Ateş içinde çocuğun söze gelmesi ve halkı ateşe atılmağa teşvik etmesi
20. bölüm / 56 · 1491 kelime · ~8 dk okuma
796. O çıfıt, çocuğu ile beraber bir kadını, o putun önüne getirdi; ateş de alev içinde idi.
797. Çocuğu ondan aldı, ateş içine attı. Kadın korktu ve gönlü îmândan kopardı.
798. Putun önünde secde etmek istedi; o çocuk, ben ölmedim diye bağırdı.
Ya'ni çocuğun ateşe atıldığını gören kadının korkudan kalbindeki îmân alâkası kesilip, puta secde etmek isteyince, ateşe atılan o çocuk, ben ölmedim diye bağırdı.
799. Ey anacığım, içeriye gel, her ne kadar sûretde ateş içinde isem de, burada ben iyiyim.
800. Ateş, hicabdan dolayı göz bağıdır; bu ceyb-i gaybdan, baş çıkarmış rahmetdir. [787]
Ya'ni ateşin kırmızı rengi, kendi hakîkatine perde olduğu için göz bağıdır. Zîrâ onun hakîkatı Hak'dır, dilerse o sûretden celâliyle zuhûr edip azâb eder; ve dilerse cemâliyle zuhûr edip o sûretden rahmet kılar. Binâenaleyh bu ateş, âlem-i gaybdan başını çıkarıp zâhir olan bir rahmetdir; zâhirini görenler azâb zanneder, halbuki bâtını rahmetdir. Nitekim sûre-i Hadîd'deki âyet-i kerîme- de buyrulur: فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ (Hadid, 57/13) Ya'ni "Mü'minler ile kâfirler arasına, iç tarafı rahmet ve dış tarafı azâb cihe- tinden bir kapı olmak üzere bir duvar çekilir."
801. Anacığım, Hakk'ın haslarının işretini görmek için içeriye gel de Hakk'ın burhânını gör!
Ya'ni Hakk'ın hâs kullarının işretini ve zevk ve safâsını görmek için ken- dini ateşe at da, Hakk'ın kudretinin burhânını müşâhede et!
802. İçeriye gel ve ateş misali suyu gör! Bir cihandan ki ateştir, o su misalidir.
Anacığım, içeriye gel de, ateş sûretindeki suyu gör! Ateş olan bir cihân- dan gir ki, o cihân ateşi su misâlindedir. Ya'ni bu ateş öyle bir ateştir ki, ateş sûretinde sudur ve su sûretinde ateştir.
803. İçeriye gel, ateş içinde servi ve yasemîn olan İbrâhîm'in esrarını gör!
804. Senden doğma vaktini ölüm gördüm; senden düşmeğe pek korkardım.
Ya'ni senin karnından doğduğum vakti, ölüm vakti zannettiğim için, se- nin rahminden dünyaya çıkmaktan pek ziyâde korkardım.
805. Vaktaki doğdum, güzel havalı, güzel renkli dünya içinde, dar zindandan kurtuldum.
806. Ben şimdi dünyayı rahim gibi gördüm; zîrâ bu ateş içinde o sükûnu buldum.
Ya'ni, ben şimdi ateş içinde dünyayı rahm-i mâder gibi pek dar ve karan- lık gördüm, çünkü bu âteşin içinde “âlem-i melekût” keşf olundu ve bu âle- min vüs'atına nazaran, dünyanın darlığı ve karanlığı zâhir oldu da, bu âlem- de sükûn buldum.
807. Bu ateş içinde bir âlem gördüm; onun içinde zerre zerre bir Îsâ-dem var.
Bu âteş içinde âlem-i hakîkatı ve hakîkat-ı vücûdu gördüm ki, o âlemin sûretlerine ve hayâtına, bu âlemin her noktasından imdâd olunur. Binâena- leyh bu âlemin her zerresi bir Îsâ (a.s.) gibi sâhib-i nefhadır.
808. Bu, şeklen yok, zâten var olan bir cihân; ve o cihan şeklen var, sebâtsız.
Ya'ni benim bulunduğum bu cihânın bir şekl-i mahsûsu yoktur; fakat onun varlığı hakîkî bir varlıktır ve varlığına zevâl yoktur. Ve o senin bulunduğun âlem, her ne kadar şeklen mevcûd ise de, o şeklin sebâtı yoktur, fânîdir.
809. Anacığım! Analık hakkı için, içeriye gel de gör ki, bu ateşin ateşliği yoktur.
810. Anacığım! İçeriye gel ki, ikbal gelmiştir. Anacığım! İçeriye gel, dev- leti elden verme!
811. O köpeğin kudretini gördün; içeriye gel ki, Hudâ'nın kudretini ve lutfu- nu göresin.
الدنيا جيفة وطالبها كلاب Ya'ni "Dünya cîfedir ve onun tâlibleri köpeklerdir" ha- dîs-i şerîfi mûcibince tâlib-i dünyâ olan şâh hakkında, Cenâb-ı Pîr, çocuğun lisânından "köpek" ta'bîrini kullanmıştır. Dünyâ "âlem-i mülk"dür ve "âlem-i mülk," ism-i Zahir-i ilâhînin mazharıdır; ve "âlem-i melekût" ise, ism-i Bâtın'ın mazharıdır. Her ikisinden zâhir olan kudret-i ilâhiyye olduğu halde, şâhın kudretini, Hakk'ın kudretinden hâriç görmek, ancak vücûd-ı Hakk'ın merâtibine nazaran vâki' olur. Ve Cenâb-ı Pîr, bu beyt-i şerîfde de bu sırra işâret buyururlar. Bu bahsin tafsîlini murâd edenler Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Mûsevî'de Fir'avn ile sahare-i Fir'avn arasındaki münâzaranın şerhine müracaat etsinler.
812. Ben acımaktan dolayı senin ayağını çekiyorum; zîrâ sürûrumdan seni kayıracak halde değilim.
Ben evlâtlık hakkına riâyeten acıdığım için, senin ayağını küfürden geri çekiyorum; yoksa ben o kadar zevk ve neşâta müstağrakım ki, o âlem-i kesîfe atf-ı nazar edip, seni kayırmak benim için ağır bir külfettir.
813. İçeriye gel, başkalarını da çağır; zîrî şah ateş içinde sofra kurmuştur.
Puta secdeden vazgeç de, kendini âteşe at ve başkalarını da teşvik et; çünkü yahûdî pâdişâh ateşin içine mü'minler için, niam-ı ilâhiyye sofrasını kurmuştur. Binâenaleyh âlem-i dünyada küffârın vücûdu ve mü'minlere ezâ ve cefâsı, cânib-i Hak'dan rahmettir. Bunun için ekâbir-i dînin çoğu küffär elinde mertebe-i şehadeti ihrâz ettiler. Bizler ise, hayât-ı dünyeviyyeye bağlı olduğumuzdan, onlar hakkındaki ezâ ve cefâyı musîbet addedip, mâtemler tutarız.
814. Ey mü'minler, hepiniz içeriye geliniz; din tadından başkası, o bütün azabdır.
815. Ey mü'minler! Hepiniz pervaneler gibi içeriye, yüz baharı olan bu nasîbe geliniz!
816. O taifenin içinde bağırıyor idi; ahâlînin cânı, heybetten doldu.
Çocuk âteş içinde bağırarak bu sözleri söylüyordu ve ahâlî de hep işitiyordu. Akıbet ahâlînin cânlarına bu hâlin heybet ve azametinden cezbeler geldi.
Adamların kendilerini ateşe atmaları
817. Bundan sonra, erkek ve kadın halk bila-ihtiyar, kendilerini, müvekkelsiz,
818. Çekilmeksizin dostun aşkından ateşe attılar; zîrâ her acıyı, tatlı etmek ondandır.
Ya'ni, çocuğun ateş içinde bağırarak halkı ateşe çağırmasından sonra, halka bir cezbe-i ilâhî gelip, kendilerinden geçtiler. Şâhın adamlarının cebri ve sevki olmaksızın, mahzâ aşk-ı ilâhî sâikasıyla mü'minlerden erkek ve kadın bilâ-ihtiyâr kendilerini ateşe atmağa başladılar. Zîrâ sûretde acı görünen her şeyi tatlı yapmak Hakk'ın tecellîsidir.
819. Nihayet öyle oldu ki, şahın zabıta memurları ateşe gelmeyin, diye halkı men' etmeğe başladılar.
820. O yahûdî kara yüzlü ve hacıl oldu; pişman oldu, bu sebebden gönlü hasta [807] oldu.
821. Zîrâ halk îmâna daha ziyade âşık oldular; fenâ-yı cisimde de pek sadık oldular.
822. Şükür ki, şeytanın mekri de ona dolaştı; şükür ki şeytan da kendisini kara yüzlü gördü.
Bu vak'ada Allah Teâlâ, şeytanın hîlesini ayağına dolaştırdı; yahûdî pâdişâhı gibi, şeytan da kendisini yaptığı hîlede mağlûb olmuş gördü.
823. Halkın yüzüne sürdüğü şey, o alçağın çehresinde toplandı.
Mü'minlerin yüzüne sürmek istediği zillet ve hakāret o alçak şâhın yüzünde toplandı; bu yaptığı işten rezîlâne bir sûrette pişmân oldu.
824. O kimse ki halkın libasını bila-teemmül yırttı, yırtılmak onun layıkı oldu ve onlar dürüst oldu.
Halkın libâs-ı ırzını ve nâmûsunu yırtan kimsenin, libâs-ı ırzı ve nâmûsu yırtılır; zîrâ hadîs-i şerîfde من حفر بئرا لاخيه وقع فيه Ya'ni "Kardeşinin kuyusunu kazan kimse, ona düşer" buyrulur. Ve kezâ libâs-ı cismi yırtan, ya'ni birisini öldüren kimse de öldürülür. Nitekim hadis-i şerîfde بشروا القاتل بالقتل Ya'ni "Katili katl ile müjdeleyin!" buyrulur. Ve bu hakîkat, ibret alanların dâimâ gözünün önünde mütecellîdir. Binâenaleyh yahûdî şâh, mü'minlere ettiği hakāretin daha ziyâdesine ma'rûz kaldı; ve mü'minlerin îmânı evvelkinden daha kavî olmakla, dürüst ve sâlim oldular.
Muhammed (a.s.)ın nâm-ı şerîfini maskaralıkla ve istihzâ ile okuyan o kimsenin ağzının eğri kalması
825. O kimse, Muhammed ism-i şerîfini maskaralıktan dolayı, ağzını eğrilterek telaffuz etti; onun ağzı eğri kaldı.
826. Rücû' etti de, dedi ki: Ey Muhammed! (sallallahu aleyhi ve sellem) afv et! Ey (nebiyy-i zîşân) sana mahsus lutuflar ve ilm-i ledün vardır.
Maskaralık edip, ağzı çarpılan adam dedi: Ey Muhammed! (s.a.v.) edepsizliğimi afv et! Sen öyle bir nebiyy-i zî-şansın ki, sana Hakk'ın eltâf-ı mahsûsası vardır ve sana Zât ve sıfât-ı Hakk'ı tanımak ilmini vermiştir.
827. Ben cahillikten dolayı seni zevklendim, zevklenmeğe lâyık ve ehil ben oldum.
Ben sâika-i cehâletle seninle eğleneyim derken, bu çarpık ağzımla, herkesin eğlencesi olacak bir hâle geldim.
828. Hak Teâlâ bir kimsenin perdesini yırtmak istedikde, onun meylini, temizlerin ta'nına götürür.
Ya'ni, Hak Teâlâ bir kimsenin saâdet perdesini yırtmak murâd ettiği vakit, o kimsenin meylini hâs ve temiz kullarının ta'nı ve zemmi tarafına götürür; ve o kimse aklınca o hâs kulda bir kusûr tahayyül edip, onu zemm etmeğe başlar ve kendisinin ahlâk-ı zemîme menba'ı olduğunu unutur.
829. Ve eğer Hak Teâlâ bir kimsenin aybını örtmek isterse, ma'yûbların aybına nefes vurmaz.
Ya'ni, bir kimse ayb ve kusûr sâhiblerinin aybını örtüp, aleyhinde bulunmazsa, bilsin ki Hak Teâlâ, onun aybını örtmek murâd etmiştir. Aksi halde Hak Teâlâ dahi halk arasında onun da aybını işâa ettirir.
830. Hak Teâlâ bize inâyet etmek isterse, meylimizi tazarru' ve niyaz tarafına kılar. [817]
831. Ey, ne saâdetli bir gözdür ki, o göz onun giryânıdır! Ey ne mübarek gönüldür ki o onun biryanıdır!
Hakk'ın muhabbeti ile ağlayan göz ne saâdetlidir ve Hakk'ın aşkıyla yanıp biryân olan gönül ne mübârektir!
832. Her ağlamanın sonu, âkibet gülmedir; sonu gören adam mübarek kuldur.
833. Her nerede akan su olursa, yeşillik olur; her nerede akan göz yaşı olursa, rahmet olur.
834. İnleyen dolap gibi gözü yaşı ol; tâ ki cânının meydanında yeşillik bitsin.
Bostanlarda gıcır gıcır inleyerek su çıkaran dolaplar gibi, ey sâlik sen de inleyerek gözlerinden yaşlar akıt! Neticede cânının meydanında Hakk'ın tecelliyât-ı rahîmiyyesi, aşk ve nûr-i yakîn yeşillikleri bitirsin.
835. Eğer göz yaşı istersen, göz yaşı dökenlere merhamet et; merhamet istersen, zayıflara merhamet et.
Eğer ben göz yaşı dökemiyorum, ne yapayım dersen, göz yaşı dökenlere merhamet et; o vakit sende rikkat-ı kalb hâsıl olmağa başlar. Eğer Hakk'ın merhametine nâil olmak istersen, zayıflara merhamet et ve âcizlere yardım et! Nitekim hadîs-i şerifde ارحموا ترحموا Ya'ni “Merhamet ediniz ki, merhamet olunasınız” ve keza ارحموا من في الارض يرحمكم من السماء Ya'ni " Yeryüzünde olanlara merhamet ediniz ki, gökte olanlar da size merhamet etsin" buyrulmuştur.