Müslümanın mecûsîyi da'vet etmesi
24. bölüm / 51 · 1458 kelime · ~8 dk okuma
2910. Bir adam mecûsiye dedi ki: "Ey filân, âgâh ol, müslüman ol, mü'min-lerden ol!"
Âlem-i keserâta ve bu taayyünât-ı muhtelifenin ahvâline nazar eden bir müslüman adam mecûsîye dedi ki: "Kendine gel, müslüman ol, Hakk'ın vahdâniyetine ve O'nun nebî-i zîşânı olan Muhammed (a.s.)a îman et!"
2911. Dedi: "Eğer Hudâ isterse mü'min olurum ve eğer fazlı ziyade ederse mûkin dahi olurum."
Mecûsî müslümana cevâben dedi: Eğer Hak Teâlâ dilerse mü'min olurum ve Mecûsîlik'ten çıkarım; ve eğer Hakk'ın fazl ve inâyeti hakkımda tezâyüd ederse mü'min olmakla iktifa etmem, mûkin dahi olurum, ya'ni ehl-i keşf ve vücûddan olurum. Ehl-i yakîn, ehl-i keşf ve vücuddur; ve ehl-i keşf ve vücûd o kimselerdir ki, onlar vücûd-ı vâhid-i Hakk'ın sereyânını cemî'-i eşyada ve kendi vücûd-ı izâfilerinde müşâhede ederler ve müşâhedeleri hasebiy-le cemî'-i eşyanın ve kendi vücûdlarının mürebbîsi ancak vücûd-ı vâhid-i Hak olduğunu yakînen bilirler.
2912. Dedi: "Hudâ senin îmânını ister, tâ ki cehennemin elinden canını kur-tarsın!"
2913. "Fakat bu uğursuz nefis ve çirkin şeytan seni küfrân ve âteşkede tara-fına çeker." Künişt", mecûsîlerin ateşe taptıkları ibadethâne.
2914. Dedi: "Ey munsıf, mâdemki onlar gālibdirler, onun dostu olurum ki kuvvetli olur."
Mecûsî müslümanın sözlerine cevâben dedi ki: "Ey muhakemesini insaf ile yapan müslüman! Mâdemki nefis ve şeytan beni küfre ve mecûsîlerin ibâdethânesine çekiyor ve Hak ise benim îmânımı istediği hâlde nefsin ve şeytanın murâdına karşı gelemiyor, binâenaleyh nefis ve şeytan Hakk'a galib gelmiş oluyorlar. Böyle olunca ben kuvvetli ve gālib tarafın dostu olup küfürde ve Mecûsilik'te kalırım."
2915. "Vaktaki Huda benden sıdk-ı azîm istedi, mâdemki ileriye gitmedi, onun istemesi ne fayda?"
"Vaktâki Hak Teâlâ benden büyük doğru bir îman istedi, halbuki onun bu murâdının benim üzerimde bir te'sîri olmadı. Şu hâlde onun istemesinde ne fayda vardır?"
2916. "Nefis ve şeytan kendi iradesini ileri götürdü ve o inâyet kahr oldu ve kırıldı."
"Hurd ü mürd", paramparça demektir. Tâcü'l-Masâdir'de "şikesten", ya'ni kırılmak ma'nâsına gösterilmiştir. Ya'ni, "Hak murâd etti ve nefis ve şeytan dahi murâd etti. Fakat nefis ve şeytan kendi murâdlarının hükmünü icrâ ettiler ve Hakk'ın murâdı olan o inâyet makhûr oldu ve kırıldı ve hükümsüz kaldı."
2917. Sen bir kasr ve ev yaptın. Onda yüz latîf nakış yükselttin.
2918. İstedin ki, o mescid hayır yeri olsun! Bir diğeri geldi, onu kilise yaptı.
2919. Yahud sen bir bez dokudun, tâ ki giymek için latif bir kaba yapasın!
2920. Sen kaba yaptın. Hasmın inaddan dolayı sana muhalif olarak şalvar yaptı.
"Kabâ", libâs, üst kabı. Bu beyitlerde birbirine muhâlif olan iki istekten birinin dîğerine galib gelmesi hakkındaki misäller beyân buyrulmuştur. "Rağm", toprağa bulaşmış olmak ve mekrûh tutmak ve hakîr olmak ve mecâzen işi aksine yapmak ma'nâlarınadır. (Müntehabü'l-Lügāt ve Gıyâsü'l-Lügāt). Burada, ma'nâ-yı mecâzîdir.
2921. Benim canım, o galibin reyine mağlub olmaktan başka, bezin çaresi nedir?
Ey benim canım, ben bezi elbise yapmak istedim. Galib olan muhâlif ise onu şalvar yaptı. Bu galebe karşısında zavallı bezin çaresi nedir? Şalvar olmaktan yakasını kurtarabilir mi?
2922. Vaktaki bir kimse onun muradı olmaksızın onun üzerine sürdü, onun mülküne ve evine diken ağacı dikti.
Bu beyt-i şerîf dahi dîğer bir misâldir. Ya'ni, meselâ vaktāki bir kimse bir kimsenin murâdı hilafında olarak gelip onun mülküne ve evine diken ağacı ekti ve hüküm sürdü ve o kimse de kendi irâdesine muhâlif olan bu tasarrufa sesini çıkaramadı.
2923. Ev sahibi bu sebeble bir hakîr olur. Zîrâ onun üzerine böyle yumuşaklık gider.
"Halakat", "eskilik" ma'nâsına geldiği gibi "yumuşaklık ve mülâyemet" ma'nâsına da gelir. Burada ikinci ma'nâ münasibdir. Ev sahibi kendi irâdesi hilafında olan bu fiil-i tasarrufun vukü'u yüzünden hakîr ve zelîl olur. Zîrâ onun üzerinde bu fiile karşı i'tiraz edememek ve yumuşaklık etmek zarûreti hâsıl olmuştur. Çünkü bir kimsenin istemediği bir şeye karşı sükûtu ve yumşaklık etmesi aciz ve hakîr olmasından neş'et eder.
2924. Ben her ne kadar tâze ve yeni isem de eski olurum. Çünkü böylesinin yari bir hakîr olurum.
Ya'ni, mâdemki ben böyle benim üzerimde hüküm süren bir kimsenin dostu bir hakîr ve âciz olurum, binâenaleyh ben her ne kadar irâdemde yeni ve tâze isem de eski ve pörsümüş bir hâlde olurum ve aslâ ses çıkarmam.
2925. "Mâdemki nefsin muradı müsteân geldi, “Allah hangi şeyi diledi ise oldu" istihza geldi."
"Müsteân", kendisinden yardım taleb olunan kimse. "Teshar", anber vezninde "suhur" (سُخر)dan müstaktır, "bir kimseyi istihzâ etmek" demektir. "Eys" (أيش) "eyyü şey" (اى شئ) "hangi şey?" ma'nâsında olan terkîb-i Arabî'nin muhaffefidir. Ya'ni, mâdemki nefsin murâdı kuvvetlidir ve ondan yardım taleb olunmuş olur, şu halde ما شاء الله كان و ما لم يشأ لم يكن ya'ni "Allah'ın dilediği oldu ve dilemediği olmadı" sözü, hâşâ Cenâb-ı Hakk'a karşı istihzâ etmek olur.
2926. "Ben her ne kadar mecûsîlerin arı yâhud kâfir isem de, o değilim ki Hudâ üzerine o zannı götüreyim!"
"Ben her ne kadar mecûsîlerin ârı ve lekesi olacak kadar âdî ve hakîr veyâhud hak ve hakîkatin münkiri isem de, herhalde Hak Teâlâ hazretlerini nefis ve şeytana karşı âciz ve hakîr bir mevki'de bırakacak bir zan ve i'tikādda değilim!"
2927. "Ki bir kimse onun muradı olmaksızın ve onun hilafına onun mülkünde hüküm isteyici olsun!"
Ya'ni, "Ben demem ki, Hakk'ın murâdı olmaksızın ve onun murâdı hilâfına olarak onun mülkünde bir kimse hüküm isteyici ve kendi irâdesini infāz edici olur. Hak hakkında ben böyle bir zanda bulunmam!"
2928. Onun mülkünü böyle aşağı tutsun ki, dem yaratıcı dem vurmağa kādir olmasın!
"Ben öyle i'tikādda değilim ki, Hakk'ın mülkünü bir kimse böyle aşağı bir mertebede tutsun da, kelâmları ve nefesleri yaratıcı olan Hak Teâlâ o kimsenin tasarrufuna karşı söz söylemeye kādir olmasın!"
2929. Onun def'ini istesin ve ona lâzım olsun! Şeytan her dem ona gussa arttırsın!
"Ben o zanda değilim ki, Hak Teâlâ şeytanın tasarrufunu def'etmek istesin ve ona bu tasarrufu def'etmek lâzım ve zarûrî olsun da def' edemesin ve kendi iradesini infâz edemediği için şeytan Hak Teâlâ hazretlerinin gamı ve kederini artırsın ve onu sıkıntıya düşürsün! Hâşâ ben bu i'tikādda değilim!"
2930. Bu şeytanın bendesi olmak lazım olur. Çünkü her encümende galib [2934] odur.
"Ey müslüman, eğer Hak hakkında böyle i'tikād olunursa insan sahib-i tasarruf olan bu şeytanın bendesi ve kulu olmak lâzım gelir. Çünkü her cemiyette galib olan bu şeytandır."
2931. Tâ olmaya ki şeytan benden kîn çeksin! Binâenaleyh orada ihsanların sahibi elimi nasıl tutar?
Ya'ni, "Ben şaytana tâbi' olmadığımdan dolayı şeytan bana öfkelenip benden kin çekmemek ve intikam almamak için elbet onun bendesi olmalıyım. Eğer şeytana muhalefetimden dolayı benden intikam almaya kalkarsa o intikam mahallinde ihsânların sahibi olan Hak Teâlâ benim elimi nasıl tutar ve beni şeytanın elinden nasıl kurtarır?"
2932. O kimse ki onun muradı olur, benim işim başka kimden iyi olur?
Ya'ni, "Benim işim ancak irâdesini infâz eden kimseye tabi' olmakla sa- lâh bulur."
2933. Haşa lillah Allah hangi şeyi istediyse oldu. Mekânda ve la-mekân- da hakim oldu.
"Hâşe", kelime-i tenzîhiyyedir."Eyş" kelimesinin ma'nâsı 2925 numaralı beyitte geçti. Ya'ni, "Allah'ı ayıbdan ve aczden ve noksanlardan tenzîh ede- rim. Allah Teâlâ her neyi murâd ettiyse o şey oldu ve vücûda geldi. Mekân- da ve âlem-i keserât ve taayyünâtta ve lâ-mekânda, âlem-i gaybda hâkim olan ancak Hak Teâlâ hazretleridir.
2934. Hiçbir kimse onun mülkünde onun emri olmaksızın bir kat kıl ucu zi- yâde etmez!
وَاللَّهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ (Âl-i İmrân, 3/189) ya'ni "Göklerin ve yerin mül- kü Allah Teâlâ'nındır" âyet-i kerîmesi mûcibince Hakk'ın mülkünde O'nun emri ve irâdesi olmaksızın bir zerre bile ilave edip ziyâde edemez!"
2935. Mülk onun mülküdür ve ferman onun fermanıdır. Kapıda en aşağı köpek onun şeytanıdır.
"Mülk ancak Hakk'ın mülküdür ve ferman ancak Hakk'ın fermânıdır. Onun izzet ve azametinin kapısında en aşağı ve en hakir köpek onun yarat- tığı şeytandır. Binâenaleyh şeytan kim oluyor ki Hakk'ın iradesine muhâle- fet edebilsin!" Nefehâtü'l-Üns'te Aynu'l-Kudât Hemedânî (k.s.) hazretlerin- den naklen şöyle beyân buyrulur: "Hak Teâlâ'dan başkasına mensûb gördü- ğün işi hakîkî değil, mecâzî bil! Fâil-i hakîkîyi Hak bil! قُلْ يَتَوَفَّاكُم مَّلَكَ الْمَوْتِ (Secde, 32/11) ya'ni "Ey Resûlüm de ki: Sizi melekü'l-mevt müteveffâ kılar" kelâmını mecâzî bil! Onun hakikati اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنفُسَ حِينَ مَوْتِهَا (Zümer, 39/42) ya'ni "Ölümü vaktinde nefsi Allah Teâlâ müteveffâ kılar" kelâmıdır; ve Hz. Muhammed (s.a.v.) yol gösterdiğini mecâzî bil! Ve İblîs'in azdırdığını mecâ- zî bil! فَيُضِلُّ اللَّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ (İbrâhîm, 14/4) ya'ni "Dilediğini ıdlâl eder ve dilediğine hîdâyet verir" kelâmını hakîkat bil! ilh..."
Ma'lûm olsun ki, cenâb-ı Pîr efendimiz yukarıda geçen 2907, 2908, 2909 numaralı beyitlerde "Köpüğü, ya'ni taayyünât-ı kesîreyi gören kimse niyetler eder ve dönüşler yapar ve sayıda olur. Fakat deryâyı ya'ni vahdet-i vücûdu görenler kalblerini deryâ eder ve küdûretsiz olur ve ihtiyârsız olur" buyurmuşlar idi. Bu beyitleri ta'kîb eden bahisler taayyünât-ı kesîreyi görenlerin kıyl ü kāline ait olur ki, bu mevhûm olan keserâta ve taayyünâta nazar eden müslümanlar yetmiş iki fırka olmuşlardır ki, bunların tafsîl-i i'tikādları Seyyid ve Sa'deddin hazarâtının Mevakıf ve Makāsıd nâmındaki kitablarında ve Abdülkerîm Şehristânî'nin Milel ve Nihal'lerinde beyân olunmuştur. Bu bahiste köpüğe nazar eden Cebrî tarafından delâil ile Kaderî mezhebinin i'tikādı ibtâl olunmuştur. Cebir hakkındaki îzâhât I. cildin 625 numarasına müsâdif olan این نه جبر این معنی جباریست ["Bu, cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriyyettir."] beyt-i şerîfinin îzâhında geçti.