İçeriğe atla

Açlığın ve perhîz etmenin fazîleti hakkındadır

22. bölüm / 51 · 3506 kelime · ~18 dk okuma

2831. Açlık muhakkak ilaçların sultanıdır. Agah ol, açlığı cana koy onu böyle hakîr görme!

Bu beyt-i şerîfde الاحتماء افضل من الدواء ya'ni "Perhiz, ilaçtan efdaldir" ve keza الجوع دواء لكل داء سوى السام ya'ni "Açlık, ölümden gayri her bir hastalık için ilâçtır" hadîs-i şerîflerine işaret buyrulur.

2832. O birisi kepek ekmeği yer idi. Sâil "Sana, buna hırs ne içindir?" dedi.

“Fahfere”, buğday ununun kepeği ve ceviz unu ma'nâlarınadır. “Şereh", hırs ma'nâsınadır (Burhân). Meselâ bir kimse buğday ununun kepeğinden yapılmış ekmeği yer idi. Suâlcinin birisi çıkıp ona dedi ki: "Senin bu kepek ekmeğine olan hırs-ı şedîdin ne içindir?" Ya'ni bu nevi' ekmek bu derece hırs ile yenir mi? Ba'zı nüshada (بدینستت) yerine (برین داری) yazılmıştır. "Niçin buna hırsın vardır?" demek olur.

2833. Dedi: "Vaktaki açlık sabırdan iki kat olur, arpa ekmeği bizim indimizde helva olur."

Ya'ni, o iştihâ ile kepek ekmeğini yiyen kimse cevâben dedi: "Gıdâya sabretmek sebebiyle bizim açlığımız şiddetlenip iki kat olduğu vakit, kepek ekmeği ekmeklik mertebesinde kalır, arpa ekmeği de bizim indimizde kepek ekmeği üzerine baklava ve börek gibi tatlı olur."

2834. "Binâenaleyh kādirim ki hep helva yiyeyim. Vaktaki azîm sabredeyim, şübhesiz sabûrum!"

“Binâenaleyh azîm sabrettiğim vakit hep helva yemeğe kādirim. Bu sebebden şübhesiz mübâlağa ile sabredici olurum." Ya'ni az acıktığım vakit yemek yersem o kadar tatlı ve lezzetli ve iştihalı yiyemem. Lezzet taâmı doymak ve iştihâ ile yemek içindir. Açlığa çok sabretmek lazımdır. Binâenaleyh açlık şiddetlenip iki kat olduğu vakit her ne yesem tatlı gelir. Bu sebebden dolayı açlığa karşı şübhesiz pek sabırlı olurum. (صبری)'deki "yâ" ta'zîm içindir. چون کنم صبری birinci mısra'daki همه حلوا خورم ibaresinin illetidir. Ba'zı nüshalarda چون کنم صبر ضروری لاجرم sûretinde yazılmıştır. "Sabr-ı zarûrî ettiğim vakit şübhesiz helva istemeğe kādirim" demek olur.

2835. Halbuki açlık her kimseye zebûn olmaz. Zîrâ bu ölçüden hariç bir alefzârdır.

Ya'ni velhâsıl açlıkta birçok fazîletler vardır. Fakat açlık her kimseye zebûn ve mağlub olmaz; ve her kimse açlığa tahammül edip onun fazîletlerine nâil olamaz. Çünkü hadis-i şerîfde الجوع طعام الله في الارض يحيى به ابدان الصديقين ya'ni "Açlık, Allah'ın yeryüzünde taâmıdır. Onunla sıddîkların bedenleri hayat bulur" buyrulmuştur. Binâenaleyh açlığa tahammül etmek, ancak sıddîk olanların kârıdır. Sıddîk olmayanların nefisleri ise mertebe-i hayvâniyyettedir. Bu dünyâ ise hayvanlara mahsûs olan yemler ve gıdalar ile doludur. Hayvâniyet mertebesinde olan nefislerin bu yemlere ve gıdalara hücum edip açlıktan kaçmaları tabîîdir.

2836. Açlığı muhakkak Hakk'ın hâslarına vermişlerdir, tâ ki açlıktan kuvvetli arslan olalar!

Ya'ni, açlıktan cismin kuvveti ve nefsin sıfatı zayıf ve rûhun kuvveti zâhir olduğu cihetle açlığı muhakkak Hak Teâlâ'nın hâs kullarına vermişlerdir. Bu açlıktan onların rûhları kuvvetlenip ma'nâ arslanı olurlar.

2837. Açlığı her alçak dilenciye ne vakit verirler? Mâdemki yem az değildir, onun önüne koyarlar.

Tabîatı âlem-i süflîye mâil olan her alçak dilenciye açlığı vermezler. Mâdemki onun nefs-i hayvânîsi âlem-i süflîye mâildir ve alef-zâr olan bu dünyâda da hayvanlara mahsûs olan yem az değildir. Bu dünyanın türlü türlü taâmlarını ve yemlerini onun önüne koyarlar. "Cilf", galîzü't-tab' olan kimse ve her şeyin parçası ma'nâsınadır. Türkçe'de muâdili "kopuk"tur. جلف گدا "kopuk dilenci" demek ma'nâsınadır.

2838. Derler ki: "Ye! Zîra buna da lâyıksın! Sen su kuşu değilsin, ekmeğe mensub kuşsun!"

O kopuk dilenciye derler ki: "Mâdemki âlem-i süflîye meyl ve muhabbet ettin, âlem-i süflînin türlü türlü yemlerini ve gıdalarını da ye! Zîrâ senin hayvâniyetin bunlara da lâyıktır." Nitekim sûre-i Hicr'deki ayet-i kerimede ذرهم يَأْكُلُوا ويتمتعوا وَيُلْهِهِمُ الْأَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (Hicr, 15/3) ya'ni "Ey Resûlüm, onları bı- rak ki yesinler ve hayât-ı dünyeviyyeden istifade etsinler ve emel onları meşgül etsin, yakında bileceklerdir" buyrulur. Ey cismânî olan kimse, sen latîf su gibi olan gıdâ-yı rûhânînin kuşu değilsin. Kesîf olan gıdâ-yı cismânînin kuşusun. Sana lâyık olan gıdâ maârif-i ilâhiyye değildir, dünyânın türlü türlü lezzât ve huzûzâtıdır. Sen ancak buna lâyıksın!"

Bir mürîdin hikâyesidir ki, şeyh onun hırsından ve zamîrinden haberdar olur. Ona dil ile nasîhat etti ve nasîhat zımnında ona Hakk'ın emriyle tevekkül kuvveti bağışladı

2839. Şeyh bir mürîd ile bila-tevakkuf bir şehir tarafına gitti; orada ekmek kıt idi.

2840. Gafletten nâşî mürîdin fikrinde açlık ve kıtlık korkusu her bir dem zâhir oldu.

2841. Şeyh âgâh ve zamîrden haberdar idi, ona dedi: "Ne kadar iztırab içinde olursun!"

"Zahîr", feryâd etmek ve iç ağrısı demektir, burada sıkıntı ve ıztırâbdan kinâyedir. Ya'ni, şeyh müridlerin bâtınlarına âgâh ve onların niyetlerinden ve fikirlerinden haberdar olan kâmillerden olduğundan, o gittikleri şehirde ekmek bulamayıp aç kalmak korkusuyla muztarip olan mürîde dedi: "Sen ne kadar sıkıntı içindesin!"

2842. "Ekmek gamından dolayı yandın! Sabır ve tevekkül gözünü diktin!"

"Yiyecek bulamamak gamından dolayı yandın ve müteessir oldun. Açlığa karşı sabretmek ve Hakk'ın rızık vereciliğine karşı da mütevekkil olmak lâzım gelirken sabır ve tevekküle karşı gözünü diktin ve kapattın!"

2843. Sen azîz olan nâzenînlerden değilsin ki, seni cevizsiz ve kuru üzümsüz tutsunlar!

"Ey mürîd, sen Hakk'ın azîz ve nâzenin kullarından değilsin. Belki çocuk mertebesinde bulunduğun için seni, çocukları tatyîb ettikleri ceviz ve kuru üzüm mesâbesinde olan gıdâ-yı sûrîsiz bırakmazlar, ya'ni seni aç bırakmazlar. Elbette bir yiyecek verirler!"

2844. Açlık Hakk'ın haslarının canının rızkıdır. Ne vakit senin gibi perîşân-hâtır dilencinin mağlûbudur.

"Gîc", perişân-hâtır, ahmak, sersem ve hayran, kendini medheden, ucüb ve tekebbür sahibi ma'nâlarınadır. Burada "perîşân-hâtır" ma'nâsı münâsibdir. Ya'ni, "Açlık Hakk'ın has kullarının canına mahsûs olan rızıktır. Senin gibi kalbi ve hâtırı perîşân dilencinin mağlûbu olmaz ve dest-i tasarrufuna girmez."

2845. Fâriğ ol, sen onlardan değilsin ki, sen bu matbahta ekmeksiz yaşayasın!

"Açlık gamından fâriğ ol ve iç sıkıntısını bırak! Sen Hakk'ın nâzenîn olan azîz kullarından değilsin ki, sen bu dünyâ matbahında ekmeksiz ve yemeksiz yaşayasın!"

2846. Bu avâm oburları için kâse, kâse üzerine ve ekmek, ekmek üzerinedir.

Bu dünyâda hazz-ı nefsânîlerine meclûb olan avâm oburlarına Hak Teâlâ kâse kâse üzerine ve ekmek ekmek üzerine bol bol ve türlü türlü gıdalar ihsân eder. Niam-ı zâhiriyyenin birisi bitmeden dîğerlerini verir.

2847. Vaktaki ölür, ekmek ileri ileri gider, der ki: "Ey gıdâsızlık korkusundan kendisini öldüren!"

2848. "Ey kendisini iztirab içerisinde öldürmüş olan, sen gittin ekmek kaldı, kalk al!"

Vaktaki o bol bol gıdalara nâil olan avâm ölür, başından arta kalan o ni'metler ileri ileri gidip lisân-ı hâl ile ona der ki: "Ey gıdâsızlık korkusundan kendisini öldüren ve ıztırâb içinde kendisini öldürecek derecede kıvranan zavallı, işte sen gittin, ekmek başından arta kaldı, haydi bakalım şimdi kalk da o gıdaları al ve ye!"

2849. "Agâh ol, tevekkül et, elini ayağını titretme! Senin rızkın sana senden daha ziyade âşıktır."

Hz. Pîr efendimizin Fîhi Mâ Fîh'lerinin 48. faslındaki şu beyânât-ı aliyyeleri bu beytin tamamıyla şerhi olduğundan buraya derci münasib görüldü: لَقَدْ عَلِمْتُ وَ مَا الإِسْرَافُ مِن خَلْقِي إِنَّ الذي هو رِزْقِي سَوْفَ يَأْتِيني أسعى له فَيَعْنِينِي تَطَلُّبُهُ وَلَوْ جَلَسْتُ أَتَانِي لَا يُعنيني "İsraf benim ahlâkımdan olmadığı ma'lûmdur. Rızkım olan şey muhakkak bana vâsıl olacaktır. Rızk için koşup aramak beni yorar. Eğer oturur isem rızkım bilâ-zahmet bana gelir."

"Ben kāide-i rızkı muhakkak sûrette bilmişimdir, boş yere koşmak ve zarûretsiz meşakkat çekmek benim âdetim değildir. Benim altın ve gümüşe ve taâm ve kisveye ve bâr-ı şehvete müteallık olan rızkım oturduğum hâlde bana gelir. Ben bu rızkın talebinde niçin koşayım? Bunları aramak bizi rencîde ve âciz ve zelîl kılar; ve eğer sabredip bir yere oturur isem meşakkatsiz ve zilletsiz o bana gelir. Zîrâ rızık dahi bana tâlibdir ve o beni çeker. Mâdemki beni çekebiliyor ve bana geliyor, ben öyle onu cezb edemem ki arkasından gideyim. Hâsıl-ı kelâm budur ki, dîn umûruna meşgül ol, tâ ki dünyâ senin arkandan koşsun; ve bu "oturmak"tan murâd "dîn umûru üzerinde otur- mak"tır. Böyle bir kimse her ne kadar koşarsa dîn husûsunda koşmuş olacağından o kimse yine oturmuş hükmündedir. Eğer oturduğu vakit dünyâ için oturmuş ise yine koşmuş hükmündedir ilh..." Ma'lûm olsun ki, cenab-ı Pîrin murâd-ı âlîleri çalışmayıp tenbel tenbel oturmak değildir. Zîrâ Mesnevî-i Şerîf'in birçok bahislerinde esbaba teşebbüsü tavsiye buyururlar. Maksad-ı âlîleri celb-i emvâl için dîni ve ahlâkı ayak altına alarak sâika-i hırs ile kendisini harâb etmemektir. Zîrâ rızkın husûlünü Cenâb-ı Hak esbâba teşebbüse bağlamıştır. Çok harîsler vardır ki, bin türlü esbâba teşebbüs edip türlü türlü hîleler isti'mâl ettikleri hâlde hiçbir fâide elde edememişler ve bil'akis mevcûd olan servetlerini mahvetmişlerdir; ve kazananlar dahi istifade edemeksizin gitmişlerdir. Çünkü kazanmak istedikleri veyâhud kazandıkları şey onların rızıkları değildir ki, ellerine geçsin veyâhud istifade hâsıl olsun! Ve yine çok kimseler vardır ki az bir mesâî ile ümîd etmedikleri servete nâil olmuşlardır. Çünkü o servet onların rızkıdır ve kolaylıkla ellerine girmiştir.

2850. Aşıktır ve "Ma'şûk, ma'şûk!" diye bağırır. Zîrâ ey fuzûl, senin sabırsızlığını bilir.

"Mûl", burada "kadının ma'şûku" ma'nâsınadır. Ya'ni, rızık sana âşıktır ve sen de o rızkın ma'şûkusun. O her vakit "Neredesin ma'şûkum, ma'şûkum!" diye bağırır. Zîrâ ey rızık talebinde taşkınlık gösteren kimse, senin ona âşık olup bir an evvel vâsıl olmak için sabırsız olduğunu bilir.

2851. Eğer senin bir sabrın olaydı, rızık gelirdi. Kendisini senin üzerine âşıklar gibi çarpar idi.

Eğer senin bir sabrın olaydı, ya'ni kalbinde ıztırabın olmasa idi, rızkın yine sana gelir idi. O rızık herhangi bir vâsıta ve sebeb tahtında gelip kendisini sana âşıklar gibi çarpacak idi. Binâenaleyh rızkından dolayı üzülmen boş idi.

2852. Açlık korkusundan bu ıztırâb ve titreme nedir? Tevekkül içinde tok olarak yaşayabiliyorlar.

"Teb", burada ıztırâb ma'nâsınadır (Şemsü'l-Lügat). Ya'ni, rızkın sana senden daha ziyâde âşık olduğu hâlde bu ıztırâb ve çırpınmak ve aç kalırım korkusundan dolayı titremek nedir? Halbuki rızkın bu hâlini yakînen bilmiş kimseler, tevekkül içinde aç kalmak korkusu olmaksızın rahat rahat yaşayabiliyorlar. Bu hâlin âlem-i insâniyyette binlerce misâli vardır, dikkat olunursa görülür.

Hilal (خلال), diş temizlemek için kullanılan kürdan. "Alef", hayvanlara mahsûs olan yem ve gıdâ.

2853. Cihanda yeşil bir cezîre vardır. Onda yalnız mesrûr ağızlı bir öküz vardır.

"Hoş", şâd ve güzel demektir (Bahar-ı acem). "Hoş-dehân", mesrûr ağızlı demek olur ki, bol bol ve lezzetli gıda yiyen ağızdan kinâye olur. Ya'ni,

âlemde yemyeşil zümrüd gibi nebâtât ile dolu bir cezîre ve ada vardır. O ada içinde de tek başına bol bol ve lezzetli gıdâ yiyen bir öküz vardır.

2854. O geceye kadar bütün sahrayı otlar, nihayet iri ve azîm ve münteceb olur.

"Münteceb", hayvan hakkında "yedek ve seçme hayvan" demektir. Ya'ni, öküz gece vaktine kadar adanın sahrâsında biten bütün nebâtâtı otlar ve nihâyet cismi iri ve azîm olur ve seçme hayvan mertebesine gelir.

2855. Gece "Yarın ne yerim?" diye endîşeden, gamdan kıl teli gibi zayıf olur.

2856. Sabah geldiği vakit sahrâ yeşil olur, bele kadar yeşil kasıl ve ekin bitmiş olur.

"Kasîl", kemâle ermiş yeşil arpa başakları demektir.

2857. Öküz cûu'l-bakara düşer, geceye kadar onu baştan başa otlar.

"Cûu'l-bakar", bir nevi' hastalığın adıdır ki, mi'de tok olduğu hâlde açlık hâli bilcümle a'zâda zâhir olur (Gıyâsü'l-Lügāt).

2858. Tekrar iri ve semiz ve kavî heykel olur. Onun cismi yağdan ve kuvvetten dolu olur.

"Lemtür", semiz ve etli ve kavî heykel demektir.

2859. Tekrar gece korkudan ıztıraba düşer. Otlu yer korkusundan zayıf olur.

"Teb", ıztırâb; "feza" korku; "münteca'", otlu yer ve otlak ve nebât mevzi'i demek olur. Ya'ni, o öküz yine gece olduğu vakit ertesi gün aç kalmak ve otlak bulamamak korkusundan ıztırâba düşer ve bu ıztırâb ve elemin te'sîri ile sabaha kadar uykusu kaçıp zayıf ve cılız hâle gelir.

2860. Der ki: "Yarın yemek vaktinde ne yiyeceğim?" O öküzün işi yıllarca [2862] budur.

O öküz her gün otlağı yer ve ertesi gün onu yemyeşil bir hâlde bulur. Onun hâli yıllarca böyle olduğu ve hiçbir gün aç kalmadığı hâlde yine açlık korkusundan titrer durur.

2861. Hiç düşünmez ki, "Bu kadar yıl ben bu yeşillikten ve bu çimenden yiyorum."

2862. "Benim rızkım hiçbir gün eksik gelmez. Benim korkum ve gamım ve gönül yakıcılığım nedir?"

2863. Yine gece olduğu vakit o iri öküz "Rızık gitti, kim getirir?" diye zayıf olur.

Ba'zı nüshalarda (آرد) yerine (آوه) yazılmıştır. Bu sûrette ikinci mısrâ'ın ma'nâsı şöyle olur: "Eyvah rızık gitti, diye zayıf olur."

2864. Nefis o öküzdür ve o sahrâ bu dünyâdır ki, o ekmek korkusundan zayıf olur.

İnsanın nefsi bu kıssada gösterilmiş öküz misâlidir. Öküzün otladığı sahrâ dahi bu dünyâdır. O nefs-i insânî yıllarca bu hayât-ı dünyeviyyede gıdâ bulup yediği ve aslâ aç kalmadığı hâlde, yine her gün aç kalmak korkusundan kendisini üzer durur. Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Pîr'in bu beyânât-ı aliyyeleri Hakk'a vâsıl olmak isteyen ehl-i sülûkedir. Hakk'a vusûl duygusundan pek uzak bulunan ehl-i gaflete değildir. Zîrâ ehl-i gaflet bu hayât-ı dünyeviyyeyi kendilerine cennet yapmak istediklerinden onlar için karın doyurmak kâfi değildir. Onlara bu hayat-ı dünyeviyyede mükellef meskenler ve süslü elbiseler ve otomobiller ve hasnâ kadınlar, velhâsıl dış yüzü naîm ve iç yüzü elîm olan hayât lazımdır. Zîrâ bu hayat içinde bulunanların hiçbirisi sükûnet-i kalbe mâ- lik değildir. Kimi, kadın yüzünden ve kimi, idâre ve tezyîd-i servet yüzünden ıztırâbât-ı kalb içindedirler. Danslarda ve balolarda ve içki âlemlerinde ve sâir eğlencelerde duydukları ezvâk ve huzûzât talaş alevi gibi serîu'z-zevâldir. Dikkat olunur ve hallerinden ibret alınırsa mahsûlleri gam ve elemdir.

2865. Der ki: "Acabâ gelecek zamanda ne yiyeceğim? Yarının gıdâsını nereden taleb edeyim?"

2866. Yıllarca yedin ve sana yiyecekten eksik gelmedi. Gelecek zamanı bırak da geçmişe bak!

Ey tarîk-ı Hak sâliki, şimdiye kadar yıllarca gıdânı bulup yedin ve her gün sana doyacak kadar bir gıda geldi ve gıdâ eksikliğinden dolayı aç kalmadın. Binâenaleyh gelecek zamanın dahi bu geçmiş zamanların gibi olacaktır. Şu hâlde gelecek zaman düşüncesini bırak da biraz da geçmiş zamandaki hallerini düşün!

2867. Yenilmiş olan aksâm-ı gıdâyı da hatıra getir! Gelecek zamâna bakma da az zayıf ol!

“Lût", gıdâ; “pût", ciğer ma'nâlarınadır. Fakat "lût ü pût", aksâm-ı mat'ûmât ve meşrûbat ma'nâsında isti'mâl olunur. "Gābir", mâzi ve müstakbel ma'nâsında kullanılan zıd lügatlerdendir, burada "müstakbel" demektir. Ya'ni, ey sâlik, geçmiş zamanda yenilmiş ve içilmiş olan türlü türlü gıdaları hatırına getir. Binâenaleyh gelecek zamandaki gıdânı düşünerek kendini az üz ve zayıf ol! "Zâr", burada "zayıf" ma'nâsındadır. Arslanın o eşeği avlaması ve arslanın çalışmaktan susamış olması; su içmek için çeşmeye gitmesi, arslan geri gelinceye kadar tilki pek latîf olan ciğerini ve kalbini ve böbreğini yemiş idi. Arslan kalbi ve ciğeri ve böbreği istedi, bulmadı. Tilkiden "Ciğer ve yürek nerededir?" diye sordu. Tilki dedi: "Eğer onun yüreği ve ciğeri olaydı, öyle bir siyaseti ki, o gün görmüş idi ve bin hîle ile canını kurtarmış idi, senin nezdine ne vakit tekrar gelir idi?" "Eğer biz işitir ve ta'kîb eder olaydık, ashâb-ı saîr arasında olmaz idik!" لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ (Mülk, 67/10)

Bu sürh-ı şerîfde "arslan"dan murâd, mürşid-i nâkıstır ki, sâlikleri sûrî ve mânevî helâke düşürür; ve "tilki"den murâd, o nâkısın hîlekâr mürîdidir ki, o nâkısa celbettiği sâliklerden intifa' kasdında bulunur. "Eşek"ten murâd dahi, zühd da'vâsında bulunan idrâki nâkıs adamdır ki, o hîlekâr mürîdin teşvikiyle o nâkıs mürşidin nezdine gider ve onda gördüğü uygunsuz hâlden ürkerek kaçar. Sonra tekrar o hîlekâr müridin iğvâsı ve teşviki ile evvelki gördüğü uygunsuz hâli unutup ikinci def'a o nâkısın nezdine gider ve sûrî ve ma'nevî helâke dûçâr olur. Nitekim zamânımızda bu nâkıs mürşidlerin yüzünden birtakım sâlikler deli olup tımarhâneye giderek helâk-i sûrîye düştükleri veyâhud bâtıl i'tikādât ile helâk-i ma'nevîye giriftâr oldukları görülmüştür. Sürh-ı şerîfde zikrolunan âyet-i kerîme sûre-i Mülk'tedir, sûrî ve ma'nevî helâke uğrayan ahmakların lisânından îrâd buyrulmuştur. Ya'ni "Eğer biz kâmillerin sözünü can kulağıyla dinlemiş ve o sözlerin ma'nâsını muhâkeme ve taakkul edip amel etmiş olsaydık, cehennem ve mahall-i elem ashâbından olmaz idik!" demek olur.

2868. Tilkicik eşeği arslanın önüne kadar götürdü. O şecî arslan onu parça parça etti.

2869. O yırtıcıların sultanı çalışmaktan susadı. Bir su içmek için pınar tarafına gitti.

2870. Tilkicik o ciğer takımını ve onun yüreğini yedi. Çünkü ona o zaman fırsat hâsıl oldu.

"Ciger-bend", ciğer takımı demektir. Ya'ni arslan su içmeğe gittiği vakit fırsat bulup parçalanan eşeğin ciğer takımını ve yüreğini yedi.

2871. Vaktaki arslan çeşmeden yemeğe avdet etti, eşekte yürek aradı, ne yürek ne ciğer var idi!

2872. Tilkiye dedi: "Ciğer hani, yürek ne oldu? Zîrâ canlıya bu ikiden müfarakat olmaz!"

"Büdd", Arabî bir kelime olup burada "firâk ve ayrılık" ma'nâsınadır. Ya'ni, arslan eşeğin ciğeriyle yüreğini aradı ve tilkiden bunların nerede olduğunu sorup dedi ki: "Her bir canlı mahlûkta ciğer ve kalbin ayrılması ve bulunmaması mümkin değildir!"

2873. Dedi: "Eğer onun yüreği veyâ ciğeri olaydı, ne vakit diğer def'a buraya gelir idi?"

Tilki arslana cevâben dedi: "Eğer o eşeğin kalbi ve ciğeri olaydı, ikinci def'a olarak buraya ve senin nezdine gelir miydi?"

2874. "O kıyameti ve rüstahîzi ve o dağdan düşmeyi ve hevli ve kaçmayı görmüş idi."

“Rüstahîz", Fârisî'de "kıyâmet" ma'nâsınadır. Mesnevî-i Şerîf'de cenâb-ı Pîr efendimizin âdet-i seniyyeleri budur ki, bir kelimenin Arabî'sini beyân buyurmakla beraber onun Fârisî'sini de terdîf buyururlar. Bu süretle okuyanlar lügatten de istifade etmiş olurlar. Nitekim bir beyt-i şerîfde de سخت گیری و تعصب خامی است ["Sıkı tutuculuk ve taassub hamlıktır"] buyurmuşlar idi. سخت گیری Fârisî'de "sıkı tutuculuk" demektir, Arabî'de mukābili "taassub" kelime- sidir. Ya'ni, "O eşek evvelce kıyamet mesâbesinde olan dehşeti gördü ve korkudan dolayı dağdan yuvarlanarak kaçtı."

2875. "Eğer onun ciğeri yahud yüreği olaydı, diğer def'a ne vakit senin nezdine gelir idi?"

2876. Vaktaki kalbin nûru olmaya, o kalb değildir. Vaktāki rûh olmaya, o çamurun gayrı değildir.

Vaktâki insanın göğsünde kalb denilen et parçasına taalluk eden bir nûr-ı ilâhî olmaya o kalb matlûb-ı ilâhî olan kalb değildir, belki et parçasından ibârettir. Nitekim Hakîm Senâî hazretleri buyurur: دل یکی منظریست ربانی آنکه دل نام کرده بمجاز خانه دیو را چه دل خوانی رو بپیش سگان کوی انداز "Kalb, rabbânî olan bir mahall-i temâşâdır. Sen şeytanın evine niçin kalb diyorsun? O senin mecâzen kalb adını verdiğin şeyi git de mahalle köpeklerinin önüne at!"

Ve kezâ vaktāki insanın cismine taalluk eden rûh-ı insânî olmaya ve onun rûhu ancak damarlarda deverân eden kandan husûle gelmiş rûh-i hayvânîden ibaret ola, öyle bir cisim çamur yığınından ve mevâdd-i unsuriyye kitlesinden başka bir şey değildir.

2877. O bir sırça ki, canın nûrunu tutmaz, sidik kārûresidir ve ona kandil deme!

"Bevl-i kārûre", maklûben terkîb-i izâfidir. Ya'ni, muzâfun-ileyh muzâfdan evvel zikrolunmuştur. Aslı "kārûre-i bevl"dir, "sidik kārûresi" demektir; ve "kārûre", sidik muayenesi için kullanılan camdan ma'mûl bir kap ma'nâsınadır. Ya'ni, sırça mesâbesinde olan bir kalb ki, ona rûh-ı insânî ve izâfinin nûru mün'akis değildir, o kalb sidik kārûresi mesâbesindedir. Zîrâ o kalbde âlem-i tabîatta mün'akis olan zulmânî fikirler ve duygular vardır ki, bunlar dahi sidik mesâbesinde murdar şeylerdir ve âlem-i letâfetle hiçbir münâsebetleri yoktur.

2878. Misbahın nuru Zü'l-celal'in atasıdır. O şişe ve sifal mahlukun san'atıdır.

"Misbah", âlet-i tenvîr ve ziyâ olan "çerağ" demektir. "Sifal", sin'in zammı ve kesri ile “çanak ve çömlek”. Ya'ni, yanan kandil mesâbesinde olan kalbin nûru celâl sahibi olan Allah Teâlâ hazretlerinin ihsânı ve atâsıdır. Bu nûrun husûlünde mahlûkun asla sun'u yoktur. Fakat şişe ve çanak çömlek mesâbesinde olan kalbin sûreti mahlûkun fiilinden hâsıl olur. Ya'ni cisim ve cismin tevâbi'i olan kalb ve ciğer ve sâir a'zâ ana ve babanın yekdîğeriyle ictimâ'ından ve onların fiil-i cimâ'ından peyda olur. Velâkin peydâ ettikleri bu cisme nûr vermek onların elinde değildir.

2879. Şübhesiz saymak zarfda olur. Leheblerde ittihadın gayrı olmaz.

"İ'tidad", saymak; "leheb", ateş alevi ve mumun alevi. Burada "alevden hâsıl olan ışık" murâd buyrulur. Ya'ni, kandillerin sûretlerini saymak mümkin olur ve fakat kandillerden intişâr eden ziyâ arasında birleşmek ve ittihâd olduğundan onları saymak mümkin değildir. Zîrâ birbirine karışır. Bunun gibi cisimler ve sûretler taaddüd eder, fakat onlardaki rûh-i insânî ve izâfi ki, bir nûr-ı ilâhîdir, onlarda ittihad olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz II. cildin 186 numarasında bu ma'nâya mutâbık olarak şöyle buyurmuşlar idi: تفرقه در روح حیوانی بود نفس واحد .روح انسانی بود [Ya'ni "Tefrika rûh-i hayvânîde olur; rûh-ı insânî ise nefs-i vâhid olur"] Ve kezâ IV. cildin 411 numarasına müsâdif olan beyitte de: مؤمنان معدود ليك ایمان یکی جسمشان معدود لیکن جان یکی [ya'ni "Mü'minler ma'dûddûddur, fakat îmân birdir; onların cisimleri ma'dûd, fakat cân birdir"] buyurmuşlar idi.

2880. Vaktaki altı kandilin nûrunu karıştırırlar, onların nûrunda saymak ve [2882] "Kaç?" yoktur.

Kandillerin sûretleri sayılır, fakat onlardan münteşir olan nûr ve ziyâ birbirine karıştığı vakit bu nûru saymak ve "Kaç tânedir?" diye sorup tedkîk edebilmek mümkin değildir. İşte rûh-i insânî dahi bu misâle mutâbıktır.

2881. O cühûd zarflardan müşrik olmuştur. O mü'min nûru gördü ve müdrik olmuştur.

"Cühûd", kâfir ve münkir ma'nâsınadır. Ya'ni, enbiyânın ve evliyânın münkiri olan kimse taaddüd eden zarflardan ve cisim sûretlerinden dolayı müşrik olmuştur. Ya'ni nûr-ı nübüvvet veyâ velâyet ma'nâ-yı vâhidden ibâret olup taaddüd etmez. Fakat enbiyânın ve evliyânın cisimleri ve sıfatları taaddüd eder. Meselâ Mûsâ (a.s.)ın nübüvvetini kabûl eden bir kimse Îsâ (a.s.)nın sûretinin başkalığını görüp inkâr eder; ve kezâ Îsâ (a.s.)ın nübüvvetini kabûl eden Hâtem-i enbiyâ Efendimiz'in sûret-i şerîfelerinin başka olduğunu görüp inkâr eder. Halbuki hepsi bir nûru hâmildir. Binâenaleyh münkirlerin nazarı cisme ve sûrete olduğu için münkir ve müşrik olmuşlardır. Fakat mü'min hepsinde o taaddüd etmeyen nûr-ı nübüvveti görmüş olduğu için vahdeti müdrik olmuş لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّن رُّسُلُه (Bakara, 2/285) ya'ni "Biz Hakk'ın resûllerinden birinin arasını tefrîk etmeyiz" demiştir.

2882. Vaktaki nazar rûhun zarfı üzerine düşer, binaenaleyh Şîs'i ve Nuh'u iki görür.

Vaktâki bir kimsenin nazarı nûr-ı ilâhî olan rûhun zarfı ve cismi üzerine düşer ve rûhu görmekten kör olur, bu sûrette Şîs (a.s.) ile Nûh (a.s.)ı iki ve ayrı görür. Halbuki ikisinin hâmil olduğu nûr birdir.

2883. Mâdemki onun suyu vardır, muhakkak ırmak o olur. Ademî odur ki onun canı olur.

Benî-âdem kendisinde rûh-ı insânî olan kimsedir. Rûh-ı hayvânî ile yaşayan sûrete âdem denmez. Belki ona âdem sûretinde hayvan denir. Nitekim bir mecrâda akar su olursa ona ırmak derler. Akar suyu olmayan mecrâya ırmak demezler.

2884. Bunlar adam değildirler, bunlar sûrettirler. Ekmeğin ölmüşü ve şehvetin ölmüşüdürler.

Bu insan sûretinde gezenler adam değildirler. Çünkü onlarda o nefha-i ilâhî olan rûh-ı insânî yoktur. Onların muharriki rûh-ı hayvânîdir. Binâenaleyh bunlar ancak sûrette insandırlar ve ma'nâda hayvandırlar. Belki hayvandan daha aşağıdırlar. Çünkü bu rûhu hâmil olmak isti'dâdı varken zâyi' etmişlerdir. Onlar gıdâ-yı sûrî ve şehevât-i nefsânî aşkı içinde ölmüşlerdir.