralı beyt-i şerîfde geçti. Ya'ni tecellî-i ilâhîden Tûr Dağı ehl-i tasavvuf gibi cezbeye tutulup, semâ'a kalktı; cemâdiyet noksanlığından kurtuldu da, kendisinde hakîkat-ı insaniyye zahir olarak kâmil bir sûfi oldu.
881. Eğer dağ-ı azîz sûfî oldu ise, ne aceb! Mûsa'nın cismi de bir kerpiçten idi.
Ey sâlik, cemâddan olan dağ, kâmil sûfî olur mu diye taaccüb etme; esâsen Mûsâ (a.s.)ın cismi de topraktandır. Kudret-i Hak ile onda eser-i hayât hâsıldır. Binâenaleyh kudret-i Hak'la dağda da bir hâl zuhûr ederse şâyân-ı taaccüb değildir.
882. O çıfıt şah, bu acaibi gördü; ona ancak istihzâ ve ancak inkâr oldu.
Şâh ateşte bu hârikulâde hâli gördü; fakat bu hâl ve bu acîbe onu îmâna getireceği yerde, bilakis ancak istihzâsına ve inkârına sebeb oldu.