Îsâ (a.s.)ın dînini helâke sa'y eden başka bir yahûdî pâdişahının hikâyesidir
18. bölüm / 56 · 1932 kelime · ~10 dk okuma
749. O çıfıtın neslinden diğer bir şah, Isâ (a.s.)ın kavmini helâke teveccüh etti.
750. Eğer bu diğer hurûcdan haber istersen و السماء ذات البروج sûresini oku!
Ya'ni bu beyân ettiğimiz kıssayı anlamak istersen, sûre-i Bürûc'u oku. Hak Teâlâ bu sûre-i şerîfede buyurur: وَ السَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ وَ شاهد و مشهود قتل اصحاب الأخدود النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ أذْهُم عَلَيْهَا قُعُود وَ هُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ (Bürûc, 81/1-7) Ya'ni "Burclar sahibi olan semâya ve kıyamet gününe ve eşyâda Zât-ı Hakk'ı müşâhede eden insân-ı kâmile ve sûret-i eşyâda meşhûd olan vücûd-ı mutlaka kasem ederim ki, alevli ateş çukurları sahibleri maktûl oldu. Onlar ateşin kenarında oturup mü'minlere yaptıklarını temâşâ ederler idi." Bu kıssanın tafsîli tefsîrlerde mündericdir. Cenâb-ı Pîr âtîde dekāyıkı ile beyân buyururlar.
751. Evvelki şâhdan doğan kötü adet üzerine, bu diğer şah dahi kadem vaz' etti.
752. Her kim bir çirkin âdet vaz' ederse, her bir saatte onun tarafına la'net gider.
Nitekim Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyururlar: من سن سنة حسنة فله اجرها و اجر من عمل بها و من سن سنة سيئة فله جزاؤها و جزاء من عمل بها Ya'ni "Kim ki bir güzel âdet vaz' ederse, o kimseye onun ecri vardır; ve onunla amel edene de ecir vardır; ve kim ki fenâ bir âdet vaz' ederse, ona onun cezası vardır ve onunla amel edene de cezâ vardır."
753. İyiler gittiler ve iyi âdetler kaldı; ve alçaklardan da zulüm ve la'netler kaldı.
754. Kıyâmete kadar o kötülerin cinsi olan kimse vücuda gelse, onun teveccühü onlara olur.
Ya'ni kıyâmete kadar o kötülerin cinsi olmak üzere, dünyaya gelen kimselerin meyli, kötülerin vaz' ettikleri tarîk ve âdet tarafına olur; çünkü habâset-i tab'ları hasebiyle onu beğenirler.
755. Bu tatlı su ve acı su, damar damardır. Halâik içinde kıyâmete kadar câridir.
756. İyilere tatlı sudan mîrâs vardır; mîras olan şey اورثنا الكتاب dir.
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Fâtır'da olan şu âyet-i kerîmeye işâret buyrulur: ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنا من عبادنا فمنهم ظالم لنفسه ومنهم مقتصد و منهم سابق بالخيرات (Fâtır, 35/32) Ya'ni "Ondan sonra kullarımızdan ihtiyâr ettiğimiz kimselere Kur'ân'ı verdik ki, bunlardan bir kısmı nefsine zâlim olan mukallidlerdir; ve bir kısmı da, iyilik ve kötülük arasında mutavassıt olan muktesıddır; ve bir kısmı dahi hayrât ile ileriye giden vâsıllardır." Risâlet-penâh Efendimiz bu sunûf hakkında كلهم في الجنة Ya'ni "Hepsi cennettedir" buyurmuşlardır. İşte iyilere mîrâs bu âyet-i kerîmede mezkûr olan üç sınıfın ahvâl ve ahlâkıdır.
757. Eğer bakarsan tâliblerin niyâzı, peygamberlik gevherinden şu'leler oldu.
Ya'ni eğer dikkatle bakarsan, tâlib-i Hak olanların insân-ı kâmil arkasında koşup, onlara karşı niyâz ve tazarru' etmesi ve ihtiyaç arz etmesi, peygamberlik gevherinden çıkan şu'lelerdir. Zîrâ insân-ı kâmil vâris-i ulûm ve ahvâl-i nebevîdir ve onlar أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ (Fâtır, 35/32) ["Kitabı mîrâs verdik"] âyet-i kerîmesi mûcibince, Kur'ân'ı mîrâs yemişlerdir.
758. Şu'leler, gevherler ile dönücü olur; şu'le o canibe gider de menba'-1 gevher olur.
Beyt-i şerîfde "peygamberlik gevheri"nden murâd, insân-ı kâmildir. Tâliblerin zuhûr-ı niyâzına sebeb o gevherlerdir. Binâenaleyh şu'leler bu gevherden çıkar.
Ya'ni meselâ pırlanta karanlıkta parıldamaz; fakat bir şu'leye maʼrûz kalınca, her tarafı pırıl pırıl yanar. Binâenaleyh şu'leler bu gevher ile döner; ya'ni tâliblerin niyâz şu'leleri, insân-ı kâmil gevheriyle devr eder ve tâliblerin bu şu'le-i niyâzları, kendi külleri ve imamları olan insân-ı kâmiller vâsıtasıyla küllü'l-küll olanlar, "hakîkat-ı muhammediyye'ye gider ki, bu hakîkat o küll ve imam olan her bir insân-ı kâmilin menşe'i ve menbaıdır.
759. Pencerenin aydınlığı odanın etrafına koşar; zîrâ güneş bir burcdan bir burca gider.
Bu beyt-i şerîfde "âlem-i taayyünât" pencereye, “aydınlık" nûr-ı nebevîye, "odanın etrâfı" insân-ı kâmillerin kalbine ve kezâ “nûr-ı nebevî" güneşe ve "esmâ ve sıfat-ı ilâhiyye" burclara teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni âlem-i taayyünât ahkâm ve âsârı zâhir olmak iktizâ eden esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin îcâbâtına göre, nûr-ı nebevî insân-ı kâmillerin kalbine aks eder.
760. Her kimin yıldızlar ile ittisali varsa, o kimsenin muhakkak kendi yıldızı ile koşması vardır. [751]
İlm-i nücûma nazaran her ferdin seyyârât-ı seb'adan birisinin rûhâniyyetine ittisâli vardır. Binâenaleyh o kimsede o yıldızın rûhâniyyetinin hâssıyyeti ve te'sîri de vardır; ve o kimse mutlakā hayât-ı dünyeviyyesinde o yıldızın havâs ve te'sîrâtı altında yaşar. Bu babdaki tafsîlât ilm-i nücûm kitablarındadır. Ve Cenâb-ı Pîr âtîdeki beyitlerde biraz îzâh buyururlar. İşte bunun gibi bir kimse hakîkat-i muhammediyye güneşinden müstenîr olan insân-ı kâmil yıldızlarından birisine mensûb olursa, onun meşreb ve hâssıyyeti altında terbiye görür.
761. Onun talii Zühre olursa, taraba ve aşk ve talebe meyl-i küllîsi vardır.
Zühre yıldızının hâssa-i rûhânîsi sürür ve aşk ve talebdir. Bu yıldızlara mensûb olan kimsede bu eserler zâhir olur. Bunun gibi, bir kimsenin mensûb olduğu insân-ı kâmil cemâlî ise, onda da tecelliyât-ı cemâliyye âsârı zuhûr eder ve musâhabe-i maârifde ve muâmelât-ı nâsda mülayim olur.
762. Ve eğer Mirrîh'e mensub hûn-rîz huylu olursa, o niza' ve bühtân ve husûmet ister.
Ya'ni Merih yıldızının hâssa-i rûhânîsi huşûnetdir; buna mensûb olanlar da kavgacı ve mu'teriz ve muhâsım olurlar. Bunun gibi bir kimsenin mensûb olduğu insân-ı kâmil celâlî ise, onda da tecelliyât-ı celâliyye âsârı zuhûr eder ve musâhabe-i hakâyıkda ve muâmelât-ı nâsda haşîn olur ve muhâtabının inkisâr-ı kalbini nazar-ı i'tibâre almaz.
763. Yıldızların arkasında yıldızlar vardır ki, onlarda ihtirâk ve nahs olmaz.
764. Bu meşhur olan yedi semânın gayri olarak, başka semâlarda seyr ederler.
Bu beyt-i şerîfler Cenâb-ı Pîr-i destgîrin hey'et-i felekiyyedeki keşf-i azîmleridir ki, asr-ı hazır hey'et-şinâslarının elde edebildikleri ma'lûmât da budur. Buyururlar ki: İlm-i nücûmun bahs ettiği yıldızlar, meşhûr olan Utarid, Zühre, Merih ilh... nâmlarındaki yıldızlardır ki, bunların uğurlu ve uğursuz olan hâssıyyet-i rûhâniyyeleri taayyün etmiştir; fakat bu fezâ-yı bî-nihâyede, bu yıldızların arkasında mesâfât-ı baîdede nice yıldızlar vardır ki, hâssiyetleri mazbût değildir; onlar başka semâlarda, başka manzûme-i şemsiyyelerde devr eder. Onların muharrikleri, bu bildiğimiz yedi semânın hâricindedir. Bu ان الله تعالى خلق مأة الف الف قناديل وعلقها بالعرش والسموات والارض و ما فيها حتى الجنة والنار كلها في قنديل واحد و لا يعلم احد ما فى القناديل الا الله تعالى Ya'ni "Allah Teâlâ, milyonlarca kandîl halk edip, onları arş-i vücûda ta'lik buyurdu; ve semâvât ve arz ve onlarda olan şeyler, hattâ cennet ve cehennem kâffesi bir kandil içindedir. Kandillerde olan şeyi Allah Teâlâ'dan gayri bir kimse bilmez" hadîs-i şe- rîfine mutâbıkdır. Âyet-i kerîmede de güneşe سراج وهاج (Nebe', 78/13) ["Parlak kandil..."] buyrulmuş olduğundan, hadîs-i şerîfdeki milyonlarca kandiller bî-nihâye manzûme-i şemsiyyelerden ibaret olmuş olur.
Bunun gibi, halk nazarında meşhûr ve ma'lûm olan insân-ı kâmillerden gayri, birtakım kâmiller daha vardır; onların meşârib-i aliyyeleri ve mazhar oldukları esmâ-i ilâhiyye herkes indinde ma'lûm değildir.
765. Envâr-ı Huda'nın harâreti içinde sabittirler; birbirlerine muttasıl değildirler; ayrı da değildirler.
Hz. Pîr'in bu beyt-i şerîfdeki keşf-i âlîleri hayret-efzâdır. Tamâmiyle fezâdaki manzûme-i şemsiyyeleri tasvîr buyuruyorlar. "Envâr-ı Hudâ" kavliyle şemslere; ve "harâret" kavliyle onların da bizim güneşimiz gibi menba'-ı harâret olduğuna işâret ve bu yıldızların bu güneşin etrafında hem sâir ve hem de câzibe kānūnu ile râsih ve sabit olduğunu; ve birbirlerine muttasıl olmayıp mahrekleri ayrı bulunduğunu ve yekdîğerinden ayrı olmakla beraber, câzibe kānûn-ı ilâhîsiyle kendi manzûmelerinden ayrı olmadıklarını vâzıh bir sûretde beyân buyururlar.
İşte bunlar gibi, o insân-ı kâmiller de, Hakk'ın envâr-ı tecelliyâtının harâretinde sâbittirler; mazhar oldukları ism-i gālibleri ve meşreblerinin ihtilafi hasebiyle yekdîğerine muttasıl değildirler; fakat hakîkatleri bir olduğu cihetle, yekdîğerinden ayrı da değildirler.
766. Her kimin tali'i o yıldızlardan olursa, onun nefesi küffârı recmde yakar.
Ya'ni ilm-i nücûm erbâbı indinde ma'lûm olan ancak yedi yıldızın hâssıyyet-i rûhânîsidir. Bunların arkasında sâir ve manzûmelerinde sabit olan yıldızların havâss-ı rûhânîleri onlarca mechûldür. Bunu da bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr beyân buyururlar. O yıldızların rûhâniyyetine mensûb olanların nefesi, küffârı recm ve tard emrinde yakar; ya'ni gâyet müessirdir. Hz. Pîr'in bu beyân-ı âlîsi ilm-i nücûm erbâbına yeni bir sâha-i ma'lûmât açıyor.
767. Onun gazabı Mirrîh'e mensub olan gazab değildir. Münkalib gidici ve galib ve mağlub huyludur.
Ya'ni bu yıldızlara mensûb olanlarda da gazab vardır; fakat Mirrîh yıldızı- na mensûb olan gazab gibi değildir. Zîrâ Mirrîh yıldızının rûhâniyyeti eseri olan gazab sâbit değildir; ara sıra inkılâb eder ve gâh gālib ve gâh mağlûb olur. Meselâ Zühre yıldızının rûhâniyyeti sa'dı iktizâ eder. Biri Mirrîhî ve di- ğeri Zührevî olan iki kimse mukābil olunca, ba'zan Zührevî, Mirrîhî'ye galib olur; fakat bu havâssı mechûl olan yıldızlara mensûb olanların gazabı, Mirrî- hî olanların gazabı gibi nefsânî değil, gazab-ı Hakkānî olduğundan, mağlûbi- yet ve inkılâb onların şânından değildir. Zîrâ bunlar seyyârât-ı seb'anın hâs- siyyet ve te'sîrât-ı rûhâniyyesinden kurtulmuş olan evliyâ-yı Hak'dır.
768. Galib olan nûr, naksdan ve karanlıkdan salimdir; Hakk'ın nûru iki par- mak arasındadır.
Enbiyâ ve evliyânın nûr-ı rûhâniyetleri, sâir rûhâniyyetlere gālibdir; o nû- ra noksanlık gelmez ve karanlık ârız olmaz. Zîrâ o nûr Zât-ı Hakk'ın nûru olup, O'nun sıfat-ı Cemâl'i ve Celâl'i arasındadır. Eşyâ-yı sâirede olan Hakk'ın nûru ise esmâ perdeleri arkasından ve âlem-i kesâfetten gelir; binâ- enaleyh onların nûru, envâr-ı sâire üzerine gālibdir. Çünkü o nûr, perde ar- kasından ve âlem-i kesâfetten gelmez.
769. O nûru canlara Hak saçar; mukbiller de etek açar.
770. Ve o saçılan nûru bulan, Hakk'ın gayrisinden yüz çevirdi. [761]
Ya'ni galib ve naksdan ve karanlıktan sâlim olan nûr-ı hidâyeti ezelde Hak saçtı ve ism-i Hâdî'ye mazhar olan mukbiller de isti'dâd eteklerini açtı- lar. İsti'dâdlarının eteğinde bu nûru bulan mukbiller, bu âlem-i kesâfetde cism-i unsurî ile zâhir oldukları vakit, yüzlerini Hakk'ın gayrisinden çevirdi- ler. Ya'ni eşyâdan herhangi bir şeye teveccüh ederlerse, Hak için teveccüh et- tiler; o şeyin aynı ve zâtı için teveccüh etmediler. (625 numaralı beyitteki îzâ- hâta müracaat)
771. Aşka mensûb eteği olmayan her bir kimse, o saçılan nûrdan nasibsiz oldu.
İsti'dâd-ı ezelîsi eteğine aşk isabet etmemiş olan her bir kimse bu âlem-i sûretde de o aşk nûrundan nasîbsiz kaldı; hayât-ı dünyeviyyesini, tatsız tuzsuz geçirdi.
772. Cüz'lerin yüzleri, külleri tarafınadır; bülbüllerin aşk-bazlığı gül iledir.
"Cüz"lerden murâd havâs ve avâmm-ı mü'minîndir; "kül"lerden murâd enbiyâ (aleyhimü's-selâm)dır. Nitekim 758 numaralı beytin îzâhında beyân olundu. "Bülbüller"den murâd mü'minlerdir; ve "gül"den murâd enbiyâ ve onların vârisleri olan evliyâdır.
773. İneğin rengini dışarıdan ve insanın kızıl ve sarı rengini içeriden bil!
İneğin tüylerindeki kırmızı ve sarı renk te'sîrât-ı hâriciyyedendir; fakat insanın yüzündeki kırmızılık ve sarılık, te'sîrât-ı dâhiliyyedendir. Meselâ insandaki korku yüzünü sarartır ve utanma kızartır. Korku ile utanma, bâtındaki hallerdir. Ve bunun gibi îmân ve ikrâr ve küfür ve inkâr insanın bâtınından, ya'ni isti'dâdının eteğine dökülmüş olan Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyyesidir.
774. İyi renkler safâ küpündendir; çirkin renkler, kokmuş bulanık sudandır.
"Safâ küpü"nden murâd, latîf olan âlem-i rûhâniyyettir ve "kokmuş bulanık su"dan murâd dahi, kesâfet âlemidir. Binâenaleyh iyi akvâl ve efâlin menba'ı rûhâniyyet; ve fenâ akvâl ve efâlin menba'ı da cismâniyettir. Meselâ şer'an memnû' olan zinâ ve katil ve sirkat ve küfür, hep cismâniyet âlemine râci'dir; bunların aslâ rûhâniyet âlemiyle münasebeti yoktur.
775. O latif rengin adı, Allah'ın boyasıdır; bu kesîf rengin kokusu Allah'ın la'netidir.
Ya'ni latîf olan akvâl ve efâlin adı Allah'ın boyasıdır; zîrâ güzeldir. Nitekim âyet-i kerîmede Hak Teâlâ صبْغَةَ اللهِ وَ مَنْ أَحْسَنُ مِنَ الله صبغة (Bakara, 2/138) Ya'ni "Allah'ın boyası vardır ve Allah tarafından olan o boyadan daha güzel nedir?" buyrulur. Ve fenâ akvâl ve efâlin kokusu ve âsârı ise Allâh'ın la'neti ve esfel-i sâfilîn-i tabîata reddidir. Nitekim ayet-i kermede مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةً فَمَنْ الله وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَة فَمَنْ نَفْسِكَ (Nisâ, 4/79) Ya'ni "Sana bir iyilik isabet ederse, Allah'dandır; ve kötülük isabet ederse, nefs-i kesîfindendir" buyrulur.
776. Denizden olan şey, yine denize gider; oradan geldi, yine oraya gider.
777. Dağ başından çabuk akıcı seller ve tenimizden aşka karışık yürüyen cân!
Denizden peyda olan su, yine denize gider. Nitekim harâret-i şems vâsıtasıyla denizin suları tebahhur edip, hevâ-yı nesîmîye karışır ve sonra teberrüd edip, yağmur tâneleri şeklinde arza nâzil olur; ve dağ tepelerinden, sath-1 mâ-iller üzerinde çabuk çabuk akan seller hâline gelip, denize dökülür. Kezâ tâ âlem-i ervâhdan beri aşk-ı ilâhî ile karışık olarak yürüyüp, cesed-i unsurîmize taalluk eden canlarımız, bu cesedlerimizde ebediyyen karâr edemez; zîrâ وَ نَفَحْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى (Sâd, 38/72) Ya'ni “Ona rûhumdan nefh ettim" âyet-i kerîmesinden beyân buyrulduğu üzere, Hak'dan geldiği için, ölüm dediğimiz hâl vâsıtasıyla cesedlerden taalluku kesip yine geldiği tarafa avdet eder.