O çıfıt pâdişâhın ateşe itâb etmesi
21. bölüm / 56 · 1624 kelime · ~9 dk okuma
836. Şah yüzünü ateşe çevirdi de dedi ki: Ey sert huylu ve ey tab'an cihan yakıcı, senin huyun nerede?
837. Niçin yakmıyorsun? Senin hâssıyyetin ne oldu? Yahut bizim tâliimizden, senin niyetin başka mı oldu?
838. Sen ateşpereste bile lutf etmezsin; o kimse ki sana tapmaz, nasıl kurtuldu?
839. Ey ateş! Sen asla sabir değilsin; nasıl yakmazsın? Nedir, kādir değil misin?
Ey ateş! Sen yakıcı olan tabîatını aslâ imsâk eder değilsin. Böyle olduğu halde, nasıl olur da yakmazsın? Bu hâl nedir? Yoksa yakmağa kudretin mi yoktur?
840. Acaba bu, göz bağı mıdır; yahut akıl bağı mıdır; böyle yüksek alev nasıl [827] yakmaz?
841. Bir kimse sana sihirbazlık mı yaptı? Yahud sîmya mıdır; yahud senin hilaf-ı tab'ın bizim bahtımızdan mıdır?
"Sîmyâ"nın ta'rîfi 524 numaralı beytin şerhinde geçti.
842. Ateş dedi: Ben ancak o ateşim; içeriye gel ki, benim harâretimi göresin.
843. Benim tabîatım ve unsurum başkalaşmadı. ben Hakk'ın kılıcıyım, izin ile keserim.
844. Çadırın kapısında Türkmenlerin köpekleri, misafirin önünde yaltaklanmıştır.
845. Ve eğer çadıra yabancı yüzlü geçerse, o köpeklerden arslanca hamle görür.
846. Ben kullukta köpekten daha aşağı değilim; Hak Teâlâ da dirilikte bir Türkden aşağı değildir.
Köpek, kendisine lutf ve in'âm eden kimseyi tanıyıp, ona karşı sâdıkāne hizmet eder. Ben dahi her an bir tecellîsi ile, benim varlığıma imdâd eden Hakk'ın bir kuluyum; nasıl olur da O'nun emrine itâat etmem. Köpek bir Türkmen'i karşısında diri ve kudret sahibi görür de, ona karşı yaltaklanır; Hak Teâlâ hayatta ve kudrette bu Türkmenden aşağı mıdır ki, ben O'nun önünde tezellül etmiyeyim?
847. Tab'ın ateşi eğer seni gamlı ederse, yakmayı dînin melîkinin emrinden eder.
848. Eğer tab'ın ateşi sana sürûr verirse, ona sürûru yine dînin melîki vaz' eder.
Her insanda bir tabîat ve huy vardır; o tabîat ba'zan yakıcı bir ateş gibi seni yakar ve sende gam peydâ eder; ve ba'zan da sana ferah ve sürür verir. Ve bir menba'da böyle iki zıd hâlin zuhûru hârikulâde bir şeydir. Ya'ni bir çeşmeden hem bal ve hem de zehir akar. Bu iki zıd hâl mâlik-i dînin emriy-le vâki' olur. "Dîn" âdet ma'nâsına olduğuna göre "mâlik-i dîn" âdetin mâ-liki ve mutasarrıfı demek olur; ve âdette mutasarrıf olan Hak'dır. Binâenaleyh Hak murâd ederse âdeti yırtar; âteşi gülzâr ve gülzârı âteş yapar.
849. Sen gam gördüğün vakit, istiğfâr et; gam, iş yapıcı olan Halık'ın emriy-le geldi.
Tab'ından gam husûlünü gördüğün vakit, istiğfar et; ya'ni Hak'dan bu gamın örtülmesini niyâz et! Zîrâ bu gam senin tab'ında müessir-i hakîkî olan Hâlık Teâlâ Hazretleri'nin emriyle zâhir oldu.
850. İstediği vakit gamın aynı şâdî olur; ayak bağının aynı azadlık olur.
Ya'ni, Hak Teâlâ istediği vakit tab'ından zahir olan gamın kendisini sürû-ra tebdîl eder; ayağını bağlayan şey, senin hürriyetinin aynı olur. Nitekim
851. Hava, toprak, su ve ateş bendedirler. Benim ve senin ile ölü, Hak ile diridirler.
Ya'ni, vücûd-ı unsurîmizi teşkîl eden hava, toprak ve su ve harâret Allah Teâlâ'nın emrine tâbi' bendedirler; ve bu unsurî vücûdumuzda zâhir olan eser-i hayât dahi cemî'-i zerrâta sârî olan Hakk'ın sıfat-ı hayatından bir pertevdir. Binâenaleyh bu anâsır benim benliğim ve senin senliğin ile cemâd mertebesindedir ve ölüdür. Nitekim Hakk'ın sıfat-ı hayatının pertevi bizden zâil olunca, o vücûd-ı unsuri, müncemid bir hâle gelir ve biz ölürüz; fakat o vücûdumuzun zerrâtı muzmahil olduktan sonra da, Hakk'ın hayatı ile diridir; onlardan muhtelif tavırlarda âsâr-ı hayâtiyye zâhir olur.
852. Hakk'ın huzurunda ateş dâimâ kıyamdadır; âşık gibi gece ve gündüz dâimâ cansızdır.
Ateş emre müheyyâ bir köle gibi Hakk'ın huzûrunda dâimâ hâl-i kıyâmdadır va ma'şûkunun huzûrunda kendi irâdesini terk edip, ölü gibi onun tahrîki ile hareket eden bir âşıka benzer.
853. Çakmak ve taşı demire vurursun, dışarıya sıçrar; emr-i Hak ile dışarıya ayak basar.
Çakmak ile demirden sıçrayan kıvılcım dahi Hakk'ın emriyle zahir olur.
854. Nefis demirini ve hevâyı birbirine vurma; zîrâ bu ikisi, erkek ve kadın gibi doğururlar.
Nefis demire ve hevâ çakmak taşına teşbîh buyrulmuştur. Nefis, hevâ ile temâs edince, fisk ve maâsî kıvılcımları sıçrar; ve erkek ile kadının ictimâ'ından çocuk doğduğu gibi, bunlardan fasid netîceler ve evlâtlar çıkar. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddîn ibn Arabî Fütûhât-ı Mekkiyyelerinde hevâyı şöyle ta'rif buyururlar: الهوى ميلان النفس الى ما تستلذه من الشهوات من غير داعية شرعية Ya'ni "Hevâ, sebeb-i şer'î olmaksızın nefsin, şehevât cinsinden hoşuna giden şeye meyl etmesidir."
855. Çakmak taşı ve demir, sebeb geldi velâkin ey iyi adam, sen daha yukarıya bak!
Ey himmeti âlî olan sâlik, sen sebeb-i sûrîye bakma; o sebebin daha yukarısında olan sebeb-i ma'nevîye bak!
856. Zîrâ bu sebebi, o sebebden meydana getirdi. Sebebsiz sebeb hiç kendiliğinden olur mu?
Bu sûrî sebebi Hak Teâlâ ondan daha yukarı olan sebeb-i ma'nevîden çıkardı. Sebeb-i ma'nevî olmaksızın, sebeb-i sûrî hiç kendiliğinden olur mu? Meselâ bu kâğıda nakş ettiğimiz kelimeler, ma'nâları anlamak için bir sebeb-i sûrîdir; ya'ni bu sebeb-i sûrî olan hurûfât ve kelimâtı yazmanın sebebi, onun fevkınde ve ondan evvelki sebeb-i ma'nevîdir. Diğer esbâb-ı sûriyye de buna kıyâs olunsun.
857. Ve o sebebler ki, peygamberlere rehberdirler; o sebebler, bu sebeblerden daha yüksektir.
Ya'ni peygamberlerin getirdikleri birtakım ahkâm-ı şer'iyye vardır ki, bunlar amel edenlerce sûrî sebeblerdir. Peygamberlere bu sebeblerden daha yüksek olan sebebler rehber olmuştur. O rehber olan yüksek sebebler de esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye îcâbâtıdır. Zîrâ âlem-i tahakkuk olan âlem-i kevnde, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin te'sîrâtı ve ahkâmı yekdiğerinden temeyyüz etmek ve ism-i Hâdî ile ism-i Mudill fi'iliyâtına geçmek lazımdır.
858. Bu sebebi, o sebeb âmil eder; ba'zan dahi semeresiz ve atıl eder.
Bu sebeb-i sûrîyi, o sebeb-i ma'nevî âmil ve fail kılar. Yine o sebeb-i ma'nevî ba'zan bu sebeb-i sûrîyi semeresiz ve te'sîrsiz bırakır. Meselâ ateşin sûreti, kahr-ı sûret için bir sebebdir ve bu sebebin sebebi, sıfat-ı kahhâ- riyyet-i ilâhiyyedir. Fakat ba'zan sıfat-ı rahmet-i ilâhiyye bu ateşin kahr-ı sûrîsini semeresiz ve te'sîrsiz bırakır. Nitekim yahûdî şâhın ve Nemrûd'un âteşinde yakıcılık hassası zâil olmuştur.
859. Bu sebeb-i sûrîye akıllar mahrem geldi; ve o sebeblere peygamberler mahremdir.
Meselâ âteş, kahr-ı eşyaya sebebdir; bunu akıllar bilâ-i'tirâz kabûl ederler. Bilakis ateşin yakmaması, akıllara yabancı gelir; fakat enbiyâya ve onların vârisleri olan evliyâya yabancı gelmez. Zîrâ bu zevât-ı kirâm ateşin yakmamasının sebebini görürler ve bu görüşten dolayı esbâb-ı ma'neviyyeye vakıf olurlar. Nitekim âhâd-1 nâs mu'cizât-ı enbiyâya ve kerâmât-ı evliyâya taaccüb ederler ve hattâ inkâr bile ederler. Zîrâ onun sebebine akıllar yabancıdır. Fakat enbiyâ ve evliyâ için şâyân-ı taaccüb değildir.
860. Bu sebeb, Arabçada ne olur? Resen "ip" de! Bu kuyuya bu ip, üslub [847] ile geldi.
Ya'ni Arabça "sebeb" kelimesinin ma'nâsı iptir. İp ile kuyunun suyuna erişildiği gibi, birtakım makāsıda vusûl için kullanılan vâsıtalara da sebeb demişlerdir. Nitekim sûre-i Kehf'de âye-i kerîmede وَ آتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْئٍ سَبَبًا فَاتَّبَعَ سَبَبًا (Kehf, 18/84-85) Ya'ni "Biz İskender-i zi'l-karneyne her şeyden bir sebeb verdik; binâenaleyh sebebe tâbi' oldu..." buyrulur. İmdi bu dünyâ kuyusuna sûrî sebebler ve ipler, Hak Teâlâ'nın fenni ve üslûbu ile iner ve çıkar. Meselâ uzaktaki bir adamın sesi, telefon âleti vâsıtasıyla işitilir; halk sebebi gördükleri için buna taaccüb etmezler; fakat enbiyâ ve evliyâ âletsiz olarak, uzaktaki sadâyı işittikleri ve işittirildikleri halde, halk nazarında sebeb mahfi olduğu için taaccüb ederler ve hatta inkâr ederler.
861. Çıkrığın dönmesi, ipin illetidir; çıkrığı çevireni görmemek hatadır.
Kuyudan su çıkaran ip, dönen çıkrığa sarıldığı için su çıkarır. Binâenaleyh ipin inip çıkmasının sebebi, çıkrığın dönmesidir. Halbuki çıkık da kendi kendine dönmez, onu döndüren bir adam vardır. Eğer sen yalnız ipi ve çıkrığı görüp, onu döndüreni görmezsen, bittabi' hatâ etmiş olursun.
862. Bu cihânın sebeblerinin iplerini, sakın ve sakın fikirsiz felekten bilme!
"Esbâb-i ma'neviyye" ipe ve "esbâb-ı sûriyye" kovaya ve "cihân" kuyuya ve "çerh" çıkrığa teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni cihân kuyusunun, kova gibi maksadı te'mîn eden sebeblerinin iplerini, çıkrık gibi dönen ve aslâ düşüncesi olmayan çerh-i felekten bilme; belki onu döndüreni gör! Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Ra'd'da buyurur: وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقمر كل يجرى لأجل مسمى يدبر الأمر يفصل الآيات (Ra'd, 13/2) Ya'ni " Ve Allah Teâlâ güneşi ve ayı müsahhar kıldı; hepsi ecel-i müsemmâya kadar döner; kâinâtın işini tedbîr eder ve mezâhir-i esmâiyyesini icmâlden tafsîle çıkarır."
863. Ta ki felek gibi sıfır ve ser-gerdân kalmıyasın. Tâ ki beyinsizlikten çıra gibi yanmıyasın.
Ya'ni, manzûme-i şemsiyyemizin zübdesi ve hulâsası olan insan ولقد كرمنا بنی آدم (İsrâ, 17/70) Ya'ni "Biz benî âdemi mükerrem kıldık" âyet-i kerîmesi mûcibince, Allah'ın indinde onun mükerremiyeti, idrāki ve irfânı sebebiyle- dir. eğer eşyâda müessir olan Hakk'ı görmez de, esbâb-ı sûrîyi görürse, felek gibi idrâki sıfır ve kendisi hayvanlar gibi sersem olur ve bu beyinsizliği sebe- biyle, gam ve keder âteşi içinde dâimâ çıra gibi yanar.
864. Hava, Hakk'ın emrinden ateş olur; Hakk'ın şarabından her ikisi de sarhoş geldiler.
Havâ-yı nesîmîyi terkîb eden anâsırdan birisi de müvellidü'l-humûzadır ve ateşi vücûda getiren dahi bu gazdır. Binâenaleyh hava Hakk'ın emriyle ateşe imdâd eder ve ateşe münkalib olur ve insanın teneffüs ettiği havanın müvellidü'l-humûzasıyla, vücûdunda ihtirâk hâsıl olur ve harâret-i garîziyye vücûd bulur. Binâenaleyh gerek hava ve gerek ateş, her ikisi de Hakk'ın şa- râb-ı vücûdundan sarhoş olup, cûş ve hurûşa gelir.
865. Ey oğul, eğer göz açarsan hilim suyunu da ve gazab ateşini de Hak'dan görürsün.
Ey oğlum, tab'ından ba'zan hilim ve ba'zan gazab zuhûr eder ve bunla- rın ahkâmı ayrı ayrı temâdî eder; ve gönlünde hilimden sürûr ve gazabdan gam peyda olur. Ve ba'zan serin su gibi olan hilmin, ateş gibi olan gazabını söndürür. Eğer dikkat edersen, bu halleri hep Hak'dan görürsün. Dikkat ede- cek cihet budur ki, tab'ında gazab husûlü senin elinde değildir; onun muhar- riki bir sebeb-i sûrîdir ve o sebeb-i sûrî de bir sebeb-i ma'nevîden neş'et eder; keza hilim de böyledir.
866. Eğer rüzgârın cânı Hak'dan âgâh olmasa idi, Ad kavminin arasını na- sıl tefrîk ederdi?
Cemâd, tasrif-i ilâhî ile takallüb ettiği için a'ref-i billâhdır. Nitekim ce- nâb-ı Şeyh-i Ekber bu hakîkatı Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı İshâkî'de beyân etmiştir ve îcâb eden tafsîlât, fakîr tarafından yazılan şerhde mezkûrdur.
İmdi, cemî'-i zerrâta sıfat-ı hayât-ı ilâhiyye sârîdir. Binâenaleyh cemâd olan rüzgâr dahi hakîkatte zî-rûhdur. Eğer rüzgârın rûhu olmasa idi ve bu rûh ile Hak'dan âgâh bulunmasa idi, Hûd (a.s.)ın kavmi olan Ad kavminin ara- sındaki mü'minler ile kâfirleri nasıl tefrîk eder idi.