İçeriğe atla

O râhibin hikâyesidir ki, kendisine olan bir hâl cihetinden pazar ortasında gündüz çerâğ ile gezer idi

23. bölüm / 51 · 1688 kelime · ~9 dk okuma

2885. O birisi gönlü aşk ve harâret dolu olduğu halde pazar etrafında gündüz mum ile gezerdi.

2886. Bir boşboğaz ona dedi ki: "Ey filân, âgâh ol, her dükkân tarafında ne arıyorsun?"

2887. "Agâh ol, sen aydınlık gündüz ortasında çerâğ ile arayıcı olarak ne dolaşıyorsun, lâğ nedir?"

"Lâğ", oyun, hezl ve zarâfet, mizâh ve şaka ma'nâlarınadır.

2888. Dedi: "Her tarafta bir adam arıyorum ki, o deme mensub olan hayattan diri olsun!"

Râhib dedi: نَفَحْتُ فيه من روحي (Hicr, 15/29) ya'ni "Ben ona kendi rûhumdan nefhettim" âyet-i kerîmesi mûcibince kendisine nefholunan o dem-i ilâhîden diri olan bir adam arıyorum ve bunu bulmak için her tarafı geziyorum."

2889. "Bir adam var mıdır?" "Ey hür olan âlim, nihayet bu pazar adamlar doludur!" dedi.

Râhib "Böyle bir adam var mıdır?" diye sordu. Bü'l-füdül adam dahi cevâben dedi: "Ey nefsinin kaydından âzâde olan âlim, görmüyor musun, nihâyet bu pazar adamlar ile doludur! Adam aramak ne demektir?"

2890. Dedi: "Ben iki yolun caddesi üzerinde adam isterim. Hışım yolunda ve hırs vaktinde!"

Râhib dedi: "Benim aradığım adam, gazab ve şehvet yollarının caddesi üzerinde bulunan adamdır." "Şereh", hırs-ı şedîd ve şehvet ma'nâsınadır. Ya'ni "Gazabına ve şehvetine hâkim olan adam isterim!"

2891. "Hışım vaktinde ve şehvet vaktinde adam hani? Bir adamın talibi olarak mahalle mahalle koşucuyum."

"Öfkelendiği vakit öfkesini hazmeden ve şehveti, ya'ni nefsinin gayr-ı meşrû' huzûz ve lezzâta meyli vaktinde sabrı ihtiyâr eden adam nerededir? Ben böyle bir adamın tâlibi olarak mahalle mahalle koşup dolaşıyorum."

2892. "Cihanda bu iki hal içinde olan adam hani? Tâ ki bugün ona can fedâ edeyim!"

Ya'ni, "Öfkelendiği vakit öfkesini yutan ve nefsinin meylettiği bilcümle gayr-ı meşrû' huzûzât ve lezzâta karşı göz yuman bir adam ve bir insân-ı kâmil nerededir ki bugün ona canımı fedâ edeyim!" Beyt-i Mısrî-i Niyâzî (k.s.): Gazab, şehvet iki ayaktır onlar Bunlarla çıktılar arşa çıkanlar

2893. Dedi: "Acib şey istiyorsun, fakat sen kazanın hükmünden gafilsin, iyi gör!"

O boşboğaz olan adam râhibe cevâben dedi: "Sen acîb bir şey istiyor ve arıyorsun. Zîrâ böyle bir adamın vücûdu kazâ-yı ilâhîye bağlıdır. Çünkü bir kimsenin öfkelenmesi ve öfkelendiği vakit öfkesini yutması ve hırs ve şehvet duygusunun bir kimsenin kalbinde zuhûru ve bu duyguya galebe çalmak kazâ-yı ilâhîye müsteniddir. Bu mes'elenin tedkîk ve muhakemesi kişi kendi nefsini iyi görmek ve bilmek ile olur. Binâenaleyh kendi nefsinin hâlini iyi gör!"

2894. Fer'e nazaran asıldan bîhabersin! Fer' biziz, aslolan ahkâm-ı kaderdir.

Sen vücûd-ı hakîkînin fer'i olan vücûd-i izâfîye bakıyorsun ve onlara göre hükmünü veriyorsun. Asıl olan vücûd-ı hakîkîden bîhabersin. Fer' olan bizim izâfi olan vücûdlarımızdır. Asıl olan şey vücûd-ı hakîkînin vücûdât-ı izâfiyye hakkında verdiği hükümdür ki, bu ahkâm-ı ezeliyye bu vücûd-ı izafi âleminde ânen-fe-ânen zuhûr eder.

2895. Kaza dönücü olan feleği güm-râh eder. Yüz Utarid'i kaza ahmak yapar.

Kazâ-yı ilâhî dönen feleğin yolunu şaşırtır. Utârid seyyâresine mensûb olan yüz akıl ve zekî kimseyi ahmak yapar. "Utârid"den murâd, Utârid'e mensûb olan eşhâsdır. Zîrâ ilm-i nücûmda Utârid seyyâresinin, zekâ ve fitnat-ı insaniyyenin neşv ü nemâsı hakkında te'sîri olduğu beyân olunur.

2896. Tedbîr âlemini dar eder, demiri ve katı taşı su yapar.

Kazâ-yı ilâhî âkıl insanların tedbîrlerini dar yapar ve öyle hadiseler ızhâr. eder ki, ashâb-ı akıl ve tedbîr, kendi murâdlarının husûlüne mâni' olan o hâdiselerin te'sîrini def'den âciz kalırlar; ve o kazâ-yı ilâhî hükmünü infāz için demiri ve katı taşı su yapar. Onlardan beklenen hizmetleri muattal bir hâle getirir. Kazâ bahsi bu Mesnevî-i Şerîfin muhtelif mahallerinde geçti. Ezcümle I. cildin 1257 numaralı beyt-i şerîfinde dahi: چون قضا آید شود دانش بخواب مه سیه گردد بگیرد آفتاب ["Kaza-yı ilahi geldiği vakit ilim uykuya gider; ay kararır, güneş de tutulur."] buyrulmuş idi. Ve kazâ-yı ilâhî hakkındaki îzâhât ve tafsîlât dahi kezâlik I. cildin 625 numarasına müsadif olan: این نه جبر این معنی جباریست ذکر جباری برای زاریست ["Bu cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriyyettir. Cebbârlığın zikri tazarru' içindir."] beyt-i şerîfinde geçmiştir ki, bu tafsîlât âtîde cebir hakkında gelecek ebyâtın îzâhına da şâmildir.

2897. Ey adım adım yola karar vermiş olan, hamın hamısın, hamın hamısın. Ham, ham!

Ey adım adım kendi murâdının yoluna gitmeğe ve yürümeğe karar vermiş olan kimse, kazâ-yı ilâhîden gafil olduğun için hamın hamısın. Beyt-i şerîfde üç mertebe üzerine beyân buyrulan hamlık tevhîd-i ef'âl ve tevhîd-i esmâ ve sıfât ve tevhîd-i zât mertebelerine vuküftaki gaflete işarettir. Zîrâ tevhid bu üç mertebeyi zevkan idrâk etmekle kâmil olur. Henüz tevhîd-i ef'âl mertebesinde bulunan sâlik, tevhîd-i esmâ ve sıfât mertebesine nazaran hamdır; ve tevhîd-i esmâ ve sıfât mertebesinde bulunan sâlik, tevhîd-i zât mertebesine nazaran hamdır. Bunların hiçbirisine âgâh olmayan kimse ise bu üç mertebe-i tevhîdde hamdır.

2898. Vaktaki değirmen taşının dönüşünü gördün, gel nihayet ırmağın suyunu da gör!

Kazâ-yı ilâhî ile irâde-i beşerin misâlidir. Ya'ni, değirmen taşı kendi kendine dönmez, elbette onu bir döndüren vardır ki o da ırmağın suyudur. Kazâ-yı ilâhî ırmağın suyu ve senin hareketin ve dönüşün değirmen taşının hareketi ve dönüşü gibidir.

2899. Toprağı gördün, hava üzerinde zâhir oldu. Toprak arasında havaya bak!

Meselâ bir kasırga zuhûr edip toprağı havaya kaldırır. Sen toprağa bakıp bu hareketi topraktan bilme! Onun muharriki olan arasındaki havaya bak! İşte kazâ-yı ilâhî, havaya ve senin vücudun dahi toprağa benzer.

2900. Fikir tencerelerini kaynamada görürsün. Akıl ile ateşe de nazar et!

Zâhirî tencereleri kaynatan ateş olduğu gibi mânevî tencereler olan fikirleri kaynatan ateşin dahi nasıl bir ateş olduğunu akıl gözüyle gör! Zîrâ bir yerde toplanan birkaç kimsenin fikirleri birbirine benzemez. Hepsini kaynatan ayrı ayrı ateşler vardır ve milyarlarca fikirler arasından bir fikir gelip senin dimâğına yapışıp kaynamaya başlar. Acabâ o milyarlarca fikirlerin arasından o fikri ayırıp sana getirerek dimâğında kaynatan ateş nedir? İşte o kazâ-yı ilâhîdir ki, sen irâdeni onun husûlüne sarf edersin.

2901. Hak Eyyûb'a mekrümette buyurdu: "Ben senin her kılın için sana sabır verdim."

Hak Teâlâ hazretleri sûrî illete mübtelâ olan Eyyüb (a.s.)a mekrümette ve cûd ve kerem etmekte buyurdu ki: "Ey Eyyûb, ben mübtelâ olduğun bu illete sabretmen için her bir kılına mahsûs olarak bir sabır verdim. Binâenaleyh seni sabr-ı mücessem yaptım."

2902. "Agâh ol, bu kadar kendi sabrına nazar etme! Sabrı gördün, sabır vermeğe de bak!"

"Ey Eyyûb, kendine gel! Ben sabırlıyım diye kendi sabrına bakma! Mâdemki kendinde bu kadar metin bir sabır gördün, sabrı verene de bak!"

2903. Ne zamâna kadar dolabın dönüşünü görürsün. Başını dışarıya çıkar da hızlı akan suyu gör!

Ne zamâna kadar bu felek dolabının dönüşünü ve tedbîrât-ı beşeriyyenin zâhirini görürsün. Bu perde olan zevâhirden başını dışarıya çıkar da hızlı ve çabuk çabuk akan kazâ-yı ilâhî suyunu gör ve bu dolabın o sudan döndüğünü anla! Ve Allah يدبر الأمر (Yûnus, 10/3) ya'ni "Emri (Allah Teâlâ) tedbîr eder" âyet-i kerîmesinin ma'nâsına vâkıf ol!

2904. Sen diyorsun ki "Ben görüyorum!" Ve fakat onu görmenin çok iyi alâmetleri vardır.

Ey zâhir görücü, sen taklîd ile dersin ki: "Ben aslı görüyorum!" Halbuki senin hâline bakılırsa aslı görmekten çok uzaksın. Zîrâ aslı görmenin birçok iyi alâmetleri vardır. Ezcümle kâinâtın hey'et-i mecmûası emr-i vücûdda Hakk'ın cebbâriyeti altında mağlûbdur; ve her ferd mazhar olduğu bir ismin terbiyesi altındadır ki, o ism-i ilâhî onu nâsiyesinden tutup kendi sırât-ı müstakîmine çeker. Binâenaleyh münkir "emr-i irâdî"ye nazaran Hakk'a mutî' ise de "emr-i teklîfî"ye nazaran muhâliftir. Binâenaleyh hakîkatte mu- halefet yoktur, belki ittihad vardır. Muhalefet ancak âlem-i zâhirde ve keserât sâhasındadır. Eğer bu ilm-i yakîni ayne'l-yakîne ve hakka'l-yakîne terakkî ettirdin ise, bütün efrâd-ı beşeriyyeyi ahvâl ve ef'âlinde ma'zûr görüp onlara nazar-ı hakāretle bakmazsın. Yapacağın vazîfe ancak bu âlem-i keserâtta ehl-i gafleti lisân-ı mülayim ile şer'-i ilâhîye ve amel-i sâlihaya da'vete münhasır kalır. Bu da'vetin fâidesi budur ki, bir kimsenin ayn-ı sâbitesi ezelde Hâdî isminin mazharı olur, fakat ârızî olarak ism-i Mudıll'in ahkâmına dolaşır. Onu bu bulaşıklıktan bu âlemde kurtarmak hayât-ı berzahiyyesi için pek fâideli olur; ve diğer fâideleri de vardır ki, bunları fakîr, Fusûsu'l-Hikem'e yaptığım şerhin mukaddimesinde yaptım, burada ta'dâdı uzun olur.

2905. Vaktaki muhtasar olarak köpüğün dönüşünü gördün, sana hayret lâzım ise deryaya bak!

“Köpük”ten murâd, bu vücûd-ı izâfî âlemindeki suver-i eşyâdır. “Deryâ”dan murâd, vücûd-ı vâhid-i hakîkî-i Hak’tır. Ya’ni, ey zâhir-bîn olan kimse, vaktāki sen kısa bakışın ile bu vücûd-ı izâfi âlemindeki suver-i eşyanın harekâtını gördün ve bu keserât içinde hayrete düştün ve şaşırdın kaldın, senin bu hayretin hayret-i mezmûmedir. Zîrâ hayret-i mezmûme kısa nazardan ve cehilden hâsıl olan hayrettir. Sen ise kısa nazarınla fer’i gördün, aslı görmedin. Eğer hayret lâzımsa vücûd-ı hakîkî deryâsına bak ki, sende hayret-i mahmûde peyda olsun!

2906. O kimse ki köpüğü gördü, sır söyleyici olur; ve o kimse ki deryayı gördü hayran olur.

Bu keserât-ı âlemi ve vücûd-ı izâfideki taayyünâtı gören kimse, dedikoduyu îcâb eden bir âlemi görmüş olduğundan sır söyleyici olur. Ya’ni bu niçin böyle olmuştur, o niçin öyledir diyerek esrârdan bahseder; ve cebir ve ihtiyara müteallık olan sırları söyleyici olur. Fakat vücûd-ı hakîkî deryâsını gören kimse hayret-i mahmûdeye müstağrak olup dili kıyl ü kalden mahfûz olur. Bu hayret-i mahmûde hakkında Server-i âlem Efendimiz رب زدنى فيك تحيرا ya’ni “Yâ Rab, benim senin hakkında olan hayretimi ziyâde et!” buyurmuştur. Mısra’-ı Mısrî Niyazî (k.s.):

2907. O kimse ki köpüğü gördü, niyetler eder; ve o kimse ki deryayı gördü, kalbini derya eder.

Taayyünâtı görüp onların ahvâliyle meşgül olan bir kimse onlar ile münâsebâtını ta'yîn için türlü türlü niyetler eder ve düşüncelerde bulunur. Fakat deryâ-yı vahdeti gören kimsenin kalbi deryâ gibi geniş olur. Zîrâ gördüğünü ancak Hakk'ın tecelliyât-ı esmâsı ve sıfatı görür.

2908. O kimse ki köpüğü gördü, dönüş içinde olur; ve o kimse ki deryayı gördü, o küdüretsiz olur.

Keserât-ı eşyayı gören kimse enzâr-ı fikriyyesinde dönüş içinde olur. Ya'ni bir hâli görür, gördüğüne göre hükmünü verir ve o hâlin aksini görür, verdiği hükmünden döner. Nitekim âlem-i tabîat ve keserâtı nazar-ı aklîleriyle tedkîk eden feylesofların halleri bu merkezdedir. Fakat deryâ-yı vahdeti gören kâmilin görüşünden bu dönüş ve bulanıklık yoktur. Eşyayı hakîkati üzre müşâhede eder.

2909. O kimse ki köpükleri gördü, sayıda olur; ve o kimse ki deryayı gördü ihtiyârsız olur.

Vücûdları mevhûm olan keserât-ı eşyayı gören kimse sayıda ve isney-niyyet âleminde olur. Ya'ni "Bir ben varım, bir de Allah vardır!" der. İki vücûd sayar; ve kezâ halkın vücûdlarını ta'dâd edip onları irâdelerinde müstakil görür. Halbuki vücûd-1 vâhid-i hakîkî deryâsını gören kimse وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَن يَشَاء اللَّهُ رَبِّ الْعَالَمِينَ ya'ni (Tekvir, 81/29) "Siz ancak Rabbü'l-âlemîn olan Allah'ın murâd ettiğini murâd edersiniz" âyet-i kerîmesindeki hakîkati görüp ihtiyârsız ve irâdesiz olur. Zîrâ irâde mevcûda taalluk eder; ve bütün irâdeler Hakk'ın iradesi olunca kendindeki irâde-i cüzi'yyeyi Hakk'ın irâdesi bilir.