İçeriğe atla

Rahmân'ın kapısında şeytanın meseli

25. bölüm / 51 · 8106 kelime · ~41 dk okuma

2936. Eğer Türkman'ın kapısında bir köpek olursa, yüzünü ve başını onun kapısı üzerine koymuş olur.

2937. Evin çocukları onun kuyruğunu çekerler. Çocukların elinde hakîr olur.

2938. Eğer bir yabancı ubûr ederse onun üzerine erkek arslan gibi hücum eder.

"Ma'ber", masdar-ı mîmî olup “ubûr" ma'nâsınadır. Ya'ni, eğer o kapıdan bir yabancı kimse geçerse o köpek o kimse üzerine erkek arslan gibi hücûm eder.

2939. Zîra küffâr üzerine şedîdler oldu; dosta gül, düşmana diken gibi oldu.

Bu sürh-ı şerîfde Hakk'ın dergâh-ı İzzet'i Türk'ün kapısına ve şeytan o kapının köpeğine ve Hakk'ın muhlis kulları da, o kapının çocuklarına teşbîh buyrulmuştur. Bu âyet-i kerîme sûre-i Feth'in nihayetinde vâki'dir. Ya'ni ashâb-ı kirâm hazarâtı, dergâh-ı İzzet'in yabancıları olan küffâra karşı şedîd oldukları gibi İblîs'in hücûmu dahi, kezâlik o kapının yabancılarına karşı şedîd oldu. Çünkü şeytan dahi hakikatte Hakk'a kulluk etmektedir. Fakat ashâb-ı kirâmın şedîd olmaları ism-i Hâdî hazretinden ve şeytanın şedîd olması ism-i Mudill hazretinden vâki' olur. Cenâb-ı Pîr efendimiz bu ma'nâyı Fîhi Mâ Fîh'lerinin 12. faslında şöyle buyururlar: "Eğer dikkatli bakar isen fâsık ve sâlih ve âsî ve mutî' ve şeytan ve melek hepsi Hakk'a kulluk ederler. Meselâ pâdişâh ister ki, kölelerini birtakım sebebler ile imtihan etsin; tâ ki sebâtı olan kimdir ve sebatsız olan kimdir meydana çıksın! Ve iyi ahidli fenâ ahidliden mümtâz olsun ve vefâlısı vefâsızdan ayrılsın. Sebatları zâhir olmak için onlara bir müvesvis ve müheyyic lazımdır; ve eğer olmazsa onların sebâtı nasıl zâhir olur. İmdi o müvesvis ve müheyyic pâdişâha kulluk eder. Çünkü pâdişâhın murâdı onun böyle yapmasıdır; ve sâbiti gayr-ı sâbitten ayırmak ve sivrisinekler gidip onların gayrı kalsın diye sivrisinekleri ağaçlardan ve bağlardan kovmak için onu gönderdi. Pâdişâhın biri bir câriyeye "Süslen ve emânet ve hıyânetleri zâhir olmak için kendini bendelerime arzet!" diye emretti. Câriyenin bu fiili her ne kadar zâhiren masiyet görünür ise de hakîkatte pâdişâha kulluk eder ilh..."

Bu îzâhâttan anlaşılır ki, şeytan dahi dergâh-ı İzzet'in yabancılarına karşı şedîddir ve Hakk'ın dostlarına karşı gül ve düşmanlarına karşı da dikendir. Zira şeytan `قال فبعزتك لأغوينهم أجمعين إلا عبادك منهم المخلصين` (Sad, 38/82-83) ya'ni "Yâ Rab, izzetin hakkı için onların hepsini azdırayım! Ancak onlardan senin muhlas olan kulların müstesnâdır" dedi. Muhlas olan kullar ise Hakk'ın dostlarıdır. İblîs'in onlara karşı tasallutu olamaz.

2940. Tutmacın suyundan ki Türkmân ona verdi, öyle vefâ edici ve bekçi olmuştur.

"Tutmaç", buğday unundan yapılan bir yemek adıdır (Şemsü'l-Lügat). Ya'ni, Türkmân kapısındaki köpeğe tutmaç ismindeki yemek suyundan verdi ve köpek dahi bu lutfa mukābil öyle vefâkâr ve bekçi olmuştur.

2941. Binâenaleyh köpek şeytan ki Hak onu var eder, onda yüz fikir ve hîle izhar eder.

Binâenaleyh dergâh-ı İzzet'in köpeği olan şeytana Hak vücûd-ı izâfî verir ve onda îfâ-i vazîfe etmek üzere birçok fikirler ve hîleler izhar eder. "Tenîden", masdarı burada "peydâ etmek" ma'nâsınadır.

2942. Yüzlerin suyunu onun gıdâsı yapar. Hatta o iyiden ve kötüden yüz suyu götürür.

"Ab-ı rû"dan, "yüz suyu"ndan murâd, insanlığa mahsûs olan vakār ve haysiyettir ki, bu vakār ve haysiyyet-i insâniyye ancak emr-i ilâhîye itâat ve neh-yi ilâhîden ictinâb edip hayvanlık mertebesine sukūt etmemekle hâsıl olur. Hak Teâlâ dergâh-ı İzzet'inin köpeği olan şeytanın gıdâsını kullarını imtihan için beşerin yüzlerinin suyu yapar. Hattâ o şeytan iyiden ya'ni âlimden ve âbidden ve kötüden [ya'ni] fâsıktan ve câhilden insanlığa mahsûs olan haysiyet ve nâmûsu izâle eder.

2943. Avâmın yüz suyu tutmaç suyudur ki, köpek şeytan ondan taâm bulur.

Ya'ni, hakîkat-i îmânı bulamayan avâm-ı beşerin nâmûs-i insânîleri Türkmân'ın köpeğe verdiği tutmaç suyu mesâbesindedir ki, köpek şeytan efrâd-ı beşerden bu nâmûsu ve haysiyyet-i insâniyyeyi izâle ettikçe gıda bulur ve sevinip semizler.

2944. Onun canı hargah-ı kudretin kapısında niçin hükmü kurban olmasın, söyle!

"Hargâh", padişah veyâ vezir otağı demektir. Ya'ni, mâdemki şeytanın vücûdu ve hâli yukarıda îzâh olunduğu vech iledir, şu hâlde onun canı kudret-i ilâhiyye otağının kapısında niçin hükm-i ilâhîye mutî' ve kurban olmasın? Söyle, bu mümkin mi? O bu hâlde iken nasıl olur da Hakk'a muhalefet eder?

2945. Sürü sürü mürîdden ve merîdden kollarını eşiğe yayan köpek gibi.

"Gelle/gele" (گله) seddeli ve seddesiz, koyun, deve, eşek ve öküz gibi hayvânât-ı ehliyye sürüsü demektir (Burhân). "Mürîd", burada isteyen ve bî-at eden ve "merîd", kovulan demektir. İkinci mısra'da sûre-i Kehf'de vâki' olan وَكَلْبُهُم باسط ذراعيه بالوصيد (Kehf, 18/18) ya'ni "Ashâb-ı kehfin köpeği iki kollarını onların mağarasının eşiğine yayıcıdır" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Ve bu ma'nâ bu beyt-i şerîfde dergâh-ı İzzet'in ve hargâh-ı kudretin önündeki bilcümle mahlûkāta teşmîl edilerek buyrulur ki, dergâh-ı İzzet'in kabûl olunanları ve kovulanlan, ashâb-ı kehfin köpeği gibi, sürü sürü kollarını o dergâhın eşiğine yaymış ve kerem-i ilâhîye muntazır bulunmuştur.

2946. Ulûhiyet mağarasının kapısı üzerinde köpek gibi zerre zerre emir isteyici olarak damarı kalkmıştır.

Ulûhiyet mağarasının kapısı üzerinde ashâb-ı kehfin köpeği gibi zerre zerre emir isteyici olarak o mahlûkātın cümlesinin damarı kalkmıştır ve hepsi "Acaba bize ne emr-i ilâhî vâki' olacaktır?" diye beklemekte bulunmuştur.

2947. "Ey köpek şeytan, vaktāki bu halk bu yola ayak koyunca imtihan et!"

Taraf-ı ulûhiyyetten şeytana böyle emir vârid olup buyrulur ki: "Ey dergâh-ı azametin köpeği olan şeytan, vaktâki bu halk bana vâsıl olmak için benim gösterdiğim yola ayak basar, sen imtihan et!"

2948. "Hamle et, men' et, bak! Tâ ki sıdkta dişi ve erkek kim olur!

"Onların kalblerine türlü türlü vesveselerle hücûm et! Onları sülûk ettikleri yoldan men' etmeye çalış! Netîcede bak ki, sadâkatte ve ihlâsta hangisi kadın meşrebindedir ve hangisi er kişidir. Zîrâ tarîk-ı Hak sahiblerinden er kişi olanlar ne kadına ne mala ve ne riyâsete ve ne de mansıba aldanmazlar. Onların nazarı ancak Hakk'ın zâtınadır. Fakat kadın meşrebinde olanlar kadın ve mal ve riyâset ile kolayca aldatılabilir; ve onlar huzûzât-ı nefsâniyyelerine çabuk meclûb olurlar.

2949. Mâdemki köpek tereffu' cihetinden hızlı koşucu olmuş ola, binâenaleyh "Eûzü!" neden dolayı olur?

Bu beyt-i şerîf bir suâldir. Ya'ni, sen kulların sadâkatini imtihan etmek için köpek şeytanın tereffu' ve galebe cihetinden hızlı koşucu ve müessir olduğunu beyân ettin. Şu halde اعوذ بالله من الشيطان الرجيم ya'ni “Matrûd olan şeytandan Allah'a sığınırım!” demenin ne faydası olur?

2950. Bu "Eûzü!" odur ki, ey Hita'nın Türk'ü, köpeğe bağır ve yolu aç!

Cevâben deriz ki: "Bu "Eûzü!" demek, Hitâ memleketi Türk'ünün evine teveccüh eden misafirin, "Ey Hıtâ'nın Türk'ü, köpeğine bağır ve onu zabt et ve yol aç ve onun hücumundan ve zararından sana sığınırım!" demesi kabîlindendir.

2951. “Tâ ki senin hargâhının kapısına geleyim! Senin cûdün ve câhından bir hâcet isteyeyim!"

Ve kezâ "Eûzü!" demek, o misafirin, "Ey Türk, köpeğini hücûmdan men' et ki, senin otağın kapısına geleyim ve senin cûd ü kereminden ve mansıbından bir hâcet isteyeyim!" demesi kabîlindendir.

2952. Mâdemki Türk köpeğin satvetinden acizdir, bu "Eûzü!" ve efgān câiz değildir.

Mâdemki Türk, kapısındaki köpeğin satvet ve heybetinden dolayı onu zabtetmekten âcizdir; binâenaleyh misafir olan yabancının köpeğin şerrinden Türk'e sığınması ve ona karşı feryad etmesi faydasız olduğundan câiz değildir.

2953. Türk dahi köpekten "Eûzü!" derse ki, "Ben dahi meskende köpekten aciz kalmışım!"

Türk dahi "Ben de evimde köpeğin şerrinden aciz kaldım, binâenaleyh ondan sığınacak bir yer ararım!" derse;

2954. "Sen bu kapıya gelmeğe kādir değilsin, ben de kapıdan dışarıya gitmeye kādir değilim!"

Ve "Ey misafir, sen köpeğin şerrinden bu kapıya gelemiyorsun; ben de onun şerrinden kapıdan dışarıya çıkamıyorum!" derse.

2955. Şimdi Türk'ün ve misafirin başına toprak ki, bir köpek her ikisinin boynunu bağlar.

"Konuk", Türkçe "misafir" demektir. Ya'ni, bir köpeğin şerrinden ev sâhibi olan Türk dışarıya çıkamıyor ve misafir de içeriye giremiyor. Vay ikisinin haline!

2956. Hâșe lillah Türk bir bağırsa köpek ne olur, erkek arslan kan kusar!

Allah Teâlâ'yı bilcümle nakāisdan tenzîh ederim ki, eğer Türk bir bağırsa aslâ köpeğin hamle ve hücûma mecâli kalmaz. Hattâ erkek arslan bile kan kusar!

Ma'lum olsun ki, bu temsîlat Cebrî lisânından vâki' olmuş ve şeytanın murâdının irade-i Hak muvâcehesinde asla kıymeti olmadığı beyân buyrulmuştur.

2957. Ey kimse ki, kendine "Hâlik'ın arslanı" ta'bîr etmişsin, yıllar oldu ki bir köpekle aciz kalmışsın!

Bu beyt-i şerîf mürşidlik da'vâsında bulunan nâkıslara cenâb-ı Pîr efendimizin hitâbıdır. Ya'ni, ey kendisine tarîk-ı Hak'ta "Hâlik'ın arslanı" ta'bîr etmiş olan kimse, senelerden beri bir köpek mesâbesinde nefsinin ve şeytanın elinde âciz kalmış ve nefsine esîr olmuşsun.

2958. Mâdemki sen aşikâr olarak köpeğin şikârı oldun, bu köpek senin için nasıl şikâr eder?

Mâdemki sen ahvâl-i zâhiriyyenden belli olduğu üzere, köpek nefsinin ve şeytanın şikârı ve esîri oldun, bununla beraber kemâl ve irşâd-ı halk da'vâsındasın, binâenaleyh böyle seni mağlûb edip sana kendi sıfatlarını giydiren o köpek nefis nasıl başkalarını avlayıp sana münkād eder? Sünnî olan mü'minin Cebrî olan kâfire cevâb vermesi ve kulun ihtiyârının isbâtında delîl söylemesi. Sünnet, enbiyâ (a.s.)ın ayaklarının çiğnenmişi olan bir yol olur. Onun sağ tarafı üzerinde cebir sahrâsı vardır ki, kişi kendisi için ihtiyâr görmez; ve emir ve nehyi münkir olur ve te'vîl eder; ve emir ve nehyi münkir olmaktan cenneti inkârı lâzım gelir ki, cennet, emre itâat edenlerin cezâsı ve cehennem emre muhalefet edenlerin cezasıdır; başka şey söylemem. Mes'ele nereye varır? Zîrâ âkıle işaret kâfidir. Ve o yolun sol tarafı üzerinde kader sahrâsı vardır ki, Hâlik'ın kudretini halkın kudretinin mağlûbu bilir ve ondan o Cebrî olan mecûsînin saydığı fesâdlar doğar

Ma'lûm olsun ki, ahkâm-ı vahdet başka ve ahkâm-ı keserât başkadır. Ahkâm-ı vahdete nazaran Hakk'ın varlığından başka varlık olmadığından burada mahlûka taalluk eden ahvâlin hiçbirisi mevzû'-ı bahs değildir. Fakat ahkâm-ı keserâta nazaran mahlûkun vücûdu sâbit olduğundan mahlûka taalluk eden ahvâl dahi mevzû'-ı bahs olur. Zîrâ şerâyi'-i enbiyâ âlem-i keserât için bir vaz'-ı ilâhîdir. Binâenaleyh sünnet, enbiyâ (a.s.)ın çiğnediği ve geçtiği bir caddedir. Bu caddenin sağı ve solu vardır. Bu doğru yoldan sağa sa panlar cebir sahasına düşüp kendi vücûdlarını görmekle beraber kendilerinde irâde ve ihtiyâr görmezler; ve nefislerine hoş gelmeyen emir ve nehy-i ilâhî-yi inkâr ederler ve te'vîl ederler. Halbuki emir ve nehy-i ilâhîyi inkâr etmekle emr-i Hakk'a itâat edenlerin mahall-i mükâfâtı olan cennetin vücûdunu ve muhalefet edenlerin mahall-i mücâzâtı olan cehennemin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir. Cennet ve cehennemin vücûdları ise nass-ı Kur'ânî ile sâbittir. Binâenaleyh cebir tarafına gidenlerin i'tikādları nereye varacağını tasavvur et! Artık bundan başka bir şey söylenemez. Bu kötü i'tikād hakkında âkil olanlara bu kadar işaret yetişir. Ve o vaz'-ı ilâhî olan şerîat caddesinin sol tarafına sapanlar dahi kudret ve kader sâhasına düşüp Hâlik'ın kudretini mahlûk kudretinin mağlûbu bilirler ve derler ki: "Kul fiilinin hâlıkıdır." Bu i'tikāddan dahi yukarıda Cebrî olan mecûsînin saydığı fesâdlar doğar ve Hak Teâlâ'nın yarattığı kullar üzerinde tasarruftan âciz olması lâzım gelir. Velhâsıl Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsi karşısında kendi vücûdlarını gören ve mertebe-i yakîne vâsıl olamayan kimseler sünnet yolundan ayrılıp sağa ve sola saptıkları için yetmiş iki fırka oldu. Nitekim yukarıda geçen 2655 numaralı beyt-i şerîfde: زین خیال رهزن راه یقین گشت هفتاد و دو ملت اهل دین ["Yakîn yolunun rehze-ni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu."] buyrulmuş idi. Bu yetmiş iki fırkanın i'tikādâtı Milel ve Nihal adlı risâlede mezkûr olduğu gibi, onların reddi de kütüb-i kelâmiyyede tafsîl olunmuştur. Fakat muhakkıkîn-i sûfiyye hem âlem-i vahdetin ve hem de âlem-i kesretin ahkâmını tavzîh buyurmuşlardır. Husûsiyle bu Mesnevî-i Şerîf'de cenâb-ı Pîr efendimizin ve kendi âsâr-ı şerîfelerinde Şeyh-i Ekber Muhyiddîn Arabî (k.s.) hazretlerinin her iki âleme âit olarak beyân buyurmadıkları esrâr ve hakāyık kalmamıştır. Onların beyânât-ı aliyyelerini anlayanlar arasında asla nizâ' ve muhalefet yoktur. Muhalefet ancak bu hakāyıkı idrak edemeyenler arasındadır. Beyt-i Hafız Şîrâzî (k.s.): "Yetmiş iki milletin kavgası vardır, hepsini ma'zûr tut! Zîrâ hakîkati göremediler, efsane yoluna çarptılar."

2959. Mü'min dedi: “Ey Cebrî hatâyı dinle, kendinin lâyıkını söyledin. İşte cevab getirdim!"

2960. "Ey satranç oynayan! Sen kendi oyununu gördün. Hasmının uzun uza- [2964] dı olan oyununu da gör!"

Bu beyt-i şerîfde vücûd-ı izâfî âlemi satranç oyununa mahsûs olan tahtaya ve ahvâl-i mahlûkāt dahi satranç taşlarına teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, "Ey bu vücûd-ı izâfi âleminde ahvâl ve efkâr-ı beşer ile oynayan kimse! Kendi ahvâl ve efkârını gördün. Hasmının dahi bu oyundaki ahvâl ve efkârını gör!"

2961. "Kendinin özür-nâmesini okudun, Sünnî'nin nâmesini oku, niçin kaldın?

"Ey Cebrî, i'tikādın hakkında delîller getirerek kendi ma'zeret-nâmeni okudun. Biz de dinledik. Şimdi de Sünnî olan mü'minin delîllerini dinle ve bu delîllere müstenid olan onun özür-nâmesini de oku! Niçin öyle kendi dâire-i rü'yetinde saplanıp kaldın?"

2962. "Kaza hakkında Cebrîce nükte söyledin. Mâcerâda benden onun sırrını dinle!"

"Nükte", fehim ve idrāki akıl ve zarâfete bağlı olan "ince ma'nâ" demektir. Ya'ni, "Ey Cebrî, kazâ-yı ilâhî hakkında Cebrîler'e mahsûs olan nükteyi söyledin. Fakat mâcerâda ve bu bahiste benden onun iç yüzünü de dinle!"

2963. Bizim için şübhesiz bir ihtiyâr vardır. Hissi münkir olamazsın, ayân oldu.

Bu taayyün âleminde şübhesiz bizim için hissen görülen bir ihtiyâr ve irâde vardır. Zâhir gözüyle görülen bu hissi inkâr edemezsin, çünkü bu meydanda olan bir şeydir.

2964. Hiçbir kimse taşa asla "Gel!" demez. Bir kimse bir kerpiçten nerede vefâ ister?

Alem-i hisde zâhir olan budur ki, hiçbir kimse taşta irâde ve ihtiyâr görmediği için "Ey taş, gel buraya!" demez; ve hiçbir kimse ihtiyâr sahibi olmayan bir kerpiçten de vefâ beklemez.

2965. Bir adama kimse "Agâh ol, uç!", yahud "Ey kör, bana bak!" demez.

Ya'ni, teklîf, isti'dâd ve ehliyet sahibi olanlara vâki' olur; ve âlem-i keserâtta olan her bir mahlûkun bir ehliyet ve isti'dâdı vardır. Cemâd, nebâta ve nebât hayvana ve hayvan insana benzemez. Âlem-i hisde zâhirdir ki, bunlardan her birinin başka başka ahvâli vardır. Binâenaleyh ehliyet ve isti'dâdı olmayan bir mahlûka teklif olunamaz. Meselâ bir adamda uçmak isti'dâdı olmadığı için "Uç!" denemez; ve körde görmek isti'dâdı olmadığı için "Bak!" denemez.

2966. Hâlık “A'mâya zahmet yoktur!" buyurdu. Rabbü'l-ferec bir kimse üzerine ne vakit zahmet koyar?

Ya'ni, Hak Teâlâ sûre-i Fetih'te لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ (Fetih, 48/17) ya'ni "Gözü kör olan kimselere zahmet ve meşakkat yoktur" buyurdu. Binâenaleyh gözlülere olan teklif-i ilâhî körlere vâki' olmadı. Zîrâ onlarda o teklifi icrâya isti'dâd yoktur ve onların bu husûsta ihtiyâr ve irâdeleri yoktur. Kullarını darlıktan halâs eden Rab bir kimse üzerine isti'dâdı ve irâdesi hilâfinda zahmet ve meşakkat koyar mı?

2967. Kimse taşa: "Geç geldin!" yahud "Ey sopa, niçin bana vurdun?" demez.

Ya'ni, cemâdâtta irâde ve teklîfe isti'dâd olmadığı için akıl olan hiçbir kimse, taşa itâb edip "Geç geldin!" ve "Ey sopa niçin bana vurdun?" diye hitâb etmez.

2968. Böyle cüst ü cûları mecbûr için kimse söyler mi? Yahud ma'zûra vurur mu?

Ey Cebrî, mecbûr olan kimseler için böyle araştırmaları ya'ni "Niçin böyle yaptın ve niçin şöyle yaptın?" sözlerini söyler mi? Yâhud fiilinde ma'zûr olan bir kimseyi döver mi? Hattâ insanlar yaptıkları kānûnlardan cebir ve ikrah ile vâki' fiilinden dolayı bir kimseye suâl olamayacağını gösterirler.

2969. Ey cibi pâk olan kimse, emir ve nehiy ve gazab ve taltîf ve itab muhtarın gayrına değildir.

“İtîb”, “itâb” kelimesinin imâle olunmuşudur; “azarlamak, tevbîh ve tekdîr etmek ma'nâsınadır. Ya'ni, bir şeyi emretmek ve bir şeyi yapma diye nehyetmek ve öfkelenmek ve birinin fiilini beğenip ikrâm etmek ve beğenmeyip azarlamak, ancak irâdesi ve ihtiyârı olanlara karşı vâki' olur. “Cîb”, burada “kalb” ma'nâsınadır. “Ey pâk-cîb”, ey kalbi fesâddan pâk olan kimse, demek olur.

2970. "Zulümde ve sitemde bir ihtiyar vardır. Ben bu şeytandan ve nefisten [2974] bunu murad ettim."

Sünnî olan mü'min Čebrî'ye hitâben der ki: "Ey Cebrî, insan zulmü ve sitemi kendi irâdesi ve ihtiyârı ile yapar. Ben yukarıda sana, "Nefis ve şeytan seni müslüman olmağa bırakmaz dediğim vakit, şeytan ve nefis seni küfür yoluna sevk eder. Sen dahi onların gösterdiği bu fenâ yolu ihtiyâr edersin" demeyi murâd ettim." "Zulüm", lügatte bir şeyi kendi yerinin gayri olan bir yere koymaktır. "Sitem", Fârisî'de zulmün mukābilidir. Cenâb-ı Pîr efendimizin meslek-i âlîleri Mesnevî-i Şerîf'de Fârisî ve Arabî kelimeleri mütekābilen ve müterâdifen zikretmektir. Bu usûldeki fâide muhtâc-ı îzâh değildir.

2971. İhtiyar senin içinde sakindir. O bir Yûsuf'u görmedikçe elini yaralamadı.

Bu beyt-i şerîfde, "insanın iradesi ve ihtiyârı" Yûsuf (a.s.)ın yüzünü gördükleri vakit ellerindeki meyveyi keserken ellerini kesen "kadınlar"a ve "insanın nefsine güzel ve mahbûb görünen matlûb" dahi Yûsuf'a teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, insanın ihtiyârı bâtınında sâkin bir hâlde bulunur. Vaktâki Yûsuf mesâbesinde olan kendi matlûbunu ve mahbûbunu görür, o vakit o tarafa meyledip Yûsuf (a.s.)ı görüp hayrete düşerek ellerini yaralayan kadınlar gibi kendisinden geçer ve her eleme mübtelâ olur.

2972. İhtiyar ve dâiye nefiste var idi. Onun yüzünü gördü, ondan sonra per ü bâl açtı.

Nefiste irâde ve istek var idi. Yûsuf mesâbesinde olan mahbubunun ve matlûbunun yüzünü görmezden evvel irâde ve istek kol ve kanat açmadı. Vaktâki matlûbunun yüzünü gördü, nefiste sâkin ve gizli olan o irâde ve istek harekete geldi ve kol ve kanat açtı ve o matlûbunun üzerine gitti.

2973. Köpek yatmış, onun ihtiyarı kaybolmuş. İşkenbeyi gördüğü vakit kuyruk salladı.

Meselâ yatmış olan köpekte bir hareket yoktur. O hâl içinde onun irâdeyle vâki' olan hareketi kaybolmuş ve mestûr kalmıştır. Mahbubu olan işkenbeyi gördüğü vakit irâdesi harekete gelip kuyruk sallamağa başlar.

2974. At dahi arpayı gördüğü vakit hav hav eder. At hareket ettiği vakit kedi mav etti.

"Hav hav", at sesi; "mev", kedi sesi. Bu beyt-i şerîf dahi diğer bir misâldir. Ya'ni, hayvanı alelumûm “irâdesiyle hareket eden mahlûk"tur diye ta'rîf ederler. Halbuki sâkin bir hâlde iken onun irâdesi mestûrdur. Matlûbu zâhir olduğu vakit irâdesi meydana çıkar. Meselâ at arpayı gördüğü vakit kişner ve kedi eti gördüğü vakit mev mev diye bağırır.

2975. O ihtiyarın hareketi görmek geldi. Bir üflemek gibi ki ateşten kıvılcım koparır.

Vücûd-ı beşerde ve hayvanda sâkin duran o irâde ve ihtiyârın hareketi onların kendi matlûblarını görmekten neş'et eder. Bu matlûbu görmek, ateşten kıvılcım çıkaran üflemeye benzer.

2976. Vaktaki İblîs delâle olup sana Vis'in haberini getirir; binaenaleyh senin ihtiyarın hareket eder.

"Delâle", kılavuz; "Vîs", Râmin ismindeki âşığın ma'şûkasının ismidir. Ya'ni, vaktāki şeytan kılavuz olup sana Vis ismindeki ma'şûka mesâbesinde olan matlûbunun ve mahbubunun haberini getirir ve seni nefsinin mütelez- ziz ve mahzûz olduğu şey tarafına teşvik eder. Sende de o lezzete ve huzûza bir an evvel kavuşmak iştihâsı hâsıl olur. Bunun üzerine sende gizli duran ihtiyar ve irâde harekete gelir.

2977. Vaktaki bir matlûbu bu kimse üzerine arzetti, yatmış olan ihtiyar bükümünü açar.

"Neverd", müteaddid ma'nâsı vardır. Burada "büküm ve dürüm ve cenk ve husûmet" ma'nâları münasibdir. Ba'zı nüshalarda "cenk" ma'nâsına olan "neberd" (نبرد) vâki' olmuştur. Ya'ni, vaktâki şeytan bir matlûb ve mahbûb olan şeyi bir kimsenin nefsine arzetti, o kimsenin yatmış ve sâkit bir hâlde bulunmuş olan ihtiyârı bükümünü ve kıvrıntısını açtı. Veyâhud onun ihtiyârı, cenk ve husûmet açtı. Ya'ni o matlûba vusûl için cidâle ve husûmete başladı.

2978. Ve o melek şeytanın hilafına hayırları arz tutar, gönülde feryad eder.

Şeytan insanın batınına, nefsine hoş görünen şerli şeyleri arz ettiği gibi, melek dahi şeytanın hilafına olarak rûha hoş ve nefse çirkin görünen şeyleri arzeder; ve "Şeytanın vesveselerine kulak asma!" diye gönülde ve bâtında feryâd eder.

2979. Nihayet hayır olan ihtiyar hareket eder. Zîrâ ki arzdan evvel bu iki huy yatmıştır.

Nihâyet bu meleğin ilhâmı üzerine insanda hayır işlemek tarafına olan ihtiyâr ve irâde hareket eder. Zîrâ ki gerek şeytanın vesvesesinden ve gerek meleğin ilhâmından ve arz etmelerinden evvel şer veyâ hayır işlemekten ibâret olan bu iki huy yatmış ve sâkin bir hâlde bulunmuştur.

2980. İmdi melek ve şeytan ihtiyar damarlarını tahrîk için arz tutucu olmuştur.

2981. İlhamlardan ve vesveseden senin hayrı ve şerri ihtiyarın on kimse kadar olur.

(کسه) deki ها mikdar içindir. "Deh kese", on kimse mikdârı demek olur; ve bundan murâd, hayır ve şer ilhâmı ve vesveselerinin tevâlîsi ve çok olması- dır. Ya'ni, meleğin mütevâliyen vâki' ilhâmlarından ve şeytanın peyderpey vâki' olan vesveselerinden, senin hayrı ve şerri ihtiyâr ederek yaptığın ef'âl on kimsenin ef'âline muâdil olur.

2982. Ey letafetli olan kimse, namazdan çıkma vaktinde o sebebden meleğe se- lâm getirmek lazımdır.

“Tahlîl” (تحلیل), namazdan çıkma; “nemek”, tuz ve mecâzen “letâfet” ma'nâsınadır. Ya'ni, ey bâtını letâfetli olan mü'min, namazdan çıkma vaktin- de meleklerin sana hayrı ilhâm etmelerinden dolayı onlara السلام عليكم ورحمة الله diyerek selâm vermek lazımdır. Bu selâm şöyle demektir:

2983. Ki, "Sizin güzel ilham ve da'vetinizden benim bu namazımın ihtiyarı revân oldu."

Ya'ni, namazdan çıkarken selâm vermek, "Ey melekler, sizin güzel ilhâm ve da'vetlerinizden dolayı bende bu namazı kılmak ihtiyârı harekete geldi. Allah'ın ism-i Selâm ile tecellîsi ve rahmeti sizin üzerinize olsun!" demektir.

2984. Günahtan sonra dahi İblîs'e la'net edersin. Zîrâ ki ondan münhanîsin.

“Îrâ”, zîrâ demektir; “münhanî”, eğilen demektir. Ya'ni, bir günâhı işledik- ten sonra dahi İblîs'e la'net edip "Hay mel'un şeytan! Benim kalbime bu fe- sâdı ilkā etti ve nefsime uydurdu da ben günah işledim!" dersin. Zîrâ bilirsin ki, o fesâda o şeytanın vesvesesinden ve ilkāâtından eğildin ve o günahı iş- lemeğe meylettin.

2985. O iki zıd, gizli mükâlemeler içinde sana arzederler. Gayb perdesinde arz tutucu geldi.

“Sirâr”, gizli mükâleme edişmek demektir. Ya'ni, birbirine zıd olan me- lek ve şeytan gizli mükâlemeler içinde sana biri hayrı dîğeri şerri arzeder- ler. Onlar gayb perdesi arkasında bu iki zıd fiilin icrâsını arz edici olarak geldiler.

2986. Vaktaki gayb perdesi önden kalkar, sen kendi kılavuzlarının yüzünü görürsün.

Bu beyt-i şerîfde sûre-i Kāf'da olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyrulur: وَجَاءتْ كُلُّ نَفْسٍ مَّعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ لَقَدْ كُنتَ فِي غَفْلَةٍ مِّنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنكَ غِطَاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ (Kaf, 50/21-22) ya'ni "Yevm-i âhirette her bir nefs ile beraber sevk eden ve şehadet eden gelir; ona denir ki: Sen bundan gafil idin, şimdi perdeyi açtık, bugün senin gözün keskin görür."

2987. Ve onları sözlerinden mâniasız açık tanırsın ki, bu gizli söz söyleyiciler bunlar idiler.

Gaybın perdesi olan bu cism-i kesîfin mevt-i tabîî vâsıtasıyla kalktığı ve onları açıkça gördüğün vakit onları sözlerinden mâniasız olarak tanırsın ve bilirsin ki, hayât-ı dünyeviyyede sana içinden gizli gizli sözler söyleyen ve ilkāatta bulunan bu melek ve şeytan imiş.

2988. Şeytan der: "Ey tab'ın ve cismin esîri, ben arzettim, zor etmedim!"

Bu beyt-i şerîfde sûre-i İbrâhim'de olan şu âyet-i kerîmeye işaret buyru- lur: وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلَّا أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنفُسَكُم مَّا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُم بِمُصْرِخِيَّ (İbrâhîm, 14/22) ya'ni "Yevm-i âhirette emr-i ilâhî kazâ olunduğu vakit şeytan der ki: Muhakkak Allah Teâlâ size va'd-i Hak ile va'detti ve ben de size hilâfet va'dettim. Halbuki benim için sizin üzerinize cebir ve kuvvet yok idi, ancak da'vet ettim. Siz de icâbet ettiniz. Binâenaleyh bana levmetmeyin ve nefislerinize levmedin! Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardım edebilirsiniz".

2989. Ve o melek sana der: "Ben sana dedim ki, bu şâdîden senin gamın ziyâde olur."

Ve yevm-i âhirette zâhir olan melek dahi sana der ki: "Ben hayât-ı dünyeviyyende gizlice sana dedim ki, bu hazz-ı nefsânîden hâsıl olan şâdîden ve sürûrdan hayât-ı uhreviyyede gamın ziyâde olur."

2990. O filân gün ben sana öyle demedim mi ki, cennetler tarafının yolu o tarafındandır.

2991. Biz senin canının muhibbi ve revh artırıcısıyız. Senin babanın muhlis sacidleriyiz.

Ya'ni, "Ey âdemoğlu, sana Hakk'ın izâfe buyurduğu bir rûh ve bir ma'nâ vardır ki, biz onun muhibbiyiz; ve senin o ma'nânı severiz ve senin o ma'nânı artırıp kuvvetlendiriciyiz. Nitekim Hak Teâlâ sûre-i Mü'min'de bizim hakkımızda şöyle buyurur: الَّذِينَ يحملُونَ العرش ومن حوله يسبحون بحمد ربهم ويؤمنُونَ به ويستغفرون للذين آمنوا ربنا وسعت كل شيء رحمة وعلما فاغفر للذين تابوا واتبعوا سبيلك وقهم عذاب الجحيم (Mü'min, 40/7) ya'ni "Arşı yüklenen ve onun étrâfında olan melekler Rablerinin hamdiyle beraber onu nakaisdan tenzîh ve vahdâniyetini tasdîk ederler ve mü'minler için mağfiret taleb ederler de derler ki: Ey bizim Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kapladı, tövbe edenleri ve senin yoluna tâbi' olanları mağfiret et ve azâb-ı cahîmden sakla!" Ey âdemoğlu, biz senin cisminin babası olan Hz. Adem'in hâlis ve muhlis secde edicileriyiz ve emr-i ilâhî ile ona serfürû edicileriz."

2992. Bu zamanda dahi sana hizmet ederiz. Sana mahdûmluk tarafına salâ ederiz.

"Mahdûm”, hizmet olunmuş; "sala", fukarâyı taâma da'vet etmek (Burhan). "Ey âdemoğlu, biz seni hayat-ı dünyeviyyende hayırlı fiillere teşvik ettik, şimdi hayât-ı uhreviyyende dahi sana hizmet ederiz. Melekleri sana hizmet olunmuşluk tarafına da'vet ederiz." مخدومی'de "yâ" masdariyyet olduğuna göre şurrâh-ı kirâma tebean bu ma'nâ verildi. Eğer "yâ", vahdet için olursa ikinci mısrâ'ın ma'nâsı "Seni bir hizmet olunmuş tarafına da'vet ederiz" demek olur. Bundan murâd dahi, Hak Teâlâ hazretleri olur. Ya'ni "Seni, emrini tutup hizmet ettiğin Hak Teâlâ hazretlerinin tecellî-i cemâlîsi tarafına da'vet ederiz" demektir.

2993. "O taife senin babana düşmanlar olmuş idi. "Secde ediniz!" hitabında ibâ etmiş idi."

Ida (عدى) "adüvv" kelimesinin cem'idir, "düşmanlar" demektir. Ya'ni, "O şeytanlar tâifesi baban olan Hz. Adem'e düşmanlar olmuş idiler. Hak Teâlâ hazretleri tarafından vaki olan اسجدوا لآدم (Bakara 2/34) ya'ni "Adem'e secde ve serfürû ediniz!" hitâbında secdeden istinkâf etmiş idiler."

2994. "Onu tuttun, bizimkini attın, bizim hizmetlerimizin hakkını tanımadın."

"Ey hayât-ı dünyeviyyesinde bizim hayırlı olan ilhamlarımıza kulak asmayan âdem oğlu! Babanın düşmanı olan şeytanı şerre müteallık olan ilkāâtını ve vesveselerini tuttun ve kabûl edip fiile getirdin. Bizim hayırlı olan ilhamlarımızı attın. Bizim bu hayât-ı uhreviyyen için vâki' olan hizmetlerimizin hakkını tutmadın."

2995. "Bu zamanda bize ve onlara âşikâr olarak bak! Lahn ve beyandan tanı!"

"Hayât-ı dünyeviyyende cism-i kesîfin perde olup bizi ve şeytanları görmez idin. Şimdi bu hayât-ı uhreviyyende o kesâfet kalmadı ve cism-i berzahîn letâfette onlara mümâsil oldu. Binâenaleyh bizi ve o şeytanları apaçık gör! Sadâların ve sözlerin gözlüğünden ve çirkinliğinden her iki tâife arasındaki farkı tanı!"

2996. Vaktaki gece yarısı bir dosttan bir sır işitirsin. Seher vaktinde söz söylese bilirsin odur.

Bu beyânâtımız ona benzer ki, bir dost gece karanlığında gelip senin kulağına gizlice bir şey söylese, sen de onun şahsını görmesen, seher vakti ortalık aydınlandığı zaman gece söylediği sözleri tekrar etse, bilirsin ki gece söyleyen dahi o imiş. Dünyâ karanlığında görünmeksizin gizli gizli söyleyip âhiret aydınlığında şahısları zahir olduğu hâlde söyleyen melekler dahi bu misâle mutâbıktır.

2997. Ve eğer iki kimse sana gecede haber getirirse, gündüz söylemekten her ikisini tanırsın.

Ve kezâ gece karanlığında sana iki kimse gelip birer haber getirseler, sen de onların şahıslarını göremesen, gündüz aydınlığında sana söz söylemelerinden her bir haberi getirenin kimler olduğunu tanırsın. İşte dünyâ karanlığında melek ve şeytan tarafından gizli gizli söylenen iki türlü sözlerden hangisinin hangisine âit olduğunu ve hangisinin iyi ve hangisinin kötü olduğunu anlarsın.

2998. Arslanın sesi ve köpeğin sesi gece vaktinde erişti. Her ikisinin sûreti karanlıktan dolayı görülmedi.

2999. Gündüz oldu, yine feryâda geldiler. Binâenaleyh o âkıl olan kimse onları sesten tanır.

Ya'ni, gece karanlığında bağıran arslan ile köpeğin sesi işitilir ve kulak onları ayırt eder. Fakat her ikisinin sûretlerini karanlık perde olduğu için göremez. Fakat gündüz olup yine bağırdıkları vakit hem sesleri ve hem de sûretleri berâberce görülür. Bunun gibi dünyâ kesâfeti ve karanlığı perde olduğu için melek ve şeytanın taayyünleri görünmez. Fakat âhiret gündüzü olup dünyâ karanlığı kalktığı vakit onların sûretleri de görünür.

3000. Mahlas budur ki, arz tutucu olan şeytan ve rûh her ikisi ihtiyârın tetimmesindendir.

Sözün hulâsası budur ki, “ihtiyâr,” lügatte “seçmek ve intihâb etmek” demektir. Bu ise en az iki şeyin mevcûd olması sebebiyle vâki' olur. Bu iki şey mevcûd olmadıkça seçmek ve intihâb etmek fiili zuhûra gelmez. Binâenaleyh şeytanın ve rûhun ya'ni meleğin iki yolu göstermesi fiil-i ihtiyârın tetimmesindendir; ve insan her ikisinin gösterdiği yoldan birisini seçip gitmek sûretiyle ihtiyâr tamâm olur.

3001. Bizde görünmez bir ihtiyar vardır. İki matlab görüldüğü vakit ziyadeliğe gelir.

Ya'ni, bizde görünmeyen ve bâtınımızda bilkuvve mevcûd olan bir ihtiyâr ve irâde vardır. Bize iki matlab ve maksad gösterildiği vakit o kuvvede olan ihtiyâr fiile gelmek sûretiyle ziyâde olur, zîrâ henüz kuvvede olan şeyler, nâkıstır. Fiile geldikleri vakit ziyâde ve tamâm olur.

3002. Üstadlar çocukları döverler. O edebi kara taşa ne vakit yaparlar?

İlim ve san'at ustaları ve muallimleri te'dîb için talebesi olan çocukları döverler. Çünkü onlarda ilim ve san'at öğrenmek isti'dâdı vardır. Bu te'dîbi bir kara taşa yapmazlar. Çünkü onlarda bu isti'dâd yoktur; ve bu isti'dâd olmadığı için onlarda mevcûd olmayan ihtiyârı tahrîk etmek de mümkin değildir.

3003. Hiç bir taşa "Yarın gel ve eğer gelmezsen ben fenâya ceza veririm!" der misin?

Ya'ni, taşta ihtiyâr ve irâde olmadığı için sen bir taşa "Yarın gel ve eğer gelmezsen ve sözünü tutmazsan bu adem-i itâatin cezâsını veririm!" der misin?

3004. Hiçbir âkıl bir kerpice vurur mu? Hiçbir kimse bir taşa itâb etmez.

3005. Akılda cebir, kaderden daha rüsvaydır. Zîra ki Cebrî kendi hissini münkirdir.

Aklın nazarında cebir, ya'ni "Bende irâde ve ihtiyâr yoktur, ben Hakk'ın iradesinin mukallidi ve mecbûruyum!" demek, kaderden, ya'ni "Bende irâde ve ihtiyâr vardır ve ben fiilimin hâlikı ve mûcidiyim!" demekten daha i'tibarsız ve zelîl bir i'tikāddır. Çünkü Cebrî zâhir gözüyle gördü- ğü kendi hissini inkâr eder. Mahsûs olan bir şeyi inkâr etmek ise en büyük hamâkattir.

3006. O kader adamı hissin münkiri değildir. Ey oğul, Hakk'ın fiili hissî olmaz.

O Kaderî olan ve "Kul fiilinin mûcididir" diyen adam der ki: "Bizim fiillerimiz zâhir gözüyle âlemde görülür. Halbuki Hakk'ın fiili his âleminde zâhir gözüyle görünmez. Binâenaleyh kendi fiilimi ben îcâd ederim ve istediğimi yaparım ve istemediğimi de yapmam. Meselâ bir kimseyi elimle dövsem ve birinin malını çalsam, bu fiiller hissen benim fiilim olduğu için, nasıl Hakk'ın fiilidir derim. Binâenaleyh Hakk'ın emri ve nehyi benim irâde ve ihtiyârım ile îcâd ettiğim fiilime taalluk eder ve fiilimden mes'ûl olurum. Cebrî ise ef'âl-i ibâdı Hakk'ın fiili bildiği ve emr ü nehyi ta'tîl eylediği cihetle elbette onun i'tikādı Kaderî'nin i'tikādından daha berbâddır. Maahâzâ Kaderî'nin i'tikadında dahi وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (Saffat, 37/96) ya'ni "Allah Teâlâ sizi yarattı ve işlediğiniz şeyi de yarattı" âyet-i kerîmesine nazaran fesâd vardır. Zîrâ fiillerin hâlikı ve mûcidi kul değil Hak'tır. Ma'lûm olsun ki, gerek Cebrî'nin ve gerek Kaderî'nin i'tikādlarının ehl-i hakîkatin i'tikādâtına temâs eden cihetleri vardır. Fakat ehl-i hakîkatin i'tikādı ne budur ne de odur. Bu tâife yukarıda 2909 numaraya müsâdif olan: ["O kimse ki köpükleri gördü, sayıda olur; ve o kimse ki deryâyı gördü, ihtiyârsız olur."] beytinde beyân buyrulduğu üzere onlar köpük mesâbesinde olan kendi vücûdlarını ve eşyânın vücûdunu görmüşler ve deryâ mesâbesinde olan Hakk'ın vücûd-ı hakîkîsini görmemişlerdir; ve o vücûd-ı hakîkînin merâtibini anlamamışlardır. Binâenaleyh böyle dedikodulara düşmüşlerdir. Nitekim cebir hakkındaki beyânât I. cildin 625 numarasına müsâdif olan ["Bu, cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriyyettir"] beytinde geçti.

3007. Hudavend-i celîlin fiilini münkir olan, delîlin medlûlüne inkârdır.

"Medlûl"den murâd, Hakk'ın fiilidir. Zîrâ mahsüs değildir, ma'kūldür ve ma'kūlâtın delîli mahsüsâttır. Binâenaleyh "delîl"den murâd dahi, kulun mahsüs olan fiili olur. Ya'ni, Kaderî kendi mahsüs olan fiilini isbât ettiği hâlde ma'kūl olan Hakk'ın fiilini inkâr etmiş olur. Binâenaleyh Kaderî, kulda ihtiyâr isbâtında ifrât içinde, Cebrî ise kulun ihtiyârını kâmilen selbettiğinden tefrît içindedir. Ehl-i sünnetin i'tikādı Eş'arî mezhebi üzeredir. Derler ki: "Fiilin halkı Hak'tandır, kesb kuldandır; ve kulun kudret-i kâsibesi vardır, kudret-i müessiresi değil. Binâenaleyh bu i'tikād cebr ile kader ortasında ve hadd-i i'tidâldedir." Tafsîli kütüb-i kelâmiyyede mündericdir. Binâenaleyh köpük mesâbesinde olan bu keserâtı ve taayyünâtı görenlerin en doğru i'tikādı budur. Fakat vahdet-i vücûd deryâsında müstağrak olup her biri bir hakîkat deryâsı olan evliyâullâhın i'tikādı ise başka bir zevk içindedir.

3008. O der ki: "Duman var ve ateş yoktur." Bir şem'in nûru aydınlığa menşûb olan şem'den değildir.

Ya'ni, o Kaderî'nin i'tikādının misâl-i zâhirîsi budur ki: Duman vardır fakat ateş yoktur. Mum ışığı vardır, fakat aydınlık mumdan değildir. Binâenaleyh ateşin delîli olan dumanı his gözüyle görür ve onun medlûlü olan ateşi inkâr eder; ve kezâ ışığı görür, onun medlûlü olan mumu inkâr eder.

3009. Ve bu muayyen olarak ateşi görür. İnkârdan dolayı, yoktur, der.

Halbuki bu Cebrî ise meselâ ateşi muayyen ve apaçık görür. Fakat mahsüs olan bu ateşi inkâr edip, yoktur, der.

3010. Onun eteğini yakar, "Ateş yoktur!" der. Onun eteğini diker "[3014] İplik yoktur!" der.

Ateş o Cebrî'nin eteğini yaksa, "Hayır bu yakan ateş değildir!" der. Veyâhud bir iplik onun sökülmüş olan eteğini dikse, "Hayır bu diken iplik değildir!" der ve mahsüs olan şeyleri inkâr eder.

3011. Böyle olunca bu cebrin ma'nâsı tefestut geldi. Şübhesiz bu cihetten kâfirden daha kötüdür.

"Tefestut" (تفسطط) ve "tesefsut" (تسفسط) ve "tefestüt (تفسط) "sofistâî olmak" demektir. I. cildin 556 numarasına müsadif olan از سبب سوزش من سودائی یم در خیالاتش چو سوفسطائی یم ["Ben O'nun sebebi yakıcılığından hayrânım; ve onun hayâlâtında da Sofistâîler gibiyim."] beytinde îzâh olunduğu üzere bu hükemâ-i Yunâniyân'dan olan Sofistâiyye tâifesi üç firkadır. Birincisi İnâdiyye'dir, bunlar hakāik-i eşyanın sübûtunu külliyen inkâr ederler. İkincisi İndiyye'dir, bunlar derler ki: Hakāik-ı eşyâ vardır, velâkin aklın i'tibariyledir. Eğer akıl bir şeyi "cevher" i'tibâr ederse cevherdir ve "araz" i'tibâr ederse arazdır. Üçüncüsü Lâ-edriyye'dir. Bunlar da derler ki: Eşyânın sübûtunda ve adem-i sübûtunda şekk ederiz; ve bu şekkimizde de şekk ederiz. İşte Cebrîler'in dahi mahsüsâtı inkârları bu Sofistâî tâifesinden İnâdiyye'nin hükmüne muvâfıktır.

3012. Kâfir der ki: "Alem vardır, Rab yoktur! "Ya Rab!" der ki makbûl olmaz."

Münkir-i ulûhiyyet olan kimse der ki: "Âlem ve keserât-ı eşyâ vardır. Fakat bu âlemin Rabb'i ve sahibi yoktur. Çünkü ben âlemi hissen görüyorum. Fakat onun sahibini görmüyorum. Eğer bir kimse bir matlûbunun husûlü için "Aman yâ Rabbi!" diye yalvarsa boştur. Bu duâ makbûl değildir." Bu kâfir mahsüs olan bir şeyi inkâr etmediği, Cebrî ise mahsüsü inkâr ettiği için bu cihetten Cebrî kâfirden daha fenâ olur.

3013. Bu ise, "Alem hiç yoktur!" der. Pek dolaşıklık içinde olan Sofistâî dir.

Bu Cebrî ise mahsüs olan âlemi, hiç yoktur der. Sofistâî tâifesi ise hiç olmazsa eşyânın ve emr ü nehyin sübût-ı vücûbunu vehmî addedip makbûl ve mu'teber tutar. Nitekim yukarıda îzah olundu. Cebrî ise a'mâl ve ef'âl-i cihânı ma'dûm ve emr ü nehyi boş ve hiçin hiçi addeder. Böyle olunca Cebrî'nin i'tikādı Sofistâiyye'den bile aşağı olur.

3014. Alemin cümlesi ihtiyar hakkında emr ü nehyi ve "Bunu getirme, onu getir!" demeği ikrar edicidir. İnsanların hepsi ihtiyâr ve irâdeye mâlik olduklarını ikrar ederler. Binâenaleyh hey'et-i ictimaiyyelerini idâre için emir ve nehyi hâvî kānûnlar yaparlar ve birbirine, "Bunu getirme, onu getir!" diye teklifler yaparlar. Bunların hepsi insanda irâde ve ihtiyâr olduğunu ikrâr ve kabûl etmekten ibarettir.

3015. O der ki: "Emir ve nehiy hiçtir, bir ihtiyar yoktur, bu cümle hatâdır!"

O Cebrî ise der ki: "Emir ve nehiy boştur ve hiçtir. Zîrâ bir ihtiyâr yoktur. İhtiyâra müteallik tutulan şeylerin hepsi boştur!"

3016. Ey arkadaş, hissi hayvan bile ikrar edicidir. Fakat delîlin idraki ince geldi.

İnsanın ihtiyârı ve hissi olduğunu hayvan bile hâliyle ve evzâ'ı ile idrâk eder. Fakat onun bu ikrârını isbât için getirilecek delîlin idrâki incedir. Meselâ bir ev kedisi veyâhud köpeği karnı acıktığı vakit gelip sahibine sürtünür ve yaltaklanır. Onun bu hâli "Ey insan, sende çalışıp para kazanmak ve kazandığın para ile istediğin gıdâyı almak ihtiyârı vardır. O aldığın gıda artıklarını bana ver!" demektir. Zîrâ onun istediği verildiği vakit sürtünmesi ve yaltaklanması kesilir ve gider bir köşede uyur. Bu hâl ile hayvan kendisinde mahfi ve mestûr bir ihtiyâr ve his olduğunu gösterdiği gibi insandaki ihtiyârın vücûdunu ikrâr etmek olur.

3017. Zîra ki bizim ihtiyarımız mahsüstür. Onun üzerine iş teklifi bize güzel gelir.

Hayvandaki ihtiyâr mahfi ise de, biz insanlardaki ihtiyâr mahsüs olduğundan o ihtiyâr üzerine iş teklifi bize güzel ve münasib gelir. Maahâzâ ta'lîm ve terbiye ile hayvanlarda mahfi olan ihtiyârdan dahi insanların istifade ettikleri görülmektedir. Nitekim ba'zı köpekler ismiyle çağrıldığı vakit gelir ve kendisine verilen bir sepeti veyâ çantayı taşır ve eve kadar götürür; ve fillere ve arslanlara ve atlara, maymunlara ve köpeklere türlü türlü oyunlar ta'lîm edilerek emir verildiği vakit bu emri idrâk edip oyunlarını icrâ ederler. İhtiyâr ve ıztırâr ve gazab ve sabretmek ve tokluk ve açlık gibi vicdâna mensûb olan idrâk, his makāmındadır. Zîrâ sarıyı kırmızıdan bilir ve küçüğü büyükten ve acıyı tatlıdan ve miski gübreden ve dokunma hissiyle katıyı yumşaktan ve sıcağı soğuktan ve yakıcıyı çok sıcaktan ve yaşı kurudan ve duvarı tutmayı ağacı tutmadan fark eder. Binâenaleyh münkir-i vicdânî, hissin münkiri ve ziyâde olur. Zîrâ vicdânî olan pek zâhirdir. Çünkü hissi ihsâstan bağlamak ve men' etmek mümkindir. Halbuki vicdâniyâtın yolunu ve medhalini bağlamak mümkin değildir

“Nâhâr” (نا ناهار ile ))آهار dan mürekkebdir; ve “âhâr”, taâm demektir; ve “nâ-âhâr” “taâmsız” ma'nâsında ise de, sabahtan bir şey yememiş kimseler hakkında müsta'meldir. Tahfif-i lafz için elif-i memdûdeyi hazfedip “nâhâr” (ناهار derler (Giâsü'l-Lügāt).

3018. Vicdana mensub olan idrak his yerinde olur. Ey amca, her ikisi bir ced-velde gider.

Ya'ni, beşi zâhir ve beşi bâtın olmak üzere insanda on his vardır. Havâss-i bâtine emr-i vicdânîdir ve vicdânî olan havâss-i bâtine havâs-i zâhire makāmındadır. Çünkü her ikisi dahi akıl ve idrâk cedvelinde cereyân ederler ve havâss-i zâhire memsûsâtı ve meşhûdâtı idrâk edip birbirinden ayırt ettiği gibi havâss-i bâtıne de ma'kūlâttan olan ihtiyân ve ıztırârı ve öfkeyi ve sabretmeyi ve açlığı ve tokluğu idrâk edip birbirinden ayırt eder. İnsanın akıl ve idrâk cedveli kuruyup akmaz bir hâle gelince ma'kulâttan olan şeyleri meselâ öfkesini ve sabrını ve açlığı ve tokluğu idrâk edemez bir hâle gelir. Nitekim delilerin hâli meydandadır. Havâss-i zâhire ve bâtıne hakkındaki îzâhât birçok mahallerde geçtiğinden burada tekrân zâiddir. Binâenaleyh akıl ve idrak cedveli kurumamış ve akmakta bulunmuş olan bir kimse bu vicdânî olan emirleri inkâr ederse, mahsüsâtı ve meşhûdâtı inkâr etmiş sayılır.

3019. Onun üzerine "Yap!" ve "Yapma!" emir ve nehy ve maceralar ve söz latîf gelir.

Mädemki bu vicdânî olan havâss-i bâtıne, havâss-i zâhire makāmındadır, bu vicdânî olan havâss-i bâtıne sahibi üzerine "Şunu yap!" diye emretmek ve "Şunu yapma!" diye nehyetmek ve hayât-ı dünyeviyye ve uhreviyyede olan mâcerâları söylemek ve ona idrâki nisbetinde teklîfât yapmak latîf ve yakışıklı bir iş olur.

3020. Bu söz ki "Yarın bunu yapayım, yâhud onu yapayım!" der. Ey sanem, bu ihtiyârın delîlidir.

Ey sûret ve taayyün sahibi olan kimse, senin, "Yarın bunu yapayım yâhud onu yapayım!" demen, senin ihtiyârının ve irâdenin delîlidir.

3021. Ve o pişmanlık ki kötüden dolayı yedin, kendi ihtiyârından mühtedî oldun.

Ya'ni, bir fenâ iş yaptın ve ondan dolayı bâtınında bir pişmanlık duygusu duydun ki, bu duygu emr-i vicdânîdir ve zâhirde başkalarına mahsüs ve meşhûd değildir. Fakat senin nefsinde mahsüs ve meşhûd makāmındadır. İşte sen nefsinde mahsüs ve meşhûd olan bu duygudan dolayı kendi ihtiyârını kabâhatli gördün ve ba'demâ bu fenâ işi yine ihtiyârınla terke karar verip mühtedî oldun.

3022. Cümle Kur'ân emir ve nehiydir ve vaîddir. Taşa ve mermere emretme- yi kim gördü?

Kur'ân-ı Kerîm baştan başa emir ve nehiy ve va'd ve vaîd-i ilâhî ile doludur. Çünkü insan vicdânî olan havâss-i bâtine sahibidir. Bu havâs dahi akıl ve idrâk cedvelinde akar. Bu hassadan mahrum olan taşa ve mermere emretmek görülmüş bir şey değildir.

3023. Hiç bir akil bunu yapar mı? Kerpice ve taşa öfkelenir de kîn tutar mı?

3024. Der mi ki, "Ben dedim ki yap, ya öyle yap! Ey ölüler ve acizler niçin yapmadınız?"

3025. Akıl bir sopa ve taş üzerine ne vakit bir hükümlüdür? Cenge mensub olan adam cenk nakşı üzerine ne vakit vurur?

Akıl, havâss-i zâhire ve bâtınesi olmayan bir sopa ve taş üzerine bir teklîf vaz'ıyle hükmeder mi? Veyâhud duvardaki muhârebe tasvîri üzerine bir muhârib kılıç çekip vurur mu?

3026. Der mi ki, "Ey eli bağlanmış ve ayağı kırılmış gulâm, mızrağı al cenk tarafına gel!"

O tasvîre bakıp der mi ki, "Ey eli bağlı ve ayağı hareketten kalmış olan delikanlı, haydi eline mızrağı al, cenk ve gavgā tarafına gel, seninle cenge başlayalım!"

3027. Bir Halık ki yıldızları ve feleği yaratır, câhilâne olan emir ve nehyi nasıl yapar?

Ey Cebrî, fezâ-yı bî-nihâyedeki yıldızları ve avâlimi ve eflâki yaratan Hak Teâlâ hazretleri, eğer yarattığı insanlarda dahi ihtiyâr ve irâde vaz'etmiş ol- masa peygamberler gönderip câhilâne ve faydasız emirler ve nehiyler yapar mı idi? İrâdesiz ve ihtiyârsız insanlara bu gibi teklifin ne faydası olurdu?

3028. Acz ihtimalini Hak'tan sürdün, ona câhil ve ahmak ve sefih ta'bîr ettin.

Ey Cebrî, güyâ sen aklınca bilcümle tasarruf ve irâdeyi ve kudreti Hakk'a tefvîz edip insanlarda bunlardan hiçbir şey bırakmamak sûretiyle acz ihtimâlini Hak'tan nefyettin. Fakat bu hüküm zımnında öyle bir halt ettin ki, hâşâ Hakk'ı câhil ve ahmak ve sefih yerine koydun. Çünkü cemâd mesâbesinde olan şeylere, biraz aklı olan bir insan bile teklifât icrâsını münasib görmez iken cemâd ve nebât yerine koyduğun insanlara Hakk'ın emir ve nehiy yapmasını münasib gördün. Bu hükümden daha büyük hamâkat olur mu?

3029. "Kader"den acz olmaz. Eğer olursa da câhilin acizliğinden daha fenâ olur.

Kaderiye mezhebinden Hakk'a acz istinadı lâzım gelmez. Gelse bile Hakk'a câhillik isnâdı, âcizlik isnâdından daha fenâdır. Ma'lûm olsun ki, Kaderiye mezhebinde bulunanlara "Mu'tezile" dahi derler. Bunlar yirmi bir fırkadır. Bunlardan her birinin i'tikādı Milel ve Nihal ismindeki kitâbda münderiçtir. Bir fırkası der ki: "Kul kendi fiilini yaratır ve şerri yaratan bizim nefsimiz ve şeytandır, Hakk'ın onda medhali yoktur. Kötü şeyleri yaratmak Allah'ın şânına yakışmaz, zîrâ Allah Alîm ve Hakîm'dir". Bu i'tikād ise Allah Alîm ve Hakîm'dir, her şeyi yerli yerinde yapar dedikten sonra, "Şerrin halkında medhali yoktur!" demek, O'na acz isnâdı demek olur, ve Kur'ân'da mezkûr olan اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ (Zümer, 39/62) ya'ni “Allah her şeyi yaratıcıdır" âyet-i kerîmesine muhâlif olur. Bu i'tikādın hulâsası: "Allah Alîm'dir ve Hakîm'dir fakat âcizdir, kudreti her şeye taalluk etmez" demek olur.

Cebrî'ye gelince, o da "İrâde ve kudret kâmilen Hakk'ındır, kulun elinde bir şey yoktur. Kul cemâd ve nebât menzilesindedir" derler. Bu hâlde teklîfât-ı ilâhiyye, cemâd ve nebât mesâbesinde olup aslâ ihtiyârı olmayan kullara olmuş olur. Bunun hulâsası da: “Allah Teâlâ kādirdir ve muhtârdır, her istediğini yapar, fakat irâdesiz kimselere teklîfât yapacak derecede câhildir, ahmaktır ve sefihdir" demek olur. Görülüyor ki, bu iki tâife yağmurdan kaçarken doluya tutulan adamlara benzerler. Gerçi bu i'tikādların ikisi de fâsiddir, fakat bu iki fâsid birbiriyle mukāyese olunursa Hak Teâlâ'yı, hâşâ, câhil ve ahmak ve sefih yerine koymak; Alîm ve Hakîm demekle beraber âcizdir, demekten daha şenî' olur. Dîğer taraftan Cebrî'nin i'tikādını te'vîle imkân olmakla beraber Kaderî'nin i'tikādını te'vîl edip Hakk'a acz isnâdını nefyetmek imkânı da vardır. şöyle ki:

3030. Türk kerem cihetinden misafire der ki: "Kapım tarafına köpeksiz ve [3034] eski libassız gel!"

“Köpek”ten murâd, nefis ve “eski libâs”dan murâd, cismâniyet ve sıfat-ı nefsâniyyedir. Ya'ni, Kaderiye'nin “Şerri ve dalâleti, nefis ve şeytan îcâd eder” demelerinden murâdları, nefis ve şeytanın iğvââtına mukābele edip fi-il-i şerri işlemekten sakın demek olabilir. Bu sûrette Hakk'a acz isnâdı da lâzım gelmez. Onların sözleri bu misâle mutâbık olur: Meselâ kerem sahibi olan bir Türk misâfire ikrâm için ona der ki: “Benim kapıma köpeksiz ve eski libâssız olarak gel!”

3031. "Agâh ol, edeb eyle, falan taraftan içeriye gel. Ta ki köpeğim senden dişini ve dudağını bağlasın!"

Burada "köpek"ten murâd, şeytandır. Zîrâ şeytan dergâh-ı İzzet'in bir köpeğidir ki, nâmahrem olanları dergâh-ı İzzet'e koymamağa çalışır. Ma'lûmdur ki, bir evin köpeği köpekle beraber gelen veyâhud eski püskü elbise ile gelen kimselere hücûm eder. Dergâh-ı Hakk'ın köpeği olan şeytan dahi nefsinin köpeğiyle beraber veyâhud sıfat-ı cismâniyye ve hayvaniyye libâsı ile Hakk'a müteveccih olanlara şiddetli hücûmlar yapar ve onu kaçırmağa çalışır.

3032. Sen onun aksini yaparsın, kapı üzerine gidersin. Şübhesiz köpeğin zahminden mecrûh olursun.

3033. Öyle git ki gulamlar gitmişlerdir. Tâ ki onun köpeği halîm ve şefkatli olsun.

Ey Cebrî, sen kendinden irâde ve ihtiyârı nefyettin ve teklîfât-i ilâhiyyeyi dahi hükümsüz bıraktın ve o köpek mesâbesinde olan nefsinin arzularına tebaiyyeti Hakk'ın murâdı bildin. Bununla beraber Hak kapısına bu köpek nefsin ile beraber gittin. Şübhesiz o dergâhın köpeği olan şeytan sana hücûm edip ısırdı ve seni dalâlete düşürdü. Fakat o kapıya Hakk'ın has kulları olan evliyânın gittiği gibi nefsinin köpeğini bırakarak ve cismâniyet libâsından soyunarak yeni bir libâs giyip gitmiş olsa idin, o dergâhın köpeği sana karşı halîm ve zararsız olurdu. "Mihr-mend" ta'bîri, zararsızlıktan kinâyedir. Zîrâ benî-âdemin ezelî düşmanı olan şeytanda insana karşı şefkat ve muhabbet olmadığı âyât-ı kur'âniyye ile sâbittir.

3034. Sen bir köpeği yahud bir tilkiyi kendin ile götürürsen her bir otağın dibinden köpek fışkırır.

Sen dergâh-ı Hakk'a köpek mesâbesinde olan nefsini ve tilki mesâbesinde olan hîlekâr aklını da beraber götürürsün, binâenaleyh geçtiğin her bir mertebe ve makāmdan şeytan köpekleri fışkırır. Türlü iğvâât ile sana hücûm ederler ve seni o dergâh-ı İzzet'e sokmazlar.

3035. Eğer Hakk'ın gayrının ihtiyarı olmasa idi, kabahatli üzerine sana niçin öfke geliyor?

3036. Sen niçin düşman üzerine diş çiğnersin? Niçin günahı, cürmü ondan görürsün?

Ey Cebrî, Hakk'ın gayrı olan kullarda ihtiyâr ve irâde olmasa idi, bir kabâhat yapan kimseye senin öfkelenmemen lâzım idi. Halbuki kuldan ihtiyârı nefyettiğin hâlde suçluyu ma'zûr görmeyip öfkelenirsin; ve kezâ düşmanını da ma'zûr ve mecbûr görmeyip ona karşı öfkelenip dişlerini gıcırdatırsın. Eğer i'tikādının eri isen o suçu ve günâhı o düşmanından görmüyorsun. Binâenaleyh i'tikādın başka amelin başka olur.

3037. Eğer evin tavanından bir sırık kırılsa, senin üzerine düşse, seni pek mecrûh etse.

3038. Hiç sana o tavanın sırığına bir öfke gelir mi? Hiç onun kînine vakıf olur musun?

Ey Cebrî, suçlu insana karşı öfkelenirsin. Fakat meselâ oturduğun evin tavanından eline bir sırık düşüp seni pek ziyâde yaralasa o sırığa karşı içinde bir öfke zahir olur; der misin ki, "Bu sırığın bana karşı bir adâveti var imiş, böyle koluma düşerek beni yaraladı!" Bunları demezsin. Senin bu hâlin insanda ihtiyâr olduğu ve cemâdda olmadığını ikrâr etmek olmaz mı?

3039. Der misin ki, "Niçin bana vurdu, elimi kırdı, o benim canımın düşmanı olmuştur?"

O cemâd olan sırık için der misin ki, "Niçin tavandan düştü de bana çarptı ve elimi kırdı; demek ki o benim canımın düşmanı olmuştur?"

3040. Küçük çocukları niçin döversin? Büyükleri niçin münezzeh edersin? [3044]

Ey Cebrî, büyüklerden bir fenâ fiil ve suç sâdır olduğu vakit onları o fiillerinde ma'zûr görüp Hakk'a izâfe edersin ve onları ihtiyârdan münezzeh tutarsın. Fakat çocuklardan bir kabâhat sâdır olduğu vakit te'dîb için onları niçin döversin?

3041. O kimse ki senin malını çalar, "Tut nekîrde onun elini ayağını kes!" dersin.

Senin malını çalan kimseyi ma'zûr addetmeyip zabıta me'mûruna: "Tut, onun fiilini inkâr hususunda ber-mûcib-i şer'-i şerîf elini ve ayağını kes!" dersin. "Nekîr", inkâr ve fiil-i mekrûh ve meçhûl şey ma'nâlarına gelir. Burada fiile inkâr cezâ ile vâki' olduğundan azâb ma'nâsı murâd olunur. Ba'zı nüshalarda ikinci mısra' دست و پایش را ببر سازش اسیر ya'ni "Onun elini ve ayağını kes, onu esîr et!" sûretindedir. Ba'zı nüshada da سازش اسیر yerine اندر نفیر vâki'olmuştur, "Onun elini, ayağını feryâd içinde kes!" demek olur.

3042. Ve o kimse ki senin avretine kasdeder, senden yüz binlerce öfke zahir olur.

Ey Cebrî, insanlardan ihtiyârı selbetmiş ve onları fiillerinde ma'zûr görmüş iken, eğer bir kimse senin nikâhlı karına kasd ve tecavüz etse ona karşı sende gāyet şiddetli öfke zahir olur ve onu o fiilinde ma'zûr görmezsin.

3043. Ve eğer sel gelse, senin eşyanı götürse hiç akıl sele kîn getirir mi?

3044. Ve eğer rüzgâr gelir ve senin sarığını kaparsa, kalb ne vakit rüzgâra bir öfke gösterir?

Zîrâ ey Cebrî bilirsin ki, eşyânı götüren selde ve sarığını kapan rüzgârda ihtiyâr ve irâde yoktur. Onun için kalbinde bunlara karşı kîn ve öfke hâsıl olmaz. Fakat bu işleri yapan insan olursa onlara öfkelenirsin. Çünkü onlarda inkâr ettiğin ihtiyârı zevkan ve vicdânen ikrar edersin.

3045. Öfke sende ihtiyarın beyânı oldu, tâ ki Cebrîce i'tizâr demeyesin!

İhtiyâr sahibi olan insanlara karşı bâtınında peyda olan öfke, onlardaki ihtiyârı sana açıkça gösterdi, tâ ki zevkan ve vicdânen duyduğun bu ihtiyârın vücuduna karşı Cebrîce lisânen i'tizâr edemeyesin!

3046. Eğer deveci deveye vurursa, o deve vurana kasdeder.

Eğer deveci öfkelenip deveye bir sopayla vursa devede dahi bir öfke peydâ olup vuran deveciye kasd ve hücûm eder.

3047. Devenin öfkesi onun sopasına değildir. İmdi deve muhtarlıktan koku götürmüştür.

Devenin öfkesi, kendisine temâs eden ve cemâd nev'inden bulunan sopaya değildir. Zîrâ deve cemâdda irâde ve ihtiyâr görmez. O irâde ve ihtiyârı insanda hissettiği için deveciye öfkelenir. Binâenaleyh hayvan bile insanın muhtâr olduğunu hissetmiş iken ey Cebrî, senin insandaki ihtiyârı selb etmen mertebe-i hayvaniyyetten aşağıya düşmek olur.

3048. Köpek de böyledir, eğer ona bir taş vurursan o iki kat olur, senin üzerine hamle getirir.

"Münsenî", iki kat demek olup sernigûn ve alt ve üst olmaktan kinâyedir. Ya'ni, köpek dahi deve gibi insanı muhtâr bilir. Nitekim köpeğe bir taş atsan derhal senin üzerine hücûm eder ve öfkelenip altüst olur.

3049. Eğer taşı tutarsa senin hışmındandır. Zîrâ sen uzaktasın ve senin üzerine el tutmaz.

Eğer köpek senin attığın taşa saldırıp ısırırsa, onun o hâli sana olan öfkesindendir. Zîrâ sen uzaktasın ve ısırmağa kudreti yetmez. Sana olan öfkesini taştan alır.

3050. Mâdemki aklı hayvânî ihtiyarı bildi, ey insanın aklı, bunu söyleme [3054] utan!

Ya'ni, deve ve köpek misâllerinden anlaşıldı ki, hayvana mensûb olan akıl bile insanda irâde ve ihtiyâr olduğunu idrâk etti ve bildi, binâenaleyh ey insana mensûb olan akıl, artık insanda irâde ve ihtiyâr yoktur deme, böyle bir hezeyânı söylemekten utan!

3051. Bu rûşendir, fakat sahûr tama'ından o yiyici nûrdan gözünü bağlar.

"Sahûr", ramazan gecelerinde imsâkten evvel yenilen taâm ma'nâsınadır. Ya'ni, insanda irâde ve ihtiyâr olduğu apaçık bir şeydir. Fakat Cebrî olan kimse kendi hazz-ı nefsânîsine dalmakta, kendisini ma'zûr göstermek için gündüzün aydınlığı gibi meydanda olan bu ihtiyârı ve irâdeyi görmek istemez. Onun bu hâli, ramazan gecesi ortalık aydınlandığı ve sahûr yemek zamânı geçtiği hâlde sahûr yemeğe harîs olan kimsenin, "Daha imsak vakti gelmemiştir!" diye ortalığın aydınlığına karşı gözünü bağlayan kimseye benzer.

3052. Çünkü onun kâmilen meyli ekmek yemekliğedir. "Gündüz değildir!" diye yüzünü karanlığa çevirir.

Çünkü o sahûr yemek tama'ında bulunan kimsenin bütün meyli ve hevesi gıdâ hazzınadır. Bu hazzı elde etmek için "Daha gündüz olmadı!" diye yüzünü karanlığa çevirir. Cebrî dahi kendi huzûzât-ı nefsâniyyesine müteveccih olduğu için ve insanın iradesini ve ihtiyârını nefyetmek onun işine gelir. Bu husûsta kendisine ne kadar delîl getirilse, gündüzün aydınlığı mesâbesinde olan o delîlleri görmek istemez.

3053. Mâdemki hırs güneşi gizler, eğer burhân üzerine arkasını dönerse ne acebdir!

Mâdemki sahûr yemek hırsı bir kimsenin gözünden güneşi gizliyor, eğer huzûzât-ı nefsâniyyesine mağlûb olan Cebrî, insanda ihtiyâr ve irâde olduğuna dâir ne kadar burhân ve delîl getirilirse, hepsine arkasını dönerse taaccüb etme. Zîrâ hırs ve tama'-ı nefsânî onu kendi nokta-i nazarından çevirmez. dîr-i Hudâ idi, demesinin ve polisin cevabının hikâyesidir; ve ihtiyâr-ı halkın takrîrinin de beyânındadır ve onun dahi beyânındadır ki takdîr ve kazâ ihtiyârın sebebini yapıcıdır ve ihtiyârı selbedici değildir". Ma'lûm olsun ki, kazâ ilm-i ilâhîde abdin hakîkatinin lisân-ı isti'dâd ile talebi üzerine vâki' olan Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir; ve "kader" bu âlem-i şehadette o kazâ-yı ilâhî ahkâmının ânen-fe-ânen zuhûrudur. Şu hâlde "kader" kazânın tafsîli olur. İmdi kul ezelde lisân-ı isti'dâd ile ne taleb etmiş ise Hak onu vermiştir; ve bu âlem-i şehadette de kul, irâde ve ihtiyârını bu isti'dâdının sevki ile fiilen yine onu taleb etmiş ve Hak dahi onu halk etmiştir. Binâenaleyh Hak tarafından cebir yoktur. Cebir ancak her mazharın kendi hakîkatinden yine kendisine vâki' olur. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî abdin ihtiyârını selbedici değildir. Belki onun ihtiyârını tahrîk edicidir. Bu husûsta I. cildin 625 numaralı beytinde îzâhât verildiği gibi bu beyti ta'kîb eden ebyât-ı şerîfede kulun ıztırâr ve ihtiyârına müteallık beyânât vardır.