İçeriğe atla

Halkın takdîr ve ihtiyârının beyânı hakkında da hikâyedir; ve onun beyânındadır ki, takdîr ve kazâ ihtiyârı selbedici değildir

26. bölüm / 51 · 16034 kelime · ~81 dk okuma

3054. Bir hırsız polise dedi: "Ey padişah, o şeyi ki ben yaptım, hükm-i ilah idi!"

"Şıhne", şehirdeki zabıta me'mûru ma'nâsınadır. Zamânımızda "polis" denen me'mûrlardır. Şîn'in fethi ile telaffuzu galattır. (Kāmûs, Sarrâh, Müntehabü'l-Lügāt, Müzîlü'l-Ağlât ve Bahâr-ı Acem). Ya'ni, bir zabıta me'mûru bir hırsızı yakaladı, hırsız o me'mûra dedi: "Ey me'mûriyetinde hükümrân olan kimse, bu benim yaptığım hırsızlık, Hakk'ın hükmü ve kazâsı ile vâki' oldu!"

3055. Polis dedi: "O şeyi ki ben dahi yapıyorum, Hakk'ın hükmüdür; ey benim iki parlak gözüm!"

Polis hırsıza cevâben dedi: "Mâdemki kulların fiilleri Hakk'ın hükmü ve kazâsı ile vâki' oluyor, ben dahi Hakk'ın kuluyum, binâenaleyh bu seni tutup ta'zîb etmek fiilim dahi Hakk'ın hükmü ve kazâsıdır!"

3056. "Eğer bir kimse bir dükkândan, "Bu Halık'ın hükmündendir!.. diye bir turp götürse,"

3057. "Ey mekrûh, bu da Hakk'ın hükmüdür; tekrar buraya koy!" diye onun başına iki üç yumruk vurursun."

"Kerih", "hacil" vezninde kerîh ve mekrûh ma'nâsındadır.

3058. “Ey fudûl, mâdemki bir tere hakkında bu özür bir bakkalın indinde makbûl değildir,"

"Fudûl", vazîfesinden hârice çıkan; "terre", alel'umûm taâm esnasında yenilen yeşillik. Ya'ni, "Ey haddini ve vazîfe-i abdiyyetini tecavüz eden kimse, bu söylediğin özür, çaldığın bir tere ve turp hakkında bir bakkal indinde bile makbûl değildir."

3059. "Bu özür üzerine nasıl bir i'timâd ediyorsun? Bir ejderhânın etrafında dolaşıyorsun."

"Ejderha'dan murâd, i'tikād-ı cebrdir. Ya'ni, "Bir bakkalın bile kabûl etmediği bu mecbûriyet ve ihtiyârsızlık özrüne nasıl i'timâd edip teklîfât-ı Hakk'a karşı bu özr-i nâmakbûlü serd ediyorsun ve bil'âhare seni helâk edecek olan bu i'tikād-ı cebr etrafında dolaşıyorsun."

3060. "Ey akılsız bön, bu özürden dolayı kanı ve malı ve karıyı sebîl ettin!" [3064]

"Selîm", ahmak ve bön ve yılan tarafından sokulmuş ma'nâlarınadır. "Nâ-nebîl", câhil ve akılsız; "sebîl", gāret ve vakıf demektir. Ya'ni, "Ey câhil ve ahmak olan Cebrî, "Kulda ihtiyâr yoktur, ef'âlinde mecbûrdur!" dediğinden dolayı, kanını ve malını ve karını yağmaya verdin ve kendi i'tikādında olan fâsıklara vakfettin." Zîrâ bu i'tikādına nazaran, eğer biri gelip seni öldürse yâhud malını gasbetse veyâhud karının ırzına ve nâmûsuna tecavüz etse, mecbûr ve ma'zûr olduğundan bu fiilinden dolayı onu muâheze etmen mümkin olamayacaktır.

3061. Binaenaleyh her bir kimse senin bıyığını koparır, özür getirir, kendisini muztar yapar.

"Seblet kenden", bıyık koparmak, âciz üzerinde tasarruf etmekten kinâyedir. "Ey Cebrî, bu i'tikādına nazaran herkes seni irâdesiz ve âciz görüp senin canında ve malında ve ırzında tasarruf eder. Sonra bu fiilimde ma'zûrum diye kendisini muztar ve mecbûr gösterir. Bu hâl içinde heyet-i ictimaiyye-i beşeriyyenin ne şekle gireceğini bir düşün!"

3062. Eğer Hakk'ın hükmü sana özür olmaya lâyık olursa, imdi bana öğret ve fetvâ ver!

"Ey Cebrî, gerçi kazâ-yı ilâhî vardır, fakat senin dediğin gibi insanlardan ihtiyârın selbine sebeb değildir. Eğer Hakk'ın hükmü ve kazâsı senden ihtiyârı selbettiğine dâir kuvvetli delîllerin var ise, bana da öğret ve fetvâ ver, ben de kāni' olayım!"

3063. Zîra benim için yüz arzu ve şehvet vardır. Benim elim heybet korkusundan bağlanmıştır.

"Zîrâ bende de nefis vardır ve bu hayât-ı dünyeviyyede benim nefsimin dahi birçok arzûları ve istekleri vardır. Fakat karşımda emir ve nehy-i ilâhîyi görüp onların heybeti korkusundan elim bağlanır. Hakk'ın nehyettiği nefsimin arzûlarını ve şehvetlerini icrâ edemiyorum."

3064. Binaenaleyh kerem et, özür için ta'lîm ver, benim elimden ve ayağımdan düğümü aç!

Bu beyitler Sünnî olan mü'min tarafından Cebrî'ye istihzâ tarîkıyla vâki' olmuştur. "Ey Cebrî, korkuyorum, nefsimin arzularını yapamıyorum; eğer kazâ-yı ilâhî benden ihtiyârı ve irâdeyi selbedici olduğuna dâir delîllerini getirip bana ta'lîmât ver! Ben de kendimi ma'zûr tutayım! Benim elimden ve ayağımdan emir ve nehy-i ilâhî düğümünü çöz! Bu hayat-ı dünyeviyyede istediğimi yapayım ve keyfim dairesinde yaşayayım!"

3065. "Bir ihtiyarım ve düşüncem vardır!" diye bir san'atı ihtiyar etmişsin."

"Ey Cebrî, bu hayat-ı dünyeviyyende medar-ı maişet olmak üzere mevcud olan san'atlar arasında bir san'atı seçip ihtiyar etmişsin. Bu seçiş, "Benim bir ihtiyarım ve iradem ve düşüncem var!" demektir."

3066. "Ve yoksa, ey kethüda, o san'atlar arasında nasıl o san'atı seçmişsin?"

"Ked-huda", ev sahibi ve aile reisi demektir. Yani, "Eğer ihtiyarun yok ise, ey aile reisi olan Cebrî, temin-i maişet hususunda o san'atı nasıl seçtin? Zira birçok mütenevvi' san'atların arasından birisini seçmek, mutlaka bir isteğe ve iradeye mevkûftur. İradesi olmayan bir kimsede seçmek ve intihab etmek hassası da olmaz."

3067. "Vaktaki nefis ve hevanın nöbeti gelir, sana yirmi adamlık ihtiyar gelir."

"Ey Cebrî, emr-i ilahiyi icra etmemen hususunda kendini mecbur ve mazur görürsün; ve bu hususta kendinde asla ihtiyar ve irade isbat etmezsin. Fakat nefis ve hevanın arzularını icraya nöbet geldiği vakit kendinde yirmi adamın irade ve ihtiyarına mukabil bir ihtiyar hasıl olur ve o arzularına vusul için şiddetle hareket edersin."

3068. "Vaktaki dost senden bir habbe fayda götürür, senin canında niza' ihtiyarı açılır."

Yani, "Vaktaki bir dostun senin bir habbelik malını alsa ve senin bir maddi menfaatine dokunsa senin batınında ona karşı bir niza' ve kavga kapısı açılır ve onunla mücadeleye başlarsın."

3069. "Vaktaki nimetlerin şükrünün nöbeti gelir, senin ihtiyarın yoktur ve sen bir taştan aşağısın."

"Vaktâki yine sana bir dostundan iyilik ve ni'metler gelse o iyiliğin ve ni'metlerin o dosta karşı şükrünü ifa etmek lâzım gelse, bu husûsta sen kendini muhtâr görmezsin ve kendini bir taştan daha aşağı sayarsın. Binâenaleyh sen, dostun bir malını aldığı vakit, onunla kavga ve mücadele etmekte ihtiyâr sahibisin. Fakat ondan sana bir ni'met gelse, bu sana kazâ-yı ilâhî netîcesi olarak geldiği için ihtiyârın yoktur. Binâenaleyh teşekküre bile hâcet görmezsin. Bu nasıl bir mezhebdir?"

3070. Bu yakışta "Beni ma'zûr gör!" diye cehennemin özrü de sana muhakkak bu olur.

"Ey Cebrî, muhakkaktır ki, yarın hayât-ı uhreviyyede, cehennemin özrü dahi senin i'tikādına göre muhakkak bu olup der ki: "Benim yakıcılığım kazâ-yı ilâhîdir, binâenaleyh ben seni yakarsam, beyhûde feryâd etme, bu yakışta beni ma'zûr gör!"

3071. Bu hüccet ile kimse seni ma'zûr tutmadı ve bu seni cellâdın elinden uzak tutmadı.

3072. Çünkü cihân bu hüküm ile manzûm oldu. O âlemin hâli dahi sana ma'lûm oldu.

"Ey Cebrî, görüyorsun ki, getirdiğimiz misâllere göre bu hayât-ı dünyeviyyede hiçbir kimse senin i'tikādından dolayı seni ma'zûr ve mecbûr tutmadı; ve "Yaptığım bu cinâyette ma'zûr ve mecbûrum!" demek seni cellâdın elinden ve siyasetten uzaklaştırmadı. Çünkü bu âlemin nizâmı bu hükm ile ya'ni insanların elinde irâde ve ihtiyâr bulunduğu esâsı üzerine kuruldu. Artık bu dünyâ âleminin hâlinden âhiret âleminin ahvâli dahi sana ma'lûm olmak lâzım geldi. Bu âlemde senin i'tikādın seni cellâd elinden kurtaramadığı gibi âhirette bu özür ve i'tikād ile kendini azâb-ı ilâhîden kurtaramazsın. Yine Cebrî'nin cevabı ve ihtiyârının isbâtı ve emr ü nehyin sıhhati hakkında hikâye ve onun beyânındadır ki, Cebrî'nin özrü hiçbir dînde makbûl değildir ve etmiş olduğu o fiilin lâyığından halâsı mûcib değildir. Nitekim Cebrî olan İblîs "Sen beni azdırdın!" (Hicr, 15/39) demesi sebebiyle halâs olmadı. Ve az, çok üzerine delîldir

3073. O bir kimse ağacın yukarısına gitti. O meyveyi hırsızca silkti.

Bir kimse bir ağacın tepesine çıkıp sahibinin ma'lûmâtı olmaksızın ağacın yemişlerini hırsızca silkti.

3074. Bağın sahibi geldi ve dedi: "Ey alçak, senin Hak'tan utanmaklığın hani, ne yapıyorsun?"

3075. Dedi: "Huda'nın bağından, Huda'nın kulu eğer Hakk'ın ona atâ ettiği hurmayı yerse..."

3076. "Avâm gibi ne melamet ediyorsun? Ganî olan Hudavend'in sofrası üzerine buhül mü?"

Ya'ni, ağaçtan izinsiz meyve koparan Cebrî bağ sahibine cevâben "Bu bağ Allah'ın bağıdır, ben de Allah'ın kuluyum. Allah'ın kulu, Allah'ın bağından Hakk'ın ihsânı olan hurmaları yiyor, bundan sana ne? Bu hakîkatten gafil ve câhil olan avâm gibi beni niçin takbîh ediyorsun? Bu bağ, ganî olan Hak Te- âlâ'nın sofra-i ni'metidir. Hakk'ın kullarına karşı bu sofraya buhül mü edi- yorsun?"

3077. Dedi: "Aybek, o ipi getir, tâ ki ben en güzel cevabı vereyim!"

"Aybek", bağ sahibinin hizmetçisinin adıdır. Bağ sahibi Cebrî'den bu sö- zü işitince yanında bulunan hizmetçisine hitâben: "Ey Aybek, şu ipi getir, tâ ki ben bu adama en güzel cevabı vereyim!"

3078. Sonra onu o demde ağaca sıkı bağladı ve onun arkasına ve bacağına şid- detle sopayı vurdu.

Aybek ipi getirdikten sonra bağ sahibi izinsiz yemiş koparan adamı sıkı sı- kı ağaca sardı ve arkasına ve bacaklarına şiddetle sopa vurdu.

3079. Dedi: "Artık Huda'dan bir haya tut! Bu suçsuzu ağlaya ağlaya öldü- rür müsün?"

Dayak yiyen adam dedi: "Artık Allah'tan utan, benim ne kusûrum var? Bu suçsuzu böyle bağırta bağırta öldürecek misin?"

3080. Dedi: "Eğer Huda'nın sopasını onun bir kulu diğer kulun arkasına hoş olarak vurursa,"

3081. "Hakk'ın sopasıdır; ve arka ve yan onun mülküdür. Ben onun âletinin ve fermanının bendesiyim!"

Bağ sahibi dayak yerken bağıran hırsıza cevâben dedi: "Bu sopa Hakk'ın sopasıdır, ben de Hakk'ın kuluyum. Eğer Hakk'ın kulu, Hakk'ın sopasını dî- ğer bir kulunun arkasına hoş ve lâyıkı vech ile vurursa, benim ne kabâhatim vardır? Sopa Hakk'ın ve arka ve yan dahi Hakk'ın mülküdür. Ben onun âle- tinin ve fermânının kuluyum!"

3082. Dedi: "Ey ayyâr, cebirden tövbe ettim! İhtiyar vardır, ihtiyar vardır, ih- tiyâr!"

"Ayyâr", hîlekâr adam ve kesîrü'l-hareke olan ma'nâlarınadır. Ya'ni, Cebrî kimse dedi ki: "Ey tedbîr ve hîle sahibi olan kimse, getirdiğin delîl-i fi'lî beni ilzâm etti. Cebir i'tikādından tövbe ettim. Anladım ki ihtiyâr vardır, ihtiyâr vardır, ihtiyâr vardır."

Cenâb-ı Pîr efendimiz bu beyt-i şerîfde üç def'a ihtiyârdan bahis buyurmasında şu işâret vardır ki; Abd Hak'tan lisân-ı isti'dâd ile müriddir. Binâenaleyh bu mertebede muhtâriyeti sâbittir; ve ikinci mertebede âlem-i ervâhta irâdesi sâbittir ve bu irâdesiyle âlem-i şehadette Hak'tan taalluk edecek bir sûret ister. Üçüncü mertebede âlem-i şehadette muhtardır ki, bu muhtâriyet yukarıdaki misâller ile açıktan açığa sâbit olmuştur.

3083. Senin ihtiyarını onun ihtiyarı var etti. Onun ihtiyarı toz altında bir sü- vârî gibidir.

Ya'ni, senin hakikatin Hakk'ın bir isminin sûret-i ilmiyyesidir; ve senin o ismin lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan mertebe-i ilimde zuhûru taleb etti; ve Hak dahi senin zuhûrunu murâd etti. Binâenaleyh eğer Hakk'ın murâdı olmasa, senin ihtiyârının ve murâdının te'sîri olmaz idi. Hak Teâlâ sana vücûd verip senin ızhârını murâd etmekle âlem-i vücûdda senin ihtiyârını var etti ve sen bu âlem-i kesâfette zâhir oldun. Latif olan vücûd-ı Hak o kesâfet arkasında ihtifa etti. Binâenaleyh onun ihtiyârı, toz koparan bir süvârînin o kopardığı toz altında ihtifa etmesi gibidir.

3084. Onun ihtiyârı bizim ihtiyarımızı yapar. Emir bir ihtiyar üzerine müste- nid olur.

Yukarıda îzah olunduğu üzerine Hakk'ın ihtiyârı ve irâdesi bizim ihtiyârımızı ve irâdemizi halkeder; ve bu âlem-i kesâfette peygamber vâsıtasıyla bize tebliğ olunan emr-i ilâhî bir ihtiyâr üzerine müstenid olur. Yahud Hak bizim ihtiyârımızı yarattı. Binâenaleyh emr-i ihtiyâr bir ihtiyâr üzerine ya'ni Hakk'ın ihtiyârına müstenid olur.

3085. İktidarda her mahlukun ihtiyarsız sûret üzerinde hâkimliği vardır.

Ya'ni, ma'lûmdur ki, her mahlûk kendi kudretini kullanmak için irâdesi ve ihtiyârı olmayan bir sûret üzerinde hükmedicilik yapar. Meselâ cemâd ve nebâtta irâde ve ihtiyâr yoktur. İrâde sahibi olan insan bunlar üzerinde kudretini isti'mâl ederek tasarruf eder; ve kezâ hayvan veyâ esîr olan insan her ne kadar irâde sâhibi iseler de bunların irâdesi kendilerinin mâliki olan insanın irâdesi altında makhûr olduğundan mâliklerine karşı ihtiyârsız ve irâdesiz bir hâlde kalırlar.

3086. Ta ki bir ihtiyarsız saydı çeker; tâ ki o Zeyd'in kulağını tutup götürür.

Hattâ o kudret sahibi olan insan, irâdesi mağlûb olan avı, köpeği veyâ tuzağı veyâ silâhı vasıtasıyla avlayıp kendi tarafına çeker; ve esîri olan Zeyd'in ya'ni efrâd-ı insâniyyeden bir ferdin kulağını tutup istediği tarafa ve hizmete götürür. İşte bir kudret sahibi olan bir mahlûkun hâl-i tasarrufu budur.

3087. Fakat Samed'in sun'u hiçbir âlet olmaksızın onun ihtiyarını onun kemendi yapar.

Fakat Samed olan Hak Teâlâ'nın ihtiyâr sahibi olan insanı irâde-i ilâhiyyesi ile idaresi böyle zâhirde bir âlet vâsıtasıyla değildir. İnsanın iradesini onun kemendi ve av âleti yapar ve insanı kendi ihtiyârı ve irâdesiyle avlar. Bunun sırrı budur ki, abdin ezelde lisân-ı isti'dâd ile Hak'tan taleb ettiği ahvâl kendisinin meçhûlüdür ve kendi kudretinin sırrına vakıf değildir. Onu ancak Hak Teâlâ bilir ve has kullarından bildirdiği kimseler bilir. Binâenaleyh insan bu âlem-i sûrette irâde-i cüz'iyyesini kendi isti'dâdının hilafında olan cihetlere sarfa başlar. Hak Teâlâ irâde-i külliyyesi ile onu ezelde taleb etmiş olduğu ahvâl tarafına çeker. Fakat bu çekiş abde, kendi hakîkatinin hâline âit bir fikir ilkā olunarak abd irâde-i cüziyyesini o tarafa çevirmek sûretiyle vâki olur. يدبر الأمر يفصل الآيات ya'ni (Ra'd, 13/2) “Allah Teâlâ emri tedbîr ve âyâtı tafsîl eder" âyet-i kerîmesinde bu ma'nâya da işâret vardır. Binâenaleyh hakîkatte Hak tarafından abde cebir yoktur. Cebir ancak abdin kendi hakîkatinden yine kendisinedir. Hakk'ın irade-i külliyyesi ancak abdin zâhirini bâ- tınına terfik cihetine masrûf olur. Bu i'tikādda ise aslâ cebir ve dalâl yoktur. Bu bâbdaki esrâr ve hakāyık Fusûsu'l-Hikem'de Fass-1 Uzeyrî ve Fass-1 İsmâîlî ve Fass-1 Hûdî ve Fass-1 Sâlihî ve Fass-1 Ya'kubî'dedir.

3088. Onun ihtiyarı Zeyd'i onun kaydı eder. Hak köpeksiz ve tuzaksız onu sayd eder.

Zeyd'in ya'ni efrâd-ı insâniyyeden bir ferdin ihtiyârı, o ferdi kendisinin kaydı ve bağı yapar. Binâenaleyh yukarıda îzâh olunduğu üzere Hak Teâlâ o abdi köpeksiz ve tuzaksız ya'ni zâhirde bir âlet olmaksızın onu kendi hakîkatinin talebi tarafına çekip avlar.

3089. O dülger bir sırığın hakimi olur; ve o musavvir bir güzelin hâkimi olur.

Ya'ni, kudret sahibi olan mahlûkāttan her biri ancak kendi sıfatının îcâb ettiği bir madde üzerine hâkimdir. Meselâ dülger kerestenin hâkimi olur ve onu istediği gibi keser biçer; ve resimci dahi yapacağı güzel bir sûretin hâkimi olup fırçasını o güzel sûreti tasvîr için istediği gibi kullanır.

3090. Demirci demir üzerinde kayyimdir. Bina yapan dahi âlet üzerine bir [3094] hâkimdir.

"Kayyim", kāim ve galib ve muhtâr; ve "bennâ", mübâlağa ile ism-i fâil olup "binâ yapıcı ve mi'mâr" demektir; ve kezâ demirci de, demir maddesi üzerinde kayyim ve gālib ve muhtârdır. Demiri istediği kalıba ve şekle sokar. Binâ yapan mi'mâr dahi elindeki muhtelif âletler üzerinde hâkimdir. Velhâsıl mahlûkun hâkimiyeti kendi san'atlarına münhasır ve mahdûddur.

3091. Acib bu olur ki, bu kadar ihtiyar onun ihtiyarına bendece sâciddir.

Fakat acîb olmuş olan şey budur ki, bu kadar efrâd-ı insâniyyenin ihtiyârı ve irâdesi Hakk'ın iradesine ve ihtiyârına kulca baş eğici ve secde edicidir. Velâkin onların kadir-i mutlak olan Hak Teâlâ muvâcehesinde baş eğmeleri kendilerinde mevcûd olan irâde ve ihtiyârın nefyini müstelzim değil. dir. Hakk'ın iradesi ve tasarrufu onları kendi hakîkatlerinin irâdesi tarafına câzibdir.

3092. Senin cemâdât üzerinde olan kudretin neberd cihetinden bunlardan cemâdlığı ne vakit nefyetti?

"Neberd", cenk ve savaş demektir. Burada galebeden kinâyedir. Ya'ni, nitekim ey insan, senin cemâd üzerindeki kudretin neberd cihetinden ya'ni onlar üzerinde galebe ve istediğin gibi tasarruf cihetinden bunlardan cemâdlığı nefyetmez. Bunun gibi Hakk'ın ihtiyârının ve irâdesinin, senin ihtiyârın ve irâden üzerindeki kudreti ve hâkimiyeti dahi sendeki ihtiyârın nefyini istilzâm etmez.

3093. Onun irâdeler üzerinde olan kudreti ondan bir ihtiyarı öylece nefyetmez.

Hakk'ın irâdât ve ihtiyârât-ı insaniyye üzerinde olan kudreti insandan bir ihtiyârı yukarıdaki misâle mutâbık olarak öylece nefyetmez. Belki onun irâdesi her ferd-i insânînin iradesini kendi hakîkati tarafına sevk için masrûf olur.

3094. Onun iradesini kemâl-i vech üzere söyle ki, cebir ve dalâl nisbeti olmasın!

Binâenaleyh ey Cebrî, Hakk'ın iradesini yukarıdaki îzâhâta mutâbık olarak vech-i kemâl üzere söyle ki sözünde cebir ve dalâlet nisbeti olmasın!

3095. Vaktaki "Benim küfrüm onun iradesidir!" dedin, yine kendi iradeni dahi bil, vardır.

Ey Cebrî, vaktâki "Hak benim küfrümü murâd etti ve ben de onun irâdesine tâbi' olarak kâfır oldum!" dedin, bu sözden senin de irâde ettiğin anlaşılır. Ya'ni bu söz "Ben Hakk'ın murâd ettiğini irâde ettim" demek olur.

3096. Zîrâ ki, senin isteğin olmaksızın muhakkak o küfür değildir. İsteksiz olan küfür tenâkuz söylemektir.

Zîrâ küfrü ihtiyâr için evvelâ bâtınında bir istek zuhûr eder. Sonra da o küfür zâhirinde peyda olur. Eğer bâtınında bir istek ve irâde olmasa muhakkak o küfür değildir. Bil'akis bu hâl bir kādirin ve mücbirin seni küfre ikrâhı ve icbârı olur; ve cebir ve ikrah ile vâki' olan küfür ise küfür değildir. Nitekim sure-i Nahl'de buyrulur من كَفَرَ بِاللهِ مِن بَعْدِ إِيمَانِهِ إِلَّا مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌ بِالإِيمَانِ وَلَكِن مَن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللَّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ (Nahl, 16/106) ya'ni “Îmandan sonra Allah'a küfreden kimse, kalbi îmâna mutmain olduğu hâlde ikrâh olunursa müstesnâdır. Velâkin kalbi küfür ile açılmış olan kimseler üzerine Allah'ın gazabı ve onlar için büyük azab vardır". Binâenaleyh bâtınında küfre meyil ve istek olmadığı hâlde zâhirde küfrünü söylemek tenâkuzdur ve zâhiri ile bâtını bozmaktır.

3097. Acize olan emir kabîhtir ve mezmûmdur. Gazab pek fenâdır, hususiyle rahîm olan Rab'den.

Zîrâ mecbûr ve mağlub olan âcize emretmek ve bu emri icra etmediği için öfkelenmek hadd-i zâtında çirkin ve kötü bir şeydir. Bunu insanlar bile yapmaz. Kullarına rahîm olan Hak Teâlâ böyle bir kulunu cebren kâfir yapsın, sonra da "Niçin kâfir oldun?" diye de gazab etsin! Bu akıl ve mantığa sığar bir şey değildir. Hak Teâlâ kulların yapmadığı böyle çirkin ve kötü işi yapar mı?

3098. Eğer öküz boyunduruğu tutmazsa vururlar. Uçmayan bir öküze hiç vururlar mı?

Öküzde boyunduruğa girmek isti'dâdı vardır. Eğer boyunduruğu tutmazsa döverler. Fakat uçmak isti'dâdı yoktur. Niçin uçmuyorsun diye kızıp öküze vurmazlar. Velhâsıl teklîf ve emir ve nehiy isti'dâda ve ihtiyâra bağlıdır.

3099. Mâdemki öküz fuzûlde ma'zûr olmaz, öküzün sahibi neden ma'zûr ve hayasızdır?

“Fuzûl”, vazîfesi hâricine çıkmak; “Dûl” müteaddid ma'nâları vardır. Burada “hayâsız ve şatah söyleyen kimse” demektir; ve “şatah”, ıstılâhât-ı sûfiyyede zâhir-i şer'e muhâlif söz söylemek demektir. Ya'ni, öküzün vazîfesi boyunduruğu kabûl edip çalışmak iken boyunduruğa girmediği vakit ma'zûr görülmeyip dövülür. Öküzün sahibi emir ve nehy-i ilâhîyi kabûl etmezse neden bu husûsta ma'zûr olsun ve hayâsız olsun ve zâhir-i şer'in hilafına olarak "Ben muhtâr değilim!" desin?

3100. Mâdemki hasta değilsin başını bağlama! Senin ihtiyarın vardır, bıyığına gülme!

Ey Cebrî, mâdemki hasta değilsin başını bağlama ve irâde ve ihtiyârını sekteye düşürme! Zîrâ "cebr", lügatte "kırık bir uzvu bağlamak" demektir. Nitekim I. cildin 1089 numarasına müsâdif olan beyitte: جبر چه بود بستن اشکسته را یا بپیوستن رگ بگسسته را Ya'ni "Cebir ne olur? Kırılmışı bağlamak yâhud kopmuş damarı bitiştirmek demektir" buyrulmuş idi. Binâenaleyh ey Cebrî, senin irâden ve ihtiyârın vardır, bıyığına gülme ve kendini rezil etme!

3101. Çalış ki Hakk'ın kadehinden yenilik bulasın! O vakit bî-hod ve ihtiyarsız olasın!

Ey kimse, kendi ihtiyârın ile mücâhede yoluna ayak bas! Bu vücûdun tebdîl-i ilâhîye müstaid ve zevk-ı hâl ve şarâb-ı cezbe ile ihtiyârsız olsun! Binâenaleyh o hâl ve cezbe hükmü ile sana ihtiyârsız demek mümkin olur ve senden her ne zuhûr ederse fenâ gelmez. Zîrâ o hâl ve cezbenin muktezâsıdır. (Şerh-i Sultan Veled-kuddise sırruhu-)

3102. O vakit bütün ihtiyar o meyin olur. Sen sarhoş gibi ma'zûr-i mutlak olursun.

Ya'ni, şarâb-ı cezbe ile vücûd-ı abdânîn vücûd-ı Hakkānîye mübeddel olduğu vakit senin ihtiyârın kâmilen o şarâb-ı cezbenin olur. Sen de rakıdan ve şarâb-ı zâhirîden sarhoş olanlar gibi ma'zûr-i mutlak olursun.

3103. Her ne söylersen o meyin sözü olur. Her neyi süpürürsen o meyin süpürüşü olur.

Zâhirî sarhoşların sözü içtikleri rakı ve şarabın hükmü olduğu gibi, sen de her ne söylersen o cezbe şarabının sözü olur. Sıfât-ı beşeriyyenden her neyi süpürür isen o cezbe şarabının süpürüşü olur.

3104. O sarhoş ne vakit adl ve savabın gayrını yapar ki? O Hakk'ın kadehinden şarab çekmiştir.

Bu cezbe-i ilâhî şarabının sarhoşundan sâdır olan efâl adl ve savabdan başka olmaz. Zîrâ o sarhoş kadeh-i muhabbetten şarâb çekmiştir. Söylediği sözler hezeyân değil hakîkattir. Ef'âli ve ahvali baştan başa musîbdir ve ayn-ı adâlettir.

3105. Sihirbazlar Fir'aun'a dediler ki: "Dur! Sarhoşa el ve ayak pervâsı yoktur!"

"Bîst", yirmi ma'nâsına geldiği gibi, "îstâden" masdarının emr-i hâzırı olan "bâyist" (بایست) kelimesinin muhaffefi de olabilir. Bu sûrette ma'nâ sihirbazlar Fir'avn'a "Yirmi kere" dediler; veyâhud "Dur!" dediler, demek olur. Fakat "dur" ma'nâsı daha zevk-āver olur. Ya'ni Mûsâ (a.s.) a mukābele etmek üzere Fir'avn'un celbettiği sihirbazlar asâ mu'cizesini gördükleri vakit Mûsâ (a.s.) a îman ettiler. Fir'avn da onlara kızdı ve ellerini ve ayaklarını kesip asmakla tehdid etti. Bu sihirbazlar Fir'avn'a dediler ki: "Ey Fir'avn, dur, telâş etme. Biz nebiyy-i zîşânın mu'cizesini görmekle cezbe-i ilâhî şarabının sarhoşu olduk ve sarhoşlara el ve ayak gitmesinden korku olmaz." Bu beyt-i şerîfde sûre-i Şuara'da vâki' olan şu âyet-i kerîmelere işâret buyrulur: `فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ` (Tâhâ, 20/71) ya'ni "Fir'avn sâhirlere dedi: Sizin hilaf cihetinden ellerinizi ve ayaklarınızı keseyim ve sizi hurma dallarına asayım". `لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ` (Şuarâ, 26/50) ya'ni "Sâhirler Fir'avn'a dediler: Bize zarar yoktur, biz Rabbimize döneriz!"

3106. "Bizim elimiz ve ayağımız o Vâhid'in meyidir. Zâhir olan el gölgedir ve kasiddir." Bizim elimiz ve ayağımız o Vâhid olan Hakk'ın meyidir. Ya'ni, vücûd-ı Hakkanîsinden mütehassıldır. Bu zâhir olan unsurî el o vücûd-ı Hakkanînin gölgesidir ve gölge ise kâsiddir ve mu'teber değildir. "Allah'ın dilediği şey oldu" kelâmının ma'nâsı: Ya'ni, irâde ve meşiyyet onun irâde ve meşiyyetidir; ve onun rızâsını isteyiniz! Başkalarının öfkesinden ve başkalarının reddinden dil-teng olmayınız! كان [kane] lafzı eğerçi mâzîdir, fakat Hudâ'nın fiilinde mâzî ve müstakbel olmaz. Allah indinde sabah ve akşam yoktur

3107. Bendenin "Allah hangi şeyi istediyse oldu" sözü onun için olmaz ki onda tenbel et.

"Eys" (ایش) "eyyü şey" (أى شيئ) terkib-i Arabî'sinin muhaffefidir. Ya'ni kulun اى شيئ شاء الله كان ya'ni "Allah hangi şeyi murâd etti ise oldu" demesi, "Hakk'ın murad ettiği husûsta kendini tembel et ve sa'yi bırak!" ma'nâsından dolayı değildir. Bu beyt-i şerifde ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن ya'ni "Allah'ın dilediği şey oldu ve dilemediği şey olmadı" hadîs-i şerîfine işaret buyrulur.

"Bende"den murâd, Resûl-i Ekrem Efendimiz'dir. Zîrâ onlar abdiyyet-i mahza makāmındadır. Nitekim âyet-i kerîmelerde "abd" ta'bîri müteaddiddir. Ez-cümle أليسَ اللَّهُ بِكَافَ عَبْدَهُ (Zümer, 39/36) ya'ni “Allah abdine kâfî değil midir?" ve فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى (Necm, 53/10) ya'ni "Allah abdine vahyettiği şeyi vahyetti" buyrulmuştur. Şu hâlde ma'nâ böyle olur. Abd-i mahz makāmında olan Resûl-i Ekrem Efendimiz'in ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن buyurması "Hakk'ın murâdı olan şeyde kendini tenbel et!" ma'nâsında değildir.

3108. Belki "O hizmette ziyade ve müstaid ol!" diye ihlas ve sa'y üzerine teşviktir.

Bu hadîs-i şerîfden maksûd olan ma'nâ, “Hakk'ın murâd ettiği hizmeti çok yap ve o hizmeti yapmağa müstaid ol!" diyerek Hakk'ın beğendiği amelde ihlâsa ve sa'ye teşvîktir.

3109. Eğer sen civânmerd, o şeyi ki istiyorsun, murad-ı hasbî üzerine iş senin işindir deseler;

3110. Ondan sonra kendini tenbel etmen câiz olur. Zîrâ o şeyi ki istersin ve o şeyi ki söylersin, o olur. [3114]

Ey Cebrî, eğer sana "Sen bu hayât-ı dünyeviyyende ne istersen kendi murâdın ve arzûn üzerine o şeyi yap. Zîrâ iş ve amel senin beğenip yaptığın şeydir!" deseler idi ve Allah'ın murâdını ortaya koymasalar idi o vakit emir ve nehy-i ilâhîde kendini tenbel etmen câiz olurdu. Çünkü senin istediğin ve söylediğin şey mu'teber ve makbûl oluyor.

3111. Mâdemki "Allah her neyi dilerse oldu, ebedî olan hükm-i mutlak onun hükmüdür!" diyorlar;

3112. O hâlde niçin yüz adam kadar onun vazifesinde onun etrafında bendegâne dolaşmazsın?

Ya'ni, ey Cebrî, mâdemki seni murâdında serbest bırakmadılar ve ortaya Hakk'ın murâdını sürdüler ve hüküm, senin amellerine göre Hakk'ın vereceği hükümdür ve o ne isterse o olur dediler, o hâlde niçin Hakk'ın vazîfe-i tâatında yüz adamın sa'yi ve himmeti kadar çalışmazsın? Ve kullara lâyık olan bir sûrette Hakk'ın rızâsının etrafını dolaşmazsın?

3113. Eğer derlerse, “O şeyi ki vezîr ister, cenkte irâde onun layıkıdır."

Meselâ, “Hüküm ve irâde pâdişâhın vezîrinindir. Emri ve nehyi yapan odur. Emr-i hükûmette ve cenkte hüküm ve irâde ancak ona mahsûstur" deseler;

3114. Senin başına ihsân ve cûd dökmek için, acele onun etrafını yüz adamlık kadar dolaşıcı olursun.

Bu sözü işittiğin vakit vezîrin gözüne girmek ve onun indinde makbûl olmak için o vezîrin emrine ve nehyine itâat ederek onun etrafını yüz adamın göstereceği gayret dâiresinde dolaşır ve onun ihsân ve keremine muntazır olursun.

3115. Yahud vezirden ve onun köşkünden kaçar mısın? Bu onun yardımı araştırılmaksızın olmaz.

Yoksa emir ve nehiy sahibi olan o vezirden ve onun köşkünden kaçar mısın? Hiç şübhe yok ki kaçmaz ve onun hizmetini îfâya gayret edersin. Zîrâ bu ihsân ve kereme nâiliyet o vezîrin yardımı aranılmaksızın mümkin olmaz.

3116. Tersine olarak bu sözden tenbel oldun. İdraki ve hatırı mün'akis geldin.

Ey Cebri, sen اى شئ شاء الله كان ya'ni "Allah her neyi murâd ederse oldu" sözünden sen tersine olarak tenbel oldun ve dedin ki: "Mâdemki Hak Teâlâ ezelde kulları hakkında nasıl hüküm ve kazâ etmiş ise bu âlem-i dünyâda da ondan ancak o hüküm âsârı zahir olur; ve meselâ, kazâ-yı ilâhî benim küfrüme taalluk etmiş ise, dünyada benden asla îmân zahir olmaz. Ve îmâna taalluk etmiş ise eser-i küfür peyda olmaz. Binâenaleyh eğer kazâ-yı ilâhî îmâna taalluk etmiş ise amel etsem de etmesem de mü'minim; ve eğer küfrüme taalluk etmiş ise kezâ amel etsem de etmesem de yine kâfirim. Binâenaleyh bu âlemde amelin bana hiçbir faydası olmaz." İşte bu tersine olan idrâk ve hâtıra ile teklifât-ı şer'iyyeyi ta'tîle mütecâsir oldun. Halbuki bu sözün ma'nâsı o değildir:

Ma'lûm olsun ki, hakîkat ma'nâ; ve şerîat sûrettir. Ma'nâ ile sûret arasında mertebe i'tibariyle muhalefet var ise de, vücûdun vahdeti i'tibariyle irtibât-ı kavî vardır. Meselâ insanın rûhu ma'nâdır ve cismi sûrettir. Mertebe- leri i'tibariyle rûh cisme ve cisim rûha benzemez. Fakat rûh ile cisim arasındaki irtibât inkâr olunamaz; ve rûh ile cisimden mürekkeb olan insan bir vahdet-i vücûd sahibidir. İşte âlem-i hakîkat ile âlem-i sûret dahi böyle olup aralarında irtibât-ı kavî vardır; ve bu irtibât cihetinden hakîkat ile şerîat arasında aslâ muhalefet yoktur. Muhalefet görenler bu irtibâtı idrâk edemedikleri için görürler. Binâenaleyh bu irtibât hakkında îzâhât-ı mücmele vermek burada faydalı olur.

Ehl-i hakîkatin beyân buyurduğu ilm-i tecellîye göre vücûd, ancak Hakk'ın vücûd-ı mutlakından ibarettir. Nitekim I. cildin 610 numaralı beytinde cenâb-ı Pîr efendimiz : ["Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlak-sın."] buyurmuşlar idi. Bu vücûd, vücûd-ı hakîkîdir; o vücudun zâtında müstecin ve mahfi, sıfât ve esmâ vardır. Lisân-ı isti'dâd ile zât-ı ahadiyyeden zuhûr taleb ederler. Meselâ insanda sıfat-ı kelâm vardır. Kendisinde sıfat-ı kelâm olan insan hayatının sonuna kadar, bir kelime bile söylemeksizin duramaz. Zîrâ insanın zâtında mündemiç olan bu sıfât "Bizi çıkar ve âzâd et ve harf ve savt ile veyâhud yazı nakışları ile âlem-i kesâfette zâhir olalım!" diye çırpınır dururlar. İnsan dahi meşiyyeti ve irâdesi taalluk etmeksizin onları aksırık ve öksürük gibi izhar eder; ve sıfatlar arasında ressamlık sıfatı da böyledir. O da insandan hâriçte bir levha tersîmini taleb eder. Binâenaleyh âlem-i ma'nâda taleb ve istek evvelâ sıfatlarındır, zâtın değildir. Zîrâ zâtın zâtiyeti cihetinden zuhûra ihtiyacı yoktur. Nitekim insan kelâm ve ressâmiyet sıfatlarını ızhâr etmese de yine insandır; ve insan olmak için bunları ızhâr etmeye muhtaç değildir. Zât, mertebe-i ulûhiyyetinde ancak o sıfatların ve isimlerin istediklerinin zuhûrunu murâd eder. Âlem-i sıfât âlem-i ma'nâdır; ve bu sıfatların mezâhir-i kesîfesi o ma'nâların zılleri ve sûretleridir. Âlem-i sıfâtta irâde ve istek olunca bu irâde ve isteğin âlem-i sûrette irtibâtı tabîî olur. Meselâ insanın irâdesi evvelâ ma'nâsından ve bâtınından peyda olur. Sonra cisminde fiil ve harekete sebeb olur. İşte mezâhir-i sıfat ve esmâ olan efrâd-ı avâlimin gerek âlem-i ma'nâdaki ve gerek âlem-i sûretteki ahvâli de bu misâle mutâbıktır. Binâenaleyh insan kendi hakîkati olan sıfatın o âlem-i ma'nâdaki talebinden i'tibâren muhtârdır ve mürîddir; ve bu âlem-i sûrette dahi talebten ve irâdeden mücerred değildir.

Kul istedi Hak verdi. Ayet-i kerîmede لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ (Enbiya, 21/23) ya'ni "Allah Teâlâ işlediği şeyden mes'ûl değildir ve onlar mes'ûldürler". Zîrâ Allah kullarına istediklerini verdi. "Niçin benim istediğimi verdin?" diye bir ihsân ve kerem sâhibine suâl vâki' olmaz. Fakat "Alî bir şey dururken niçin süflî bir şeyi istedin?" diye bir kimseye suâl etmek münasib olur. İmdi âlem-i hakîkatte ve ma'nâda sabit olan taleblerin âlem-i sûret ve kesâfette zuhûru o ma'nâların kemâlleridir. Fakat sıfat-ı ilâhiyyeden ba'zıları âlem-i sûrette marzî ve ba'zıları mağzûbdur. Sıfat-ı marziyye mezâhirinin sırât-ı müstakîmi kendilerini mahall-i lezzet ve in'âma ve sıfât-ı mağzûbe mezâhirinin sırât-ı müstakîmi dahi kendilerini mahall-i elem ve intikāma götürür. Binâenaleyh bu âlem-i kesâfette, sûrette yekdîğerine müşâbih ve ma'nâda yekdiğerinden ayrı olan bu sıfatın mezâhiri bulunan kulların temyîzi ve temyîz için dahi emir ve nehyi hâvî olan şerîat lâzımdır. Zîrâ her bir kula âlem-i ma'nâda kendi hakîkatinin taleb ettiği hâl ve şan meçhûldür. Bu âlem-i keserâtın hicâbı içinde ne tarafa gideceğini bilmez. Bir şaşkınlık içinde çırpınır durur. Onlara Rabbü'l-erbâb olan Hakk'ın râzı olduğu ve olmadığı yolları gösteren bir muallim îcâb eder. Bu muallimler de her devirde kulların isti'dâdât-ı zamâniyyelerine göre birer şerîatle gelen peygamberlerdir. Bu da'vet üzerine kullar hidâyet ve dalâlet taraflarından birini kabûl etmekte muhtardırlar; ve bu sûretle sıfât-ı marzıyye ve mağzûbe mezâhirinin ma'nâdan ibaret olan taleb ve irâde-i ezelîleri bu âlem-i sûrette ve kesâfette tahakkuk etmiş ve onlara karşı Hak için hüccet-i bâliğa sabit olmuş olur. قُلِ اللَّهُ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ فَلَوْ شَاءَ لَهَدَاكُمْ أَجْمَعِينَ (En'âm, 6/149) ya'ni ["De ki:] Allah için hüccet-i bâliğa sâbittir; ve eğer cenâb-ı Hak murâd edeydi sizin mecmû'unuza hidâyet ederdi" âyet-i kerîmesi ve diğer emsâli âyetler bu ma'nâyı beyân buyurur. Zîrâ Hakk'ın iradesi ilmine tâbi'dir. Çünkü bilinmeyen şey murâd olunmaz; ve ilim dahi ma'lûma tâbi'dir. Çünkü ma'lum olan bir şey olmayınca ilim nisbetinin taalluk edeceği mahal bulunmaz; ve ma'lûm olan şey ise sıfatın zuhûra olan meyil ve irâdeleridir. Fakat mezâhirin merbût bulundukları sıfatların hâssaları muhtelif olup cümlesinde hidâyete isti'dâd olmadığı için Hak ancak onların taleb ve murâd ettiği şeyi murâd eder; ve onların murâd etmediği hidâyete cebretmez; ve kezâ onların murad etmediği dalâlete de cebretmez. وَمَا ظَلَمُونَا وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ (Nahl, 16/118) ya'ni "Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler" âyet-i kerîmesi bu ma'nânın şâhididir.

Bu îzâhâttan anlaşılır ki, âlem-i keserâtta ve vücûd-ı Hak'ta gayriyet libâsı ile mütekevvin olan mezâhirin âlem-i ezelden beri taleb ve ihtiyârı vardır. İmdi bir kimse ki bu âlem-i keserâtta kendini ve eşyayı hâlen ve zevkan Hakk'ın vücûdunun gayrı görürse o kimseye, kendi ihtiyârını ve irâdesini aslâ inkâr edememek iktizâ eder; ve bir kimse ki kendini ve eşyayı hâlen ve zevkan vücûd-ı vâhid-i hakîkîde müstağrak görürse, o kimse kendi ihtiyârı-nı ve irâdesini dahi Hakk'ın iradesinde müstağrak görür. Cebrî kendinin hâli ve zevkı hilafında olarak kendisinden ihtiyârı selbetti-ği için merdûddur. Zîrâ o deryâ mesâbesinde olan vücûd-ı hakîkîyi görmez. Onun köpüğü mesâbesinde olan keserâtın ahkâmında müstağraktır. Nitekim köpük ve deryâ misâlleri ve îzâhâtı yukarıda 2905 ve 2906 ve 2907 ve 2908 ve 2909 numaralı beyitlerde geçti. Fakîr şunu da arzedeyim ki, îzâhât-ı mezkûreyi havsala-i idrâke sindir-mek için cenâb-ı Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî (k.s.) hazretlerinin Fusûsu'l-Hikem'de beyân buyurduğu hakäyıkı anlamak; ve sindirmek için dahi bir in-sân-ı kâmilin nazarına müsâdif olmak îcâb eder. Zîrâ asıl olan bu nazara mü-sâdif olmaktır. Nitekim cenâb-ı Pîr efendimiz bu Mesnevî-i Şerîflerinin birçok mahallerinde bu lüzumu îzâh buyurmuşlardır. Ezcümle III. cildin 2538 nu-maralı beytinde: نفس از درهاست با صد زور و فن روی شیخ او را زمرد دیده کن ["Nefis yüzlerce gücü kuvveti ile, yüzlerce hüneri ile bir ejderhâdır. Şeyhin yüzü, ona karşı göz çıkaran zümrüddür."] buyurmuşlardır; ve bu cildin 1950 ve 1951 numaralı beyitlerinde de bu ma'nâlar geçti. Hulâsa-i beyt: Ey Cebrî, sen ما شاء الله كان و ما لم يشأ لم يكن ya'ni "Allah'ın di-lediği oldu ve dilemediği olmadı" hadîs-i şerîfini tersine anladın; ve bu kelâm-dan kendinde irâde ve ihtiyâr olmadığını zannettin ve emir ve nehy-i ilâhîye karşı tenbel oldun. Anlayışını ve hatırını ters ve mün'akis yaptın.

3117. "Agâh ol, emir, o filân efendinin emridir!" Nedir? Ya'ni onun gayrı ile pek az otur!

Ey Cebrî, "Agâh ol, emir ancak o filân efendinin emridir!" derlese, bu ne demektir? Bunun ma'nâsı "Ancak o efendinin emrine tâbi' ol ve onun emri-nin gayrına pek az kulak as!" demek olur. "Kemter" ta'bîriyle, emir ve nehiy hâricinde olan mubâhâta işâret buyrulur. Ya'ni "Mubâhât ile çok meşgül ol-ma!" demektir.

3118. Mâdemki emir onun lâyıkıdır, efendinin etrafını dolaş! Zîra o düşmanı öldürür, dostun canını kurtarır.

Mâdemki emir Hakk'ın lâyıkıdır ve râzı olduğu ve olmadığı ef'âli bildirmiştir, binâenaleyh efendilerin efendisi olan Hakk'ın rızâsının etrafını dolaş ve idrâki ve ihtiyârını onun râzı olduğu ef'âle sarfet! Zîrâ o Hak seni onun rızâsı hilafındaki ef'âle sevkeden nefis ve şeytan düşmanlarını öldürür ve senin canını azâb-ı elîmden kurtarır.

3119. O her neyi isterse muhakkak ancak onu bulursun. Boşuna az git, onun hizmetini ihtiyar et!

Hak Teâlâ rızâsına müteallık olarak her neyi isterse sen onu icrâ ettiğin vakit, muhakkak Hakk'ın o fiiline karşı olan va'dini bulursun. Bu da lütuf ve in'âmdır; ve bu lütuf ve in'âm senin tab'ına mülayimdir. Eğer ona muhalefet edersen boşuna sa'yetmiş olursun. Zîrâ muhalefetin mukābili kahırdır; ve kahır senin talebine mülayim gelmez. Binâenaleyh Hakk'ın hizmetini ve emrini ihtiyâr et!

3120. Yahud mâdemki hakim odur, onun tarafını dolaşma! Nihayet kara yüz[3124] lü ve sarı yüzlü olursun.

Yahud hâkim Hak iken sen nefis ve şeytanın vesveselerine kapılıp da onun bâb-ı lütfunun etrafını ve kapısını dolaşma! Bu sûrette âkıbet kara yüzlü ve şakî ve sarı yüzlü ve âhirette hacîl olursun. İşte sana iki yol, ihtiyârını bu iki yoldan birine sarfet! Tahammülün varsa emir sahibi olan Hakk'a muhalefet et!

3121. Hak olur te'vîl ki o seni harâretli eder; seni pür ümîd ve çevik ve hayalı eder.

Bu gibi ahâdîs-i şerîfe ve âyât-ı kur'âniyyenin hak ve doğru olan te'vîli, seni emr-i ilâhîye itâat hususunda harâretli eden bir te'vîldir; ve böyle bir te'vîl seni lütuf ve kerem-i ilâhîye karşı pür-ümîd ve çevik ve hayâ sâhibi eder.

3122. Ve eğer seni gevşek ederse, hakikatte bunu bil ki, o tebdildir ve te'vîl değildir.

Ve eğer te'vîl nâmına çıkardığın ma'nâ, seni a'mâl-i zâhiriyyede gevşek ve tenbel ederse bunu bil ki, o çıkardığın ma'nâ hakîkatte tebdîldir ve asıl olan ma'nâyı değiştirmektir. Yoksa te'vîl değildir. Zîrâ te'vîl ıstılâh-ı şer'îde lafzı ma'nâ-yı zâhirinden Kitâb ve Sünnet'e muvâfik olan ma'nâya çevirmektir. Meselâ يخرج الحي من الميت (Rûm, 30/19) ya'ni “Ölüden diri çıkarır” âyet-i kerîmesine, “Kâfirden mü'min ve câhilden âlim çıkarır” ma'nâsı verilirse “te'vîl” olur. Ve ما شاء الله كان hadîs-i şerîfine Cebrîler'in anladığı ma'nâyı vermek yukarıda îzâh olunduğu üzere hakāyıkı tebdîl olur, te'vîl olmaz. Çünkü Cebrîler'in verdiği ma'nâ emr-i ilâhîye ittiba' ve nehy-i ilâhîden ictinâb husûsunda kendilerini tenbel ve gevşek etmiştir.

3123. Bu harâretli etmek için gelmiştir, tâ ki ümidsizlerin iki elini tuta!

Bu ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن hadîs-i şerîfi emr-i ilâhîye itâat etmek husûsunda kulları harâretli ve gayretli etmek için gelmiştir. Nitekim yukarıdaki misâllerde, “Emir ancak filân efendinin emridir, onun istediği olur, istemediği olmaz!” denilmiş idi. Bu söz o efendinin emrini icrâya teşvîk içindir. Zîrâ o efendinin emri icrâ olunursa sonunda tab'a mülayim gelen mükâfâta nâiliyet vardır; ve eğer onun murâdına muhalefet olursa o efendi isterse affedip cezâ etmez ve isterse cezâ eder. Binâenaleyh bu söz ümidsizlere ümîd vermek ve onların elinden tutmak için söylenmiştir.

3124. Kur'ân'ın ma'nâsını ancak Kur'ân'dan sor! Ve bir kimseden ki hevese ateş vurmuştur.

Kur'ân-ı Kerîm'in ma'nâsını te'vîl tarîkıyle anlamak istersen o ma'nâ-yı te'vîli ancak yine Kur'ân'dan sor! Ve hevesât-ı nefsâniyyesine aşk-ı ilâhî ateşini vurup yakmış olan insân-ı kâmilden sor! Zîrâ الانسان و القرآن توأمان ya'ni “İnsan ve Kur'ân tev'emdir ve ikizdir” buyrulmuştur. Çünkü insân-ı kâmil ilimde râsihtir ve kavîdir. Nitekim âyet-i kerîmede وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْم (Al-i İmrân, 3/7) ya'ni “Müteşâbihât-ı kur'âniyyenin te'vîlini ancak Allah Teâlâ ve ilimde râsihûn olanlar bilir” buyrulmuştur.

3125. Kur'ân önünde bir kurban ve zelîl oldu. Hattâ ki onun ruhunun aynı Kur'ân olmuştur.

Zîrâ ilimde râsih olan insân-ı kâmil Kur'ân önünde bir kurbân ve zelîl olmuş ve kendinin kendiliğinden geçmiştir; bir hâlde ki onun rûhunun "ayn"ı Kur'ân olmuştur. Binâenaleyh onun sözleri de bu Mesnevî-i Şerîf gibi lübb-i Kur'ân olur. Kur'ân'dan anlaşılmayan ma'nâ o kâmillerin sözünden tavazzuh eder.

3126. Bir yağ ki o külliyet ile gülün fedâsı olur, sen ister yağı ister gülü kokla!

Ya'ni, insân-ı kâmilin sûret-i beşeriyyesi yağ ve Kur'ân gül gibidir. Nitekim yağ kâmilen gülde müstağrak olursa, onun gülün kokusundan farkı olmaz. İster yağı kokla, ister gülü kokla müsâvîdir. Bunun gibi sen dahi ister Kur'ân'ın ma'nâsıyla doğrudan doğruya meşgül, ister insân-ı kâmilin huzûrunda bulunup onun sözlerini dinle ikisi de birdir.

و همچنین قَدْ جَفَّ الْقَلَمُ یعنى جَفَ الْقَلَمُ وَ كَتَبَ لَا يَسْتَوِي الطاعَةُ وَ الْمَعْصِيَةُ و لا يَسْتَوِي الأَمَانَةُ و السِّرْقَةُ ، جَفَّ القَلَمُ أَنْ لَا يَسْتَوِي الشكر و الكُفْرُ ، جَفَّ القَلَمُ إِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ

Ve "Ceffe'l-kalem" ya'ni "Kalem kurudu" da böyledir. Ya'ni "Kalem kurudu" ve yazdı ki tâat ve ma'siyet müsâvî olmaz ve emânet ve sirkat müsâvî olmaz. Kalem kurudu, şükür ve küfür müsâvî olmaz. "Kalem kurudu"; "Muhakkak Allah muhsinlerin ecrini zâyi etmez!" (Tevbe, 9/120)

Bu sürh-ı şerîfde Ebû Hureyre hazretlerinin rivâyet buyurduğu جف القلم بما انت لاق ya'ni "Senin mülâkî olduğun şeyde kalem kurudu" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur. Diğer rivayette جف القلم بما هو كائن ya'ni "Kalem, olan şeyi yazdı ve kurudu" buyrulmuştur. Ashâb-ı kirâm bunu işittikleri vakit Resûl-i Ekrem'e sordular ki "Şu hâlde amel ne şey hakkında?" (فقيم العمل) Server-i âlem Efendimiz cevâben buyurdular ki: كل ميسر لما خلق له ya'ni "Her bir kişi ne için yaratılmış ise o ona kolay gelir". Ya'ni bir kişinin âlem-i ma'nâda vâki' olan ta- lebi neyse bu âlem-i sûrette onun irâdesi oraya masrûf olup o amel ona kolay gelir. Nitekim bu babdaki îzâhât 3118 numaralı beyitte mufassalan geçti. Ma'lûm olsun ki, bir kişinin âlem-i ma'nâda vâki' olan talebi sırr-ı kaderdir ve sırr-ı kader her ferd için meçhûldür. Bu âlemde ma'lûm olan bir şey var ise Hakk'ın emri ve nehyidir. Binâenaleyh abd kendince meçhûl olan sırr-ı kaderi keşfetmiş gibi hareket ederek tenbel olmak câiz değildir. Aklı olan kimse ma'lum olan ahvâl dâiresinde yürür. Zîrâ Hak Teâlâ levh-i mahfûza tâatle ma'siyetin beraber olmadığını ve emânet ile hırsızlığın müsâvî olmadığını ve şükür ile küfrün beraber olmadığını da yazdı ve kalem kurudu. Binâenaleyh bu âlem-i sûrette ma'lûm olan yolu ta'kîb eden kimse ehl-i saâdet ve bu yola muhalefet eden kimse de ehl-i şekāvet olur. "Ceffe'l-kalem" hakkında IV. cildin 3289 numarasına müsâdif olan beyt-i şerîfde de: راز پنهان با چنین طبل و علم آب جوشان گشته از جف القلم ["Gizli sır, "Yazılan yazıldı, kalem de kurudu" kaynağından bir su gibi coşar, davul ile bayrakla meydana çıkar"] buyrulmuş idi.

3127. "Kad ceffe'l-kalem'"'in te'vîli de böyledir. Ehemm olan şuğl üzerine teşvîk içindir.

ما شاء الله كان وما لم يشأ لم يكن hadis-i serîfinin te'vili de قد جف القلم بما انت لاق hadîs-i şerîfinin îzâh ettiğimiz te'vîli gibidir. Bu âlem-i sûrette ehemm olan şuğl ve amel üzerine teşvîk içindir. Zîrâ kalem-i kazâ-yı ilâhî ma'siyet ile tâatin müsâvî olmadığını yazmıştır; ve ma'siyet ile tâat bu âlemde ma'lumdur. Binâenaleyh bir kimse sa'y ve mücâhede ile nefsine hoş gelen ma'siyet yolunu terk edip kendisine tâat yolunda yürümeyi kolaylaştırırsa, o kimsenin tâat için halkolunduğu sâbit olur.

3128. Binâenaleyh kalem yazdı ki, her amel için onun layıkı olan te'sîr ve cezâ vardır.

Kazâ-yı ilâhî kalemi tâat için mükâfat; ve ma'siyet ve muhalefet için de ukūbet yazdı.

3129. Eğri gidersen ceffe'l-kalem sana eğri gelir; doğruluk getirirsen sana saâdet doğar.

Ya'ni, enbiyânın getirdiği ahkâma muhalif hareket edersen kazâ-yı ilâhî dahi sana eğri ya'ni talebine mülayim olmayan bir cezâ ile gelir. Doğru hareket eder ve itâat eyler isen yine kazâ-yı ilâhî cânibinden sana saâdet doğar.

3130. Eğer zulüm getirir isen ceffe'l-kalemin müdbirisin. Adl getirir isen ceffe'l-kalemin meyvesini yersin.

"Müdbir", bedbaht ve şakî demektir. Bu âlem-i efâlde zulmedersen kazâ-yı ilâhînin bedbahtısın ve adâlet edersen ceffe'l-kalemin saîdisin. "Berhûrden", meyve yemek ve müntefi' olmak demektir, saîdden kinâyedir. مدبری ve برخوری kelimelerindeki ya'ya Ankaravî hazretleri masdariyet ma'nâsını da vermiştir. Bu sûrette ma'nâ: "Eğer zulmedersen kalem müdbirlik ve şakîlik yazdı ve kurudu; ve eğer adâlet edersen kalem saîdlik yazdı ve kurudu" demek olur.

3131. Vaktaki çaldın el gitti, kalem kurudu. Şarab içmiş olan sarhoş oldu, kalem kurudu.

Vaktāki bu âlem-i sûrette hırsızlık ettin, kazâ-yı ilâhî elin kesilmesini yazdı ve kalem kurudu; ve şarab içmiş olan kimsenin de sarhoş olduğunu kazâ-yı ilâhî yazdı ve kalem kurudu.

3132. Sen revâ tutar mısın? Revâ olur mu ki, Hak hükm-i sebaktan ma'zûl gibi gelsin?

3133. (Desin) ki, "İş benim elimden dışarıya gitmiştir. Benim huzuruma bu kadar gelme, bu kadar tazarru' etme!"

Ya'ni, ey Cebrî sen câiz görür müsün ve câiz olur mu ki, Hak Teâlâ ezeldeki hükm-i sâbıkından dolayı bu dünyâda tasarrufundan ve rubûbiyetinden ma'zûl gibi gelmiş olsun ve desin ki: "Ey kulum, ben bir kere hükmümü verdim, artık benim elimde emr-i tasarrufdan bir şey kalmamış ve iş benim elim- den çıkmıştır. Binâenaleyh artık "Yâ Rab, şunu yap, bunu yap!" diye benim huzûruma gelme ve bana bu kadar münâcâtta bulunma!" Hak Teâlâ hazretleri hakkında böyle i'tikād câiz değildir.

Ma'lûm olsun ki, ezeldeki kazâ-yı ilâhî hükm-i küllî-i icmâlîdir; ve kader bu hükm-i küllînin tafsîlidir. Kazâ bir vakit ile mukayyed olmadığı hâlde kader vakitlerden bir vakitte her bir ayn-ı sâbitenin esbâb-ı mahsûsa tahtında cemî'-i merâtibde zuhûr edecek ahvâlini takdîrden ibarettir. Meselâ hayvan cinsinin açlığı kazâdır; bu bir hükm-i küllî-i icmâlîdir. Bu açlık hayvan cinsinin iktizâ-i zâtiyyesidir. Bu cins bu isti'dâd-ı zâtîsi ile kendi üzerine açlık ile hükmetti. Hazîne-i gaybdan ânen-fe-ânen efrâd-ı hayvaniyyenin zuhûru ve efrâddan her birinin yaşadığı müddetçe ezmine-i muhtelifedeki açlığı kaderdir. Kezâlik onların böylece tokluğu da kazâ ve kaderdir; ve kaderin mahall-i zuhûru âlem-i kevndir. İmdi her hayvanın ale'l-infirâd ezmine-i muhtelifedeki açlıklarına, ezmine-i muhtelifedeki toklukları tekabül ettiğinden, kader, kader ile reddolunur. Bunun gibi soğuk sıcak ile ve mekr mekr ile reddolunur. Binâenaleyh redd-i kader hususunda abdin ihtiyârı sâbittir. Zîrâ "kazâ" a'yân-ı sabitenin isti'dâd-ı gayr-i mec'ûlüne taalluk ettiği gibi, “kader" dahi her bir aynın cemî'-i merâtibde zuhûr edecek isti'dâd-ı mec'ûlüne taalluk eyler; ve isti'dâd-ı mec'ûl abdin kesbine ve ihtiyârına mevkūftur. Şu hâlde sırr-ı kader her bir "ayn"ın vücûdda zâten ve sıfaten ve fiilen ancak kābiliyet-i asliyyesinin ve isti'dâd-ı zâtîsinin husûsiyeti mikdârınca zuhûru keyfiyetinden ibârettir.

Sırr-ı kaderin sırrı dahi budur ki, a'yân-ı sâbite zât-ı ulûhiyyetten gayrı olarak hâriçte zâhir olan umûrdan değildirler. Belki Hak Teâlâ hazretlerinin niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesinin sûretleridir; ve Hak Teâlâ'nın niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesi ise, ezelen ve ebeden tağayyürden ve tebeddülden münezzehdir. Binâenaleyh a'yân-ı sâbite dahi mümteniu't-tağayyürdürler.

Bu îzâhâttan anlaşılır ki, “kazâ" vücûd-i hakîkînin vitriyet mertebesinde sâbit ve onun tafsîli olan "kader" yine o vücudun şef'iyyet mertebesinde cârîdir; ve kaderde abdin irâdesi ve ihtiyârı müessirdir; ve şerîat dahi şef'iyyet ve isneyniyyet mertebesine mahsûs olup abdin ihtiyarına ve irâdesine mevkūfdur. Vitriyet ve şef'iyyet vücûd-ı hakîkînin merâtibi olduğundan Hak bu merâtibin cümlesinde mutasarrıfdır. Cebrîler vücûdun vitriyet tarafını görüp şef'iyyet mertebesinin ahkâmını ta'til ederler; ve Kaderîler ise şefiyyet mertebesini görüp vitriyet tarafının ahkâmından gāfildirler. Ehl-i hakîkat ise her iki tarafı görüp bu tarafların hükmünü hıfzederler.

3134. Belki ceffe'l-kalemin ma'nâsı o olur: "Adl ve zulüm benim indimde müsâvî değildir!"

"Ceffe'l-kalem" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı, Cebrî'nin anladığı gibi değildir. Belki onun ma'nâsı "Adlin ve zulmün vücudunu kazâ ettim. Fakat benim indimde bunlar müsâvî değildir. Adli severim ve adâlet edene mükâfat ederim; ve zulmü sevmem ve zulmeden kullarıma cezâ ve ikāb ederim!" demektir. Zîrâ bunlar hükm-i küllî-i icmâlîdir.

3135. Hayır ve şer arasında fark koydum. Kötüden ve en kötüden dahi fark koydum.

Ya'ni, küllen ve icmâlen hayır ve şerrin vücudunu kazâ ettim; ve kötünün ve en kötünün zuhûrları lüzûmuna hükmettim. Fakat bunların aralarını ayırdım. Binâenaleyh benim indimde hayır, şer gibi ve kötü, en kötü gibi değildir. Ey kulum, âlem-i sûrette bunları intihâb ve icrâyı senin irâdene ve ihtiyârına bıraktım. Beğendiğini icrâ et ve amelinin mukābilini de gör!

3136. Eğer sende, bir zerre senin yârinden edeb ziyâdeliği olsa, Rabbin fazlı bilir.

Ey Cebrî, eğer sende bu âlem-i sûrette mü'min arkadaşından bir zerre mikdârı emr-i ilâhîye ittiba' hususunda edeb ziyâdeliği olsa, bilcümle merâtib-i vücûdda senin hakikatinin mürebbîsi olan Hak Teâlâ'nın fazlı ve keremi, o zerre kadar olan ziyâdeliği bilir.

3137. O zerre mikdarını sana ziyade verir. Zerre bir dağ gibi ayağı dışarıya koyar.

Emr-i ilâhiye ittibâ' hususunda yaptığın o zerre mikdârı ziyâdeliğin mukābilini sana ziyâde olarak verir. O zerre bir dağ gibi zâhir olarak ayağını dışarıya koyar. Nitekim ayet-i kerîmede فمن يعمل مثقال ذرة خيرا يره (Zilzal, 99/7) ya'ni "Kim ki zerre ağırlığında hayır yaparsa, onun mukābilini görür" buyrulur.

3138. Bir padişah ki onun tahtı önünde, emînden ve zulm isteyiciden fark olmaya.

3139. O kimse ki, onun reddi korkusundan titrer; o kimse ki, onun büyüklüğüne ta'ne vurur.

3140. Onun indinde fark olmaya, her ikisi bir ola! Şah olmaz, kara toprak [3144] onun başına olsun!

Ya'ni, tahtının önünde emîn ve zâlim olan kimselerin ve reddi korkusundan titreyen ile ona söven ve ta'n eden kimsenin farkı olmayan ve indinde bunların her ikisi müsâvî olan pâdişâh, pâdişâh değildir. Eğer böyle bir pâdişâh olursa onun başına kara toprak saçılsın!

3141. Eğer senin bir zerre cehdin ziyâde olsa Hakk'ın terazisinde tartılmış olur.

Eğer senin bu âlem-i sûret olan dünyâda Hak yolunda zerre kadar bir sa'yin ve cehdin ziyâde olsa Hakk'ın adâlet terâzisinde tartılmış ve onun mukābili verilmiş olur.

3142. Bu şahların önünde dâimâ can çekişirsin. Onlar açık olan gadrden habersizdir.

“Rûşen”, belli, bedîhî ve âşikâr ve revnaklı ve ziyâdâr demektir; “ya” nisbet içindir. Ve “rûşenî” “gadr”in sıfatıdır. Ya'ni, bu sûrî ve dünyevî olan pâdişâhların huzurunda onların gözüne girip lütuflarına nail olmak için can fedâ edercesine hizmet edersin. Halbuki onlar senin kendilerine karşı açık ve rûşen olan gadrinden ve hıyânetinden habersizdirler; ve senin ahvâline vakıf değildirler. Ba'zı nüshalarda غدر ile روشنی arasında vav-ı âtıfa vardır. Bu sûrette روشنی gadr"in muhâlifi olan ihlâstan kinâye olur. Ya'ni pâdişâhlar senin gadrini ve ihlâsını bilemezler, demek olur.

3143. Bir gammazın sözü ki, sana kötü söyler, senin senelerce olan hizmetini zâyi' getirir.

Senin hakkında pâdişâha "Filân kimse sana kötü söyler ve seni zemmeder" diye olan bir gammâzın sözü pâdişâhı öfkelendirir. Senin ona karşı senelerce yaptığın hüsn-i hizmeti zâyi' edip seni lütfa nâiliyetten mahrûm eder ve bilakis pâdişâhın kahrına uğratır.

3144. Bir şahın huzurunda ki, işiticidir ve görücüdür, gammazların sözü yer tutucu olmaz.

Dâimâ işitici ve görücü bir şâh olan Hakk'ın huzûrunda gammazların sözünün te'sîri yoktur. "Gammâz", insanın ayıplarını ve kusûrlarını araştırıp meydana çıkararak şikâyet eden kimse demektir. Ya'ni dünyâ pâdişâhları gammazın sözüne kapılıp gazab ederler. Halbuki Hak Teâlâ kullarının bâtınî ve zâhirî olan sözlerini işitici ve onların içini ve dışını görücü olduğundan nezd-i ulûhiyyetinde onun rızâsı ve gazabı şunun bunun ihbârı üzerine değildir.

3145. Bütün gammazlar ondan me'yûs olurlar, bizim tarafımıza gelirler. Bağı ziyade ederler.

Ya'ni, gammazların fiili hakikat-i hâlden bî-haber olanlara karşı müessirdir. Hak Teâlâ hazretleri ise kullarının ahvâl-i zâhire ve bâtınelerine karşı Alîm ve Habîr ve Semî' olduğundan, gammâzlar, fiillerinin Hakk'a karşı müessir olamamasından dolayı me'yûs olurlar. Fakat bizim gibi câhiller tarafına gelirler ve gammazlıklarıyla bizim kalblerimizin elem ve teessür bağını ziyâde ederler ve kuvvetleştirirler.

3146. Binâenaleyh bizim yanımızda şah için cefâ söylerler. Derler ki: "Kalem kurudu vefâyı az yap!"

"Cefa", zulüm ve taaddî demektir. "Gammâz"dan murâd, Cebrîler'dir. "Şâh"tan murâd Hak'tır. "Cefa"dan murâd, Hakk'ın kulları hakkındaki sû-i kazâsıdır. Ya'ni, gammaz olan Cebrîler bizim yanımızda şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın cefâsından ve zulmünden bahsedip derler ki: "Hak bizim hakkımız- da ezelde hükmünü vermiştir ve şakî isek şekāvetimizi yazmıştır. Binâena- leyh ne yazmış ise o olmuştur ve kalem kurumuştur. Böyle olunca onun emir ve nehyine karşı vefâ etmek hususunda çok çalışma!"

3147. Ceffe'l-kalem'in ma'nâsı ne vakit o olur ki, cefâlar vefâlar ile beraber ola!

Ey kimse, eğer sen gammâzın sözüne aldanıp emr-i Hakk'a itaat ve nehy-i ilâhîden ictinâb hususunda tenbel olursan, bil ki, Hak yolunda cefâ ve taaddî etmiş olursun. Halbuki "ceffe'l-kalem", hadis-i şerîfinin ma'nâsı cefâ ile vefânın beraber olması ma'nâsına değildir.

3148. Belki cefâ için de kalem cefâ yazdı; ve o vefâ için de kalem vefâ yazdı.

Belki kazâ-yı ilâhî kalemi cefâ için dahi cefâ ve vefâ için de vefâ yazdı ve kurudu. Zîrâ “kazâ” hükm-i küllî-i icmâlîdir. İyiliğe karşı iyilik yazdı. Nitekim مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشر أمثالها ومن جاء بالسيئة فلا يجْزَى إِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ya'ni “Kim ki iyilik ile geldi onun için o iyiliğin on misli vardır” (En'âm, 6/160) ve kötülü- ğe karşı da kötülük yazdı. Nitekim âyet-i kerîmede وجزاء سيئة سيئة مثلها ya'ni "Kötülüğün cezası onun misli bir kötülüktür" (Şûrâ, 42/40) buyrulur. Aziz b. Muhammed en-Nesefî hazretleri kazâ ve kader hakkında yazdığı risâlede şöyle buyurur:

"Ma'lum olsun ki, eflâk ve encüm Hudâ'nın levh-i mahfûzu ve kitâbıdır; ve her ne ki var idi ve olan mevcûddur ve olacaktır, cümlesi bu levh-i mah- fûzda ve kitâb-ı Huda'da yazılmıştır ve kalem kurumuştur. فرغ الرب من الخلق والرزق والاجل ya'ni "Rab halkdan ve rızıktan ve ecelden fâriğ oldu" ve kitâb-ı Huda'da yazılmamış hiçbir şey yoktur وَلَا رَطب ولا يابس إلا في كتاب مبين (En'âm, 6/59) Ve her şey ki, Hudâ'nın levh-i mahfuzunda ve kitabında mevcuddur, hiçbir kimsenin ona ıttılâ'ı yoktur. Bu söz üzerine iki suâl ederler, biri budur: "Eğer bilcümle eşya kitâb-ı Hudâ'da yazılmış ve kalem kurumuş ise kitâb-ı Huda'da yazılmış olan her şey bu âlem-i süflîde zâhir olacaktır. Binâenaleyh biz meşakkat ve râhatta ve saâdet ve şekāvette ve hayır ve şerde mecbûr olu- ruz. Şimdi eğer mecbûr isek, bizim sa'y ve gayretimiz ve perhîz ve ihtiyâtı- mız nedendir? Ve da'vet-i enbiyâ ve terbiye-i evliyâ ne içindir? Ve tedbîr-i ukalâ ve muâlece-i hukemânın ne fâidesi vardır?" Ve dîğeri budur ki: "Eğer cümle eşyâ kitâb-ı Huda'da yazılmış ve kitâb-ı Hudâ'da yazılmış olan her şey zâhir olacak ise bu âlem-i süflîde zuhûr eden umûrdan ba'zısı zulüm ve tagallüb ve nâhak yere kan dökmek ve emsâli gibi tertîbsiz ve bî-nesak zâhir oluyor. Lâzım idi ki, cümle umûr bu âlem-i süflîde tertîb ve nesak üzere olmalı idi. Zîrâ kitâb-ı Huda'da hiçbir şey tertîbsiz ve bînesak yazılmamıştır." Cevâb: Ma'lûmun olsun ki, şek yoktur ki eflâk ve encüm kitâb-ı Huda'dır; ve her ne ki var idi ve mevcûd oldu ve olacaktır; hepsi kitâb-ı Huda'da yazılmıştır ve kalem kurumuştur; ve kitâb-ı Huda'da yazılmış olan her şey bu âlem-i süflîde zâhir olacaktır. Velâkin bil ki; hükemâ derler ki: Eflâk ve encümde yazılmış olan ahkâm-ı cüz'iyye değildir; ve bu âlem-i süflîde harekât-ı eflâk ve encümden zâhir olan eserler vech-i cüz'î üzere değil, vech-i küllî üzere zahir olur. Bu sebeble bizim için ihtiyâr vardır; ve istediğimiz şeyin tahsîli ve istemediğimiz şeyin def'i bizim sa'y ve kûşişimize muallaktır; ve eğer öyle olsa idi ki, eflâk ve encümde ahkâm-ı cüz'iyye yazılmış olsa idi ve âlemde eflâk ve encümden zahir olan eserler vech-i cüz'î üzere zahir olaydı, bizim hiçbir şeyde ihtiyârımız olmaz idi; ve sa'y ve kûşişimiz zâyi' olur idi; ve da'vet-i enbiyâ ve terbiye-i evliyâ abes olur idi; ve tedbîr-i ukalâ ve muâlece-i hukemâ fâidesiz olur idi. Güneş zâhir olduğu vakit herkes üzerine müsâvâten şu'le-bâr olur ve ba'zısına ziyâ vermeye ve ba'zısına ziyâ vermemeye ihtiyârı yoktur. Lâkin ba'zısını ma'mûr eder ve ba'zısını yakar. Bu dahi güneşin ihtiyârı ile değildir. Bu âlem-i süflîde ba'zı umûrun tertibsiz ve bî-nesak cereyân ettiğini o kimse o cihetten söylüyor ki, âlem-i süflînin müdebbirleri olan eflâk ve encüm ihtiyâra mâlik değildirler. Onların işi odur ki, dâimâ bu âlemde tarîk-ı cüz'î ile değil, tarîk-ı küllî ile renc ve râhat ekerler; ve saâdet ve şekāvet saçarlar, tâ ki herkesin nasîbi ne ise gele! Birine mal ve câh gelir ve dîğerinin mal ve câhı gider. İşte eflâk ve encümde yazılmış olan şeyler kazâ-yı Hudâ'dır. Alem-i süflîde zahir olan şeyler dahi kader-i Huda'dır. Redd-i hükm ve redd-i kazâ mümkün değildir; velâkin redd-i kader mümkindir. Ey derviş, redd-i küllî mümkin değildir, fakat redd-i cüz'î mümkindir; ve mümkin olan redd-i cüz'î akıl iledir; ve ba'zıları derler ki duâ ve sadaka iledir. Bir kerre redd-i kader mümkin olunca her ne vech ile kadir iseler reddederler. Ey derviş, redd-i kader kaderle mümkin olur; zîrâ demir, demir ile reddolunur. Ya'ni soğuk, eflâk ve encümde yazılmıştır ve bu âlemde zahir olur. Binâenaleyh soğuğun reddi sıcak ile ve sıcağın reddi soğuk ile mümkin olur; ve soğukluk sıcaklık ile ve sıcaklık soğukluk ile ve mekr mekr ile ve asker asker ile reddolunabilir."

3149. Afv olur, fakat hani o ümîdin feri ki, bende takvadan ak yüzlü olur.

"Fer", burada "debdebe ve haşmet" demektir. Ya'ni, gerçi kazâ-yı ilâhî kalemi cefâya cefâ ve vefâya da vefâ yazdı. Fakat قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّه إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ (Zümer, 39/53) ya'ni “Ey benim Resûlüm de ki: Ey nefisleri üzerine isrâf eden kullarım, Allah'ın rahmetinden me'yûs olmayın! Muhakkak Allah Teâlâ bütün günahları mağfiret eder. O muhakkak Rahîm olan Gafûrdur" âyet-i kerîmesi mûcibince Hak Teâlâ kullarının fenâlığına karşı iyilikle mukābele buyurup onları affeder. Fakat kulun takvâdan ak yüzlü olması sebebiyle nâil olacağı debdebe ve haşmet-i ma'nevî ümîdi nerede! Günahkâr olan kul affa mazhar olur, fakat takvâ sâhibi olan kulların ihrâz ettiği makāmdan mahrûmdur.

3150. Eğer hırsız için afv olursa can götürür. Ne vakit vezîr ve mahzenin hâ- [3154] zini olur?

Meselâ, dünyâda reîs-i hükûmet eğer bir hırsızı affederse, o hırsız ancak canını kurtarmış olur. Pâdişâhın vezîri ve hazîne-i devletin hâzini ve nâzırı olamaz. Bunun gibi hayât-ı dünyeviyyede isyâna ve günâha müstağrak iken hayât-ı uhreviyyeye intikal eden bir kimse dahi mazhar-ı afv olur. Velâkin âhiret sultanlarının karîni olamaz. Fakat hayât-ı dünyeviyyede isyândan tövbe edip takvâya rücû' eden kimselerin halleri bunlara makıys değildir.

3151. Ey rabbânî olan dînin emîni, gel! Zîrâ her taç ve bayrak emânetten bitti.

"Dînin emîni"nden murâd, her takvâ sâhibi olan mü'mindir. Ya'ni, ey rabbânî ve ilâhî olan takvâ sâhibi mü'min gel, emr-i ilâhînin icrâsında ve nehy-i ilâhîden ictinâbda sabit kadem ol! Zîrâ her saâdet tâcı ve her selâmet bayrağı sultân-ı hakîkî olan Hak indinde emîn olmak sebebiyle hâsıl oldu.

3152. Eğer sultanın oğlu onun üzerine hâin olursa, onun o başı o sebeble tenden ayrı olur.

Nitekim eğer dünyâ sultânının oğlu babasına karşı hâin olursa, o hıyânet sebebiyle onun o hıyânet fikrini taşıyan başı cisminden ayrılır ve kesilir.

3153. Ve eğer bir Hindu olan gulâm vefâ getirirse, devlet ona tal-i bekā vurur.

Ve eğer kara renkli bir köle sultâna karşı vefâkâr olursa devlet ve saâdet, ona lisân-ı hâl ile "Selâmetinin ve saâdetinin bâkîliği uzasın!" diye bağırır. Binâenaleyh hıyânet ile vefâkârlık müsâvî değildir. Zîrâ hıyânet oğlunu sultandan uzaklaştırır; ve emânet sultâna pek uzak olan kara köleyi yaklaştırır.

3154. Gulâm nedir! Eğer bir kapı üzerinde köpek vefâlı olursa sâlârın kalbinde onun için yüz rıza vardır.

"Sâlâr", burada "ev sahibi ve reîs-i âile" demektir. Ya'ni, vefâ hususunda kara yüzlü gulâmın makbûliyeti şöyle dursun, eğer bir evin kapısında duran köpekte bile vefâ olsa, o evin sâhibinin ve âile reîsinin kalbinde o köpeğe karşı rızâ ve muhabbet hissi şiddetle yer tutar.

3155. Bu sebebden vaktāki onun ağzına bir bûse verir, eğer bir arslan olsa ona ne zafer verir?

Ya'ni, vaktāki kapının sahibi köpekte gördüğü vefâkârlıktan dolayı ona iltifat ediyor ve ağzını öpüyor; eğer o vefâkârlık bir arslandan zâhir olursa ona karşı ne muâmele edeceğini var kıyâs et! Bu beyt-i şerîfde "köpek"ten murâd, ma'siyetten tövbe edip Hakk'ın emrine ittibâ' eden kimse ve "arslan"dan murâd, ma'siyetten müctenib olan ehl-i takvâdır. Ya'ni günahtan tövbe edip cefâdan vefâya rücû' eden kimse hakkında Hak lütuf ve ikrâm ile muâmele buyurur ise ehl-i takva olan dîn arslanları hakkında ne gibi zaferler ve inâyetler edeceğini îzâha hâcet yoktur. Nitekim âtîdeki beyitlerde bu ma'nâ beyân buyrulur:

3156. Ancak bir hırsız ki, hizmetler eder, onun sıdkı cefaların göğünü koparır.

Bu beyit yukarıdaki 3150 numaralı beyte merbûttur. Ya'ni, eğer hırsız affa mahzar olursa canını kurtarır. Sultânın vezîri ve hazînenin emîni olamaz. Fakat hırsız tövbe edip التائب من الذنب مكن لا ذنب له ya'ni "Günahtan tövbe eden kimse günah yapmamış olan kimse gibidir" hadîs-i şerîfi mûcibince isyandan temizlenip kemâl-i ihlâs ile amel-i sâlih işler ise, onun kalbindeki sıdk ve ihlâs cefâların ve fenâlıkların kökünü koparır.

3157. Rehzen olan bir Fudayl gibi ki, doğru oynadı, zîrâ ki on adam kadar tövbe tarafına koştu.

Nitekim eşkıyâ tâifesinden olup kervanları soyan Fudayl b. Iyâz bilâhare Hak yolundaki oyununu doğru oynadı. Zîrâ o yol kesicilikten vazgeçip on adamın tövbesi kadar bir tövbe etti ve ekâbir-i evliyâdan oldu. Fudayl b. Iyâz hazretlerinin ahvali Nefehâtü'l-Üns'te münderic olduğu gibi Ferîdüddin Attâr (k.s.) hazretleri dahi Tezkiretü'l-Evliyâ'sında onun tövbesinin sebebi hakkında şöyle buyururlar: "Fudayl b. Iyaz ibtidâ-i hâlinde bir kadına âşık idi ve şakîlikten eline her ne geçirse ona verir idi; ve dâimâ vakitli vakitsiz o kadının aşkından duvarlar üzerinde olurdu ve ağlardı. Bir gece kervan geçiyor idi; ve o kervan arasında bir kimse Kur'ân okuyor idi. Fudayl'ın kulağına bu âyet erişti ألَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَن تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ (Hadîd, 57/16) ya'ni "Acaba sizin uyumuş kalbinizin uyanmak vakti gelmedi mi?" Bu âyet sanki bir ok idi ki, onun canına geldi. Fudayl derhal duvardan aşağıya düştü ve dedi: "Vakit geldi ve vakit geçti bile! Sersem ve hayrân ve hacîl ve kararsız bir hâlde yüzünü harâbeye çevirdi, bütün gün giderdi ve ağlardı; ve düşmanlarını râzı ederdi. Ve tâat-ı Hak ile meşgül olup kibâr-ı evliyâdan oldu."

3158. Ve onun gibi ki, sihirbazlar Fir'avn'u sabır ve vefâ cihetinden kara yüzlü ettiler.

Ya'ni, Mûsâ (a.s.)ın mu'cizesini gördükten sonra Hakk'a îman ve Fir'avn'a muhalefet eden sihirbazların tövbeleri dahi, Fudayl b. Iyâz hazretlerinin tövbesi gibi kuvvetli bir tövbe idi. Fir'avn onları kesip biçmek ve asmak ile tehdîd etti. Onlarsa sûre-i Tâhâ'da beyân buyrulduğu üzere فَاقْضِ مَا أَنتَ قَاضِ إِنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا (Tâhâ, 20/72) ya'ni "Ey Fir'avn, sen hükmedici olduğun şeyi hükmet, sen ancak hayât-ı dünyâda hükmedersin" diye bu tehdîde cevab verdiler; ve Fir'avn'un yapacağı azâb ve işkenceye sabretmek ve Hakk'a karşı vefâ göstermek cihetinden Fir'avn'u kara yüzlü ettiler. Zîrâ bir kâfirin indinde, mü'minden ölüm ile intikām almak zevkli bir şeydir. Fakat o mü'min onun intikām ve azabından müteessir olmadığını beyân ederse, o kâfire karşı hakāret üzerine hakāret olur; ve o kâfirin hiss-i gazab ve intikāmı şiddetlenmekle beraber artık o mü'mine karşı yapacağı başka bir zulüm ve fenâlık kalmaz. Bundan dolayı kara yüzlü ve zelîl olur.

3159. Kısas cürmünde el ve ayak verdiler. O yüz yıllık ibadet ile ne vakit olur?

“Kaved”, kısâs ma'nâsınadır. “Cürüm"den murâd, sihirbazların bidâyet-i münâzaada Mûsâ (a.s.) gibi bir nebiyy-i zîşânın mu'cizesine karşı mukābele cür'etinde bulunmalarıdır ki, onların kesilmeleri ve asılmaları bu cürümlerine kısâs olarak vâki' oldu. Fakat zâhirde Fir'avn'un gazabından neş'et etti. Maahâzâ onlar bu kısâsa karşı sabrettiler ve Hak yolunda vefâ ettiler. Onların bu sabrı ve vefâsı yüz yıllık ibâdet ile bile bir kimseye nasîb olmaz.

3160. Sen ki elli yıl hizmet etmişsin, ne vakit böyle bir sıdk ele getirmişsin? [3164]

Ey müslüman efendi, sen ki elli yıl Hakk'a tâat ve ibâdet etmişsin, Fudayl hazretlerinin ve Fir'avn'un sihirbazlarının gösterdiği böyle bir sıdkı Hakk'a karşı gösterebildin mi? Belki can korkusundan her menhiyâta karşı sükût ettin ve kefere ve fecerenin her bir teklifini kabûl ettin; ve şer'an kendini muztar ve mecbûr görmekle mütesellî oldun. sordu. Ona dediler ki: "Bunlar beyler değildirler, bunlar Horasan defterdârının kullarıdır!" Yüzünü göğe tutup dedi ki: "Ey Hudâ, kul beslemesini defterdardan öğren!" Orada müstevfiye "amîd" derler

"Amîd", her kavmin büyüğüne ve reîsine ve vergi tahsil eden kimseye derler. Herat ahâlîsinin ıstılâhında Araplar indinde beytü'l-mâl hesabına tahsîle me'mûr olup "müstevfi" denilen kimse demektir ki, bizde "defterdar" derler.

3161. O bir küstah gidici Herat şehrinde vaktaki bir büyüğün kölelerini gördü.

3162. Atlas elbiseli, altın kemerli gidici olarak. Yüzünü göğün kıblesi tarafına çevirdi.

"Güstâh-rû", bîedeb meşrebli demektir. "Herî", Herât isminin terhîm olunduktan sonra imâle olunmuş şeklidir. İkinci beytin birinci mısrâ'ı kölelerin sıfatıdır. Ya'ni, bir bîedeb meşrebli olan fakîr, vaktâki Herat şehrinde o şehrin büyüklerinden birinin kölelerini atlas elbise giymiş ve bellerine sırmalı kemerler bağlamış olduğu hâlde şehir içinde gidici olarak gördü. Bunların kim olduklarını sordu. "Defterdarın köleleri!" cevabını alınca yüzünü göğün kıblesi olan Hakk'a çevirdi, dedi:

3163. Ki: "Ey Huda, niçin ihsanlar sahibi olan efendiden kul tutmayı öğrenmezsin?"

"Yâ Rab, şu ihsân sahibi olan deftedar bak, kendi kullarını nasıl giydirip kuşatmış! Bense senin kulun olduğum hâlde çıplak ve fakir bir hâldeyim. Sen dahi niçin bu ihsânlar sahibi efendiye bakıp kulun nasıl idâre olunacağını öğrenmezsin?"

3164. "Ey Huda, kul beslemeyi bu reîsden ve şehrimizin ihtiyarından öğren!"

3165. Muhtaç ve çıplak ve azıksız kışta havadan çok titreyici idi.

Bu bîedebâne sözü söyleyen fakîr, muhtaç ve çıplak ve gıdâsız ve kış mevsiminde soğuk havada tirtir titreyici idi.

3166. Kendinden kesilmekten dolayı bir inbisat etti. Şişkinliğinden dolayı o bir cür'et etti.

Bu fakîr, kendi vehm-i enâniyyetinden ve varlığından kesilmiş ve Hakk'ın varlığından şişmiş ve kavî olmuş idi. İşte bu kendinden kesilmekten dolayı bir bîpervâlık ve küstahlık etti; ve bu şişkinliğinden dolayı bu sözleri söylemeye cür'et etti.

3167. Onun i'timâdı binlerce mevhibe üzerine idi. Zîrâ ehl-i ma'rifet Hakk'ın nedîmi oldu.

Bu fakîrin Hakk'ın binlerce mevhibesi ve ihsânları üzerine i'timâdı var idi ve bu i'timâd ona ma'rifet-i Hak'tan hâsıl olmuş idi. Zîrâ ehl-i ma'rifet bâtında Hakk'ın nedîmi ve musâhibi olmuştur; ve onlar Hak'la mübâseta hâlinde bu lâübâliyâne münâcâtta bulunurlar. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te Mevlânâ Câmî hazretleri bir zâttan naklen şöyle buyurur: "Ben çocuk idim. İpek böceklerine dut ağacının yaprağını toplamak için bir yerde ağaca çıkmış idim. Tesadüfen Şeyh Ebu'l-Fazl hazretleri oradan geçiyor idi. Beni ağaçta görmedi ve benim hiç şübhem yok idi ki, Şeyh kendinden geçmiş idi. İnbisât hâli içinde başını yukarı kaldırıp dedi ki: "Ey Hudâ, bir yıldan ziyâde vardır ki, bana para vermedin ki saçlarımı tıraş ettireyim, dostlar ile böyle mi muâmele ederler?" Bunu müteakib gördüm ki, o ağacın dalları, budakları ve yaprakları bütün altın oldu. O hazret bunu görünce dedi ki: "Acâib! Meğer sana inbisât cihetinden söz söylemek olmaz imiş!" Velhâsıl menâkıb-ı evliyâda bunun emsâli çoktur. "İnbisât", lügatte açık yüzlü olmak ve şâd olmak ve küstah olmak ma'nâlarınadır.

3168. Eğer şahın nedîmi bir küstahlık ederse, sen onu yapma ki o i'timâdı tutmazsın.

Ey gāfil, eğer şâhın nedîmi ve musâhibi olan ehl-i ma'rifetten birisi Hakk'a karşı küstahlık edip lâübâliyâne sözler söylerse sakın onu nümûne ittihâz ederek sen o inbisâtı ve küstahlığı yapma! Zîrâ sen o nedîm-i şâhın derecesindeki i'timâda mâlik değilsin. Sen şâh-ı hakîkî olan Hakk'ın mevhibesine ve ihsânına karşı şübhe içindesin. Nitekim dünyâ şâhlarının nedîmleri dahi ba'zan şâha karşı nazlanırlar ve kafa tutarlar. Pâdişâh dahi onların nâzını çeker. Fakat yabancılardan birisi o küstahlığı yaparsa pâdişâh ona gazab edip te'dîb eyler.

3169. Hak bel verdi ve bel kemerden iyidir. Eğer bir kimse bir kimseye taç verdiyse o baş verdi.

Ya'ni, halkın ihsânı Hakk'ın ihsânı yanında lâ-şeydir. Zîrâ Hak insanın vücuduna sağ ve sâlim bir bel verdi ki, o bel insanı ayakta tutar ve gezdirir; ve halkın ihsânı sana bele bağlanacak bir kemer olursa şübhe yok ki, bel kemerden daha a'lâdır; ve Hak Teâlâ vücudunun başını ihsân etti ki, onda birçok lezzet uzuvları mevcuddur. Halk ise sana bu başa giyilecek taç verir. Senin başın ma'lûl olursa elmaslı ve altınlı taç neye yarar?

3170. Nihayet bir gün padişah o efendiyi müttehem etti; ve onun elini ve aya- [3174] ğını bağladı.

Nihâyet bir gün Herat mülkünün padişahı o defterdârı müttehem etti ve onu suçlu gördü. Habs ve tevkîf edip elini ve ayağını bağladı.

3171. Şâh o kölelere işkence gösterdi. Dedi ki: "Çabuk efendinin defterini gösteriniz!"

Şâh defterdârı habs ve tevkîf ettiği gibi, onun o süslü kölelerini tevkîf etti. Onları işkence ve eziyet ile tazyîk ederek dedi ki: "Çabuk efendinizin mallarını ve nüküdunu sakladığı yeri gösteriniz!"

3172. "Ey alçaklar, onun sırrını bana söyleyiniz! Ve yoksa sizin boğazınızı ve dilinizi keserim!"

3173. Bir ay müddet onları işkence ve tazyîk ve derd ile ta'zib etti.

3174. Onları parça parça etti; ve bir gün ihtimâmdan dolayı efendinin sırrını ifşa etmedi.

"İhtimâm", kasd ve ikdâm etmek ve mahzûn ve gamnak olmak ma'nâlarınadır, burada ikinci ma'nâ münasibdir. Ya'ni, pâdişâh onları parça parça etti; ve bir köle bu işkence ve ta'zîbden gamnak olduğundan dolayı efendinin sırrını ifşa etmedi.

3175. Ona rü'yasında hatif dedi ki: "Ey büyük, sen de kul olmayı öğren ve gel!"

"Hâtif", "gāibden nidâ eden" demektir. Ya'ni, o fakîre rü'yâsında gāibden bir nidâ gelip dedi ki: "Ey tarîk-ı ma'rifette mertebe sahibi olmuş olan büyük, sen de defterdârın kullarına bak ve onlardaki sadâkati ve vefâyı gör de kul olmayı öğren!"

3176. Ey Yûsufların postunu yırtmış olan, eğer seni kurt yırtarsa onu kendinden bil!

"Yûsuflar"dan murâd, kâmillerdir. "Post derîden", ta'n etmek ve zemmetmek ve gıybet etmek ve ayıp tutmaktan kinâyedir. Ya'ni, ey kâmilleri ta'n ve zemmetmiş olan kimse, eğer kurt meşrebinde birisi çıkıp seni yırtar ve seni ta'zîb ederse, onu kendi ahlâkının aksi bil! Nitekim I. ciltte [b. 216]: "Bu cihân dağdır, bizim fiillerimiz nidâdır. Nidâlar bizim tarafımıza sadâlar getirir" ve II. ciltte de [b. 2174]: "Bu cihan dağdır ve senin dedikodun, sadâdan yine de senin tarafına gelir" buyrulmuş idi.

3177. Bütün sene dokuduğun şeyden giy, bütün sene aldığın şeyden ye!

3178. Bu dembedem olan gussalar senin fiilindir. Ceffe'l-kalem'in ma'nâsı bu olur.

Bu vakit vakit senin kalbine müstevlî olan gamlar ve gussalar senin kötü fiilinin aksindendir. İşte جف القلم بما انت لاق ya'ni "Mülakî olduğun şeyde kalem kurudu" hadîs-i şerîfinin ma'nâsı budur. Zîrâ kişi ektiğini biçmek Hakk'ın hükm-i küllî-i icmâlîsidir.

3179. Zîra sünnetimiz doğru yoldan dönmez. İyiye iyilik, kötüye kötülük olur.

Zîrâ bizim âdet ve sünnet-i ilâhiyyemiz kendi istikāmetinden ve doğru yolundan dönmez. Bizim kazā kalemimiz iyiye iyilik ve kötüye de kötülük yazmış ve kalem dahi kurumuş olduğundan bir hükmün değişmesi ihtimali yoktur. Yukarıda zikrolunan afv ve mağfiret hâli müstesnâdır. Bu ma'nâ sûre-i Ahzab'da vaki وَلَن تَجدَ السُّنَّة الله تبديلا (Ahzab, 33/62) ya'ni "Sen Allah Teâlâ'nın sünnetini tebdîl olur bulmazsın" âyet-i kerîmesinde ve emsâli âyetlerde mezkûrdur.

3180. İş yap, zîrâ Süleyman diridir. Sen ifrît oldukça onun kılıcı kesicidir. [3184]

"Süleyman"dan murâd, tasarruf sahibi olan insân-ı kâmildir. "Dîv"den murâd, i'tikād-1 fâsık sahibleridir. Ya'ni, vaktin Süleyman'ı olan insân-ı kâmil diridir ve faaliyettedir. Ey nefsânî olan kimse, sen ifrît ve şeytan gibi dalâlet tarafında faâl oldukça onun hidâyet kılıcı senin nefsinin fesâdlarını ve dalâletlerini kesicidir. Bu umûmî ma'nâ zımnında cenâb-ı Pîr efendimiz zât-ı şerîflerine de işâret buyururlar. Zîrâ Hz. Pîr efendimiz zamân-ı şerîflerinde ve hayat-ı dünyeviyyelerinde ve bu Mesnevî-i Şerîf ile rûhâniyetleri ile de her asırda ehl-i dalâlete karşı hidâyet kılıcı çekmiştir.

3181. Vaktāki melek oldu, kılıçtan emîndir, Süleyman'dan ona hiç korku yoktur!

Vaktāki bir kimse nefsinin sıfatlarından kurtulup, sıfât-ı rûhâniyye ile muttasıf oldu ve melekiyet mertebesine erişti, o kimse artık Süleyman'ın kı- lıcından emîn olur ve Süleymân-ı zamandan ona hiç korku olmaz. Zîrâ o kimsenin Süleymân-ı zamâna muhalefeti kalmaz. Her husûsta onunla müttehid olur.

3182. Onun hükmü şeytan üzerine olur, melek üzerine değil! Renc toprak üzerinedir, feleğin yukarısı üzerine değil!

"Toprak"tan murâd, cismâniyet ve "feleğin fevkı"nden murâd, rûhâniyettir. Ya'ni, Süleymân-ı zamânın hükmü nefis ifrîtinin ve vehim şeytanının üzerinde cârîdir, melek üzerinde cârî değildir; ve insân-ı kâmilin tasarrufu ve riyâzet ve mücâhede meşakkatlerinin tahmîli sâlikin cismâniyeti üzerinedir, rûhâniyeti üzerine değildir.

3183. Bu cebri terk et ki çok boştur, tâ bilesin ki, cebrin sırrının sırrı nedir!

Ey dalâlette kalan Cebrî, bu cebir i'tikādını bırak! Zîrâ bu i'tikād boş bir i'tikāddır; ve fâsık i'tikād idrâk-i hakîkatin hicâbıdır. Eğer bunu terk edersen cebrin sırrının sırrını ve hakîkatini anlarsın. Meselâ sirke dolu olan bir kaba, boşaltılıp yıkanılmadıkça şerbet ve şurup konulmaz.

Ma'lûm olsun ki, cebrin hakîkati sırr-ı kadere müsteniddir; ve sırr-ı kader a'yân-ı sâbiteden her bir "ayn"ın vücûdda, zâten ve sıfaten ve fiilen ancak kabiliyet-i asliyyesinin ve isti'dâd-1 zâtîsinin husûsiyeti mikdârınca zuhûru keyfiyetinden ibarettir. Ve sırr-ı kaderin sırrı dahi budur ki, a'yân-ı sâbite zât-ı ulûhiyyetten gayrı olarak hâriçte zahir olan umûrdan değildirler. Belki Hak Teâlâ hazretlerinin niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesinin sûretleridirler; ve Hak Teâlâ'nın niseb ve şuûnât-ı zâtiyyesi ise ezelen ve ebeden tagayyürden ve tebeddülden münezzehdir. Binâenaleyh a'yân-ı sâbitenin tagayyürü dahi mümteni'dir. Ve cebir hakkında I. cildin 625 numarasına müsâdif olan این نه جبر این معنی جباریست [“Bu, cebir değildir; bu, ma'nâ-yı cebbâriyyettir.”] beytinde geçti. Ve bu cildde bu Cebrilik bahsinde de birçok îzâhât verildi.

3184. Tenbeller cem'inin bu cebrini terk et, tâ ki o can gibi olan cebirden haber bulasın!

Hakk'ın emirlerini bu vücûd-ı izâfî âleminde icrâda tenbel olan bir kısım halkın ihtiyâr ettiği bu cebir i'tikādını bırak, tâ ki o can gibi hem zâhir ve hem de mahfi olan cebrin hakîkatinden haberdâr olasın!

3185. Ma'şûkluğu bırak ve âşıklık et, ey güzel ve fâik olduğunu zannetmiş olan!

Ey kendini Hak indinde güzel ve makbûl ve sâir kullara fâik olduğunu zanneden kimse, ma'şûkluğu ve nazlanmayı bırak da âşıklık et, ya'ni ehl-i niyâz ol! Zîrâ sen henüz deryâ-yı hakîkatin köpüğü mesâbesinde olan nefsini ve eşyâ-yı sâireyi görüp onların hüküm ve te'sîri altındasın. Deryâda müstağrak değilsin ki nâz ehli olasın!

3186. Ey sen ki, ma'nâda geceden daha sâkitsin, kendi sözüne nice bir müşteri istersin?

Ey kâmillik ve reşâdet da'vâsında bulunan kimse, sen ma'nâ âleminde karanlık geceden daha susmuş ve sâkit kalmış bir hâldesin. Söylediğin sözlerin ma'nâ âlemiyle münasebeti yoktur. Onlar senin kendi zan ve tahminlerinden ibârettir. Binâenaleyh bu gibi sözlerine ne vakte kadar müşteri ve sâmi' ister ve ararsın?

3187. Senin huzurunda senin için baş sallarlar. Senin dehrin onların sevdâsında gitti.

Senin celbettiğin müşteriler ehl-i hakîkatin kelâmından ezberleyip onlara sattığın sözlere başlarını sallarlar ve hiçbirisinin kalbinde o sözlerin te'sîri ve feyzi olmaz. Sen de onların baş sallamalarına bakıp "Beni beğendiler!" diye tefahur edersin. Binâenaleyh senin dehrin ve ömrünün zamânı onların sevdâsında geçti ve "Onları Hakk'a da'vet ediyorum!" diyerek kendine da'vet ettin.

3188. Sen benim için hasede sarılma dersin. Bir kimse hiçin fevti üzerine ne hased getirir?

Sana ehl-i kemâlden birisi "Halkın kabûlünden geç de Hakk'a teveccüh et!" diye nasîhat etse ona: "Halkın bana olan teveccüh ve ta'zîmine hased et- me!" dersin. Sende ne şeref var ki bir kimse ona hased etsin? Bir kimse hiçin fevti üzerine hased eder mi?

3189. Ey küstah, alçaklara ta'lîm, kerpiç üzerine ince nakış etmek gibidir.

"Çeşm-i şûh", cür'etkâr ve hayâsız olan kimse ki, burada ehl-i hakikatin kelâmını ezberleyip edânîye ve avâma söyleyen şahıs murâd olunur. Ya'ni, ey Hak'tan ve peygamberden ve evliyâ-i Hak'tan utanmayan kimse! Ehl-i hakîkatin sözlerini, kendine müşteri celbetmek için önüne gelen avâma ta'lîm edersin. O yüksek ma'nâları onlar idrâk edebilir mi? Onlara böyle ince ma'nâ- ları ta'lim etmek, tuğla ve kerpiç üzerine küçük ve ince nakışlar yapmağa benzer. Kerpiç üzerindeki ince nakışların sebâtı olur mu? Biraz suya ve hava- ya ma'rûz kalsa bozulur gider. Ba'zı nüshalarda “çeşm-i şûh" yerine "bâr-ı suh" (بار سوخ) ve "nakş-ı hurd" (نقش خرد) yerine de "nakş-ı hûb" (نقش خوب) vâki' olmuştur. Ya'ni "Ey ehl-i hakîkatin kelâmını ezberlemekte rüsûh sâhibi olan kimse! Edânîye ta'lîm kerpiç üzerine güzel nakış yapmak gibidir!" demek olur.

3190. Kendine aşk ve nazar ta'lîm et ki o, taşın cirmi üzerine nakşetmek gi- [3194] bi olur.

Muhakkıkların maârifini ezberleyip avâma ta'lîm ve onları kendine celbe çalışacağına, kendine aşk-ı ilâhîyi ve kalb gözüyle nazar etmeyi ta'lîm et! Zî- râ o aşk-ı ilâhî ile ve kalb gözüyle nazar sûretiyle tahsil olunan maârif ve hakāyık, taşın cirmi üzerine nakşetmek gibi esaslı bir sûrette yerleşir. Yûnus Emre hazretleri buyurur:

Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım Nedir diye sorana, bandım verdim özünü

Ya'ni kendi zevkimden uzak olan maarif-i evliyâyı cismimin kazanına koydum. Aşksız ve poyraz gibi soğuk esen nefsim ile kaynatmağa çabala- dım. "Bu sözlerin şerhi nedir?" diye soranlara, bu soğuk nefsimle îzâha çalış- tım demek olur.

3191. Senin nefsin sana vefâ şakirdidir. Gayr, fânî oldu. Nerede ararsın, nerede!

Eğer vefâ öğretmek istersen senin nefsin bu husûsta sana şâkirddir. Gayr ile meşgül olma! Zîrâ gayrın sûret-i gayriyyeti fânîdir ve zâildir. O gayn nerede arasın, nerede!

3192. Tâ ki gayrıyı âlim ve âlî edesin! Kendini kötü huylu ve boş ediyorsun.

“Hıbr”, âlim (Sıhâh ve Sarrâh). "Senî”, âlî demektir. Ya'ni, irşâd da'vâsında bulunan kimse, sen henüz kendi sıfât-ı nefsâniyyenden kurtulmamış iken başkalarını âlim ve âlî etmeye çalışma! Zîrâ halkın teveccühünden senin nefsin müteessir olup gurûr duyar ve bu sûretle kendini kötü huylu yaparsın; ve kötü huylu olduğun kadar da füyûzât-ı rabbâniyyeden hâlî kalırsın ve ezberleyip söylediğin maârif biter.

3193. Vaktaki senin kalbin Aden'e muttasıl oldu, âgâh ol, söyle, hâlî olmaktan korkma!

"Aden", Yemen'de Bâbü'l-Mendeb boğazı civârında deniz kenarında meşhûr bir şehrin ismidir. Bu şehirde güzel akîk taşları çıkarılır. Burada "Aden"den murâd, deryâ-yı hakîkatin kenârı olan mertebe-i rûhâniyyettir. Zîrâ "ikilik" mertebesi âlem-i ervâhdan başlar; ve Hak ile abd arasında bir berzahdır. Binâenaleyh ilhâm-ı ilâhî rûha gelir. Ya'ni, ey fenâfillah ve bekābillah mertebesine vâsıl olmadan halkı irşâda kıyâm eden kimse! Senin kalbin vücûd-ı hakîkî deryâsının kenârı olan rûhâniyet Aden'ine muttasıl olduğu vakit hâlinden âgâh ol ve halka ta'lîm ve irşâd için söyle! Bu mertebede kalbin maârif-i ilâhiyyeden boşalmasından korkma! Zîrâ bu mertebede maârif ve esrâr-ı ilâhiyye akîkleri asla bitmez ve tükenmez.

3194. "Söyle!" emri, ey doğruya mensub olan, bu deryâdır, eksik olmayacaktır.

"Söyle!" diye bundan dolayı geldi. Ya'ni, Resûl-i Ekrem hazretlerine Kur'ân-ı Kerîm'de birçok mahallerde vâ-ki' olan "Kul!" ya'ni "Söyle!" hitâbı: "Ey doğruya ve hidâyete mensûb olan Resûlüm, bu vâsıl olduğun rûhâniyet mertebesinin deryâ-yı hakîkate ittisâli vardır. Hakāyık ve maârif incileri ve akîkleri bitmez ve tükenmez. İstediğin kadar söyle!" demek ma'nâsını beyân için geldi. Verâset-i muhammediyyeleri hasebiyle bu "Kul!" emri insân-ı kâmillere dahi şamil olur.

3195. Susunuz, ya'ni ki suyunu lâğ ile, az telef et! Zîrâ bâğ kuru dudaklıdır.

Ya'ni, ey kelâm-ı evliyâyı ezberleyip şuna buna söyleyen kimse! Sen henüz sıfât-ı nefsâniyyeden kurtulup rûhâniyet Aden'ine muttasıl olmadın. Binâenaleyh hakîkat deryâsından esrâr-ı ilâhiyye incilerini ve rûhâniyet Aden'inden maârif-i rabbâniyye akîklerini çıkaracak bir hâlde değilsin. Böyle olunca sus ve âb-ı hayât mesâbesinde olan maârif-i evliyâyı şuna buna az söyle! Zîrâ senin kalbinin bâğı kurudur. O ulûm-ı ledünniyye suyu ile kendi bağını sula!

3196. Ey baba, bu sözün nihayeti yoktur. Bu sözü terk et, nihayete nazar et!

Ey fesâhat ile halka söz söyleyen ve sözlerini halka beğendirmeğe çalışan baba! Bu söz dediğimiz şeyin nihâyeti yoktur. İstediğini istediğin kadar söyleyebilirsin. Bu elfâz-i zâhiriyyeyi ve halkı terk et! Nihayete ve merci'in olan Hakk'a nazar et! Nitekim ayet-i kerîmede وأن إِلَى رَبِّكَ المنتهى )Necm, 53/42( ["Sonunda varış Rabbine olacaktır"] buyrulur.

3197. Bana gayret gelmez ki, senin önünde dururlar, sana gülerler, âşık değildirler.

"Gayret", lügatte "ikdâm etmek ve kıskanmak ve nâm ve nâmûsa halel verecek şeylerden sakınmak" demektir. "Kıskanmak ve hased etmek" ma'nâsına göre beytin ma'nâsı şöyle olur: "Ey yalancı şeyh, halkın senin önünde durup sözlerini dinlemelerinden dolayı bana hased gelmez. Zîrâ o halk sana gülerler, çünkü sana âşık değildirler. Belki senden görmek ümîdin-de oldukları zâhirî menfaatin âşıkıdırlar." Ba'zı nüshalarda )غير تم ناید yerine )غیر تم آید( vaki'dir. Bu sûrette ma'na: "Ey şeyh-i kâzib, sen halka ezberlediğin maârif-i ilâhiyyeyi söylediğin vakit onların kürsüsünün önünde dolanıp seni dinlemelerinden dolayı, bana evliyâya mahsûs olan gayret gelir. Zîrâ o maârif-i evliyâyı avâmın akılları idrak etmedikleri için gülerler ve senin âşığın olmadıkları için, onların istihzâlarına da sebeb olursun. Bana bundan dolayı gayret gelir." demek olur.

3198. Senin âşıkların kerem perdesinin arkasındadır. Senin için na'ra vuruculardır, gör!

Senin âşıkların senden bekledikleri menfaat perdesinin arkasındadırlar. Senin tekyende yerler ve içerler ve yatarlar; ve bu kerem ve menfaatin devâmı ümîdiyle senin için na'ra vurucudurlar. Onlar senin zâtının âşığı değil, kereminin âşığıdırlar, bunu böyle gör!

3199. O gaybın âşıklarının âşığı ol! Beş günlük âşıkları az yont!

Binâenaleyh avâmın âşığı olup onlara müşteri olma ve onları celbe çalışma. Belki o âlem-i gaybın âşıkları olan ehl-i ihlâsın âşığı ol! Böyle beş günlük hayât-ı fâniyeye gönül bağlayan ve maddî menfaat âşıkları olan avâmın ıslahına az müteveccih ol ve onları az yont!

3200. Zîrâ seni bir cezbenin hud'asından yerler. Nice yıllardır ki onlardan bir [3204] habbe görmedin.

Zîrâ senin kıymetli ömrünü o beş günlük âşıklar cezbenin hud'asından yerler. Ya'ni, onlar senin sözlerinden, kendilerine bir cezbe-i ilâhî hâsıl olmuş gibi gösterirler. Bu sûretle sana karşı cezbe hîlesini kullanırlar ve sende onların ahvâl-i bâtınelerini keşfedecek kudret olmadığından, "Benim bu sözlerim bunlara te'sîr ediyor ve terakkî ediyorlar" zannında bulunursun; ve kendi zu'münce onların ta'lîm ve terbiyeleri ile meşgül olup durursun. Halbuki nice yıllar vardır ki, onlardan bir habbe sıdk ve fâide-i irşad görmedin. Hepsi kendi nefislerinin hevâsındadırlar.

3201. Avâmın yolu üzerine nice bir hengâme koyarsın? Adımını hasta ettin, hiç murad zâhir olmadı.

"Hengâme", müteaddid ma'nâları vardır, burada "mecma' ve adamların cem'iyyeti" ma'nâsınadır. Ya'ni, hâl böyle iken avâmın yolu üzerine nice bir cem'iyyet kurarsın ve onları başına toplarsın. Hak yolundaki adımını hasta ve alîl ettin. Senin böyle avâmı başına toplamandan hiçbir murâd-ı hidâyet ve maksûd-ı saâdet hâsıl olmadı.

3202. Sıhhat vaktinde cümle yâr ve arkadaştırlar. Derd ve gam vaktinde Hak'tan gayrı enîs hani!

O başına topladığın avâm sıhhatin vaktinde hep sana yâr ve mahrem arkadaş olurlar. Fakat bir derde ve gama mübtelâ olduğun vakit hepsi etrâfından dağılırlar. O vakit sana Hak'tan başka bir elîf ve enîs kalmaz.

3203. Göz ve diş ağrısı vaktinde hiçbir kimse, feryada erişiciden başkası elini tutar mı?

Meselâ göz ve diş ağrısı gibi vücûduna birtakım evcâ' ve emrâz ârız olduğu vakit feryâda erişici olan Hak'tan başkası senin elini tutar mı? Gerçi "feryâd-res"den murâd, ilel ve emrâzı tedaviye salâhiyetdâr olan tabîbler dahi anlaşılabilirse de, etıbbâ yediyle vâki' olan şifalar dahi Hakk'ın Şâfî ismiyle vâki' olan tecellîsindendir. Eğer Hak Şâfi ismiyle tecellî buyurmazsa etıbbâ dahi ilel ve emrâzın tedavisinden âciz kalırlar.

3204. Binâenaleyh hemân derdi ve marazı yâd tut! Ayaz gibi postînden ibret al!

Ya'ni, ey halktan vefâ uman kimse, ancak evcâ' ve emrâz zamanlarını hatırında tut! Nitekim Sultan Mahmûd'un mukarrebi olan Ayaz köylülüğü zamânında giydiği postunu ve çarığını bir odada hıfzedip ikbâli zamânında onları ziyaret eder ve hâl-i acz ve zilletini dâimâ hatırında tutardı ve onlardan ibret alırdı. Sen de öyle yap!

3205. Postîn o senin derdinin hâlidir ki, o Ayaz onu elde tutmuştur.

O senin ağrılar ve hastalıklar zamânındaki hâlin ve aczin ve mezelletin Ayaz'ın köylülüğü zamânında giydiği posteki ve çarık mukābilidir; ve sıhhat ve kuvvet hâlin ise Sultan Mahmûd'un Ayaz'a ihsân etmiş olduğu güzel el-biselerin ve hil'atlerin nazîridir. Binâenaleyh kendi vücûd-ı izâfisini müdrik olan abdin hâl-i aslîsi acz ve mezellet ve emr-i Hakk'a boyun eğmektir ve itâat etmektir.

Cebrî olan kâfirin o Sünnî'ye tekrar cevab söylemesidir ki, kendisini İslâm'a da'vet ederdi ve o cebir i'tikādının terkine da'vet ederdi; ve iki taraftan münâzaranın uzamasıdır. Zîrâ işkâl ve cevâb maddesini ancak aşk-ı hakîkî götürür ki, onun için ona pervâ olmaz. Bu Allah'ın fazlıdır, onu dilediği kula verir.

Ya'ni, Sünnî olan mü'min tafsîli yukarıda geçtiği vech ile Cebrî'yi İslâm'a da'vet etti; ve Cebrî o da'vete karşı i'tizâr etti ve Sünnî'yi iskât için birtakım delîller getirdi. Sünnî de ona cevablar verdi; ve ikisinin arasındaki münâzara ve mübahase uzadı durdu. Zîrâ müşkil görünen mes'elelerin ve onların cevâblarının tefekkürünü ancak aşk-ı hakîkî [ve] muhabbetullah izâle eder. Zîrâ bu aşk-ı hakîkînin bu gibi suâlleri ve cevabları kalblerden ve dimâğlardan silip süpürmek hususunda aslâ pervâsı yoktur. Çünkü aşk hangi bir kalbe girerse ancak kendisi kalır, kendinin gayrını mahveder. Bu aşk-ı ilâhî ise cenâb-ı Hakk'ın fazlı ve inâyetidir, onu dilediği kuluna ihsân eder. Beyt-i Hz. Pîr:

"Aklımı ve gönlümü ma'nâlar aşkının burâkı götürdü. Bana sor ki, nereye götürdü? O tarafa götürdü ki sen bilemezsin!"

3206. Kâfir Cebrî cevaba başladı ki, o çok söyleyici adam ondan hayran oldu.

Beşerdeki ihtiyârı münkir olan Cebrî kendi i'tikādını takviye için Sünnî'ye karşı birtakım cevablara başladı. O çok söyleyici ve beşerin ihtiyârını isbât için delîller getirici olan o Sünnî adam, Cebrî'nin cevâblarından hayrân oldu. "Mintıyk", çok söyleyici ve iyi söz söyleyici ma'nâsınadır.

3207. Fakat ben o cevabları ve suâlleri kâmilen tekrar söylersem bu makālden kalırım.

Ben bu Mesnevî-i Şerîf de iki tarafın suâllerini ve cevablarını birer birer tekrar edip söylersem anlatacağım hakāyıkı beyândan geri kalırım.

3208. Ondan bizlere pek mühim söylemeklikler vardır ki, senin anlayışın ona nişân bulur.

(مایان را) (مان) takdîrindedir ki "bizlere" demek olur. Bizlere onların suâllerinden ve cevâblarından daha mühim sözler söylemeklikler vardır ki, o sözlerden senin anlayışın o suâl ve cevâba nişan bulur. Onların birbirlerine ne dedikleri anlaşılır.

3209. Ey nâdân, o bahisten biraz söyledik. Birazdan küllün kanunu zahir olur.

"Utül", hayrı men' eden, menfaatsiz, nâ-tıraş, nâdân, katı yürekli ve galîz (Kāmûs). Ya'ni, ey cebir tarafına mütemâyil olan câhil, biz suâl ve cevâb bahsinden yukarıda biraz söyledik. Bu biraz söylenen sözden o mezheb-i cebrin hey'et-i mecmûasının aslı ve esâsı zâhir olur.

3210. Cebrî ve ehl-i kader arasında beşerin haşrine kadar böyle bahis vardır.

[3214] Cebrî ve Kaderî mezhebleri hakkında îzâhât yukarıda geçti. Bu iki mezheb erbâbının mubâhasesi kıyâmete kadar devam eder. Her iki taraf birbirine karşı Kur'ân'dan ve hadîsden delîller getirip kendi mezheblerinin hak olduğunu isbâta çalışırlar. Her biri dîğerinin getirdiği delîli yine Kur'ân ve hadîs ile reddeder; ve onların bu müteselsil sual ve cevâblarının nihâyeti gelmez.

3211. Eğer kendi hasmının def'inden aciz kalsa idi, onların mezhebi önden düşer idi.

Eğer bu mubâhase Cebrîler'den her biri, kendi muhâlifinin birtakım delîller vâsıtasıyla def'inden âciz kalsa idi, onların mezhebleri i'tibârdan sâkıt olur ve rağbet eden olmaz idi. Biri kendi mezhebini takviye için bir delîl getirirse dîğeri getirdiği delîl ile onu reddeder; ve hasmı da dîğer bir delîl ile onun bu delîlini ibtâl eder; ve bu hâl böyle müteselsilen gider.

3212. Eğer cevabda onların mahlası olmasa idi, o tebab yolunda ürkerler idi.

"Birûn-şev", dışarı olma ve necât bulma ve mahlas demektir. "Tebab", helâk ve ziyân ma'nâsınadır. Ya'ni, her iki tarafın birbirlerine karşı cevâb vermek husûsunda onların bir kurtuluş ve mahlası olmasa idi her ikisi de o ziyân ve hüsrân yolundan ürkerler ve o mezhebi terk ederler idi.

3213. Mâdemki o revişin devamı makzî oldu, onlara delâil cihetinden perveriş verir.

"Makzî", ism-i mef'ûldür; ve "hükmolunmuş” demek olup "eser-i kaza" murâd olunur. Ya'ni, mâdemki Cebrîler'in ve Kaderîler'in gidişlerinin devamı makzî ve kazâ-yı ilâhî eseri oldu, bu kazâ-yı ilâhînin infâzı ve âlem-i keserâtta cereyânı için Hak Teâlâ her iki tarafa da kendi mezheblerinin ve revişlerinin takviyesi için lâzım olan delîller cihetinden onlara perveriş verir ve onlara delîl bulmak hususunda kudret ihsân eder. Kazâ ve makzî hakkında III. cildin 1362 numarasına müsâdif olan: `گفتمش این کفر مقضی نی قضاست هست آثار قضا این کفر راست` ["Ona dedim ki: "Bu küfür makzîdir; kazâ değildir. Bu küfür, doğru, âsâr-ı kazâdır."] beytinde ve onu ta'kîb eden beyitlerde mufassalen îzâh olmuştur.

3214. Tâ ki hasmın işkâlinden mülzem olmaya, tâ ki hasmın ikbâlinden mahcûb ola!

"İşkâl", burada müştebih ve mültebis olmak ma'nâsınadır; ve "ikbal", bir şeye teveccüh etmektir. Ya'ni, Hak Teâlâ eser-i kazânın zuhûru için iki tarafın delîllerine perveriş ve kuvvet verir. Tâ ki Cebrî kendi i'tikādına müştebih ve mültebis olan delîllerini getirdiği vakit, Kaderî dahi onları ibtâl eden delîllerini getirsin de Cebrî'ye mülzem ve mağlûb olmasın! Ve tâ ki Cebrî'nin ikbâlinden ve teveccüh ettiği ma'nâdan hicâba düşsün ve onun idrâk ettiği ma'nâyı idrâk edemesin! Her ikisinin nazar ettiği ma'nâlar birbirine muhalif olsun. Nitekim III. cildin 1254 numarasına müsâdif olan beyitte: "Ey vücudun mağzı, mü'minin ve mecûsînin ve yahûdînin ihtilafi nazargâhdandır" buyrulmuş idi.

3215. Tâ ki bu yetmiş iki millet, kıyamet gününe kadar cihanda daim kala!

Ya'ni, bu kesîf ve zulmânî olan âlem-i sûret esmâ-i ilâhiyyenin mezâhiridir; ve esmâ-i ilâhiyye Hâdî ve Mudill ve Nâfi' ve Dârr ilh... gibi mütekābildir; ve bu yetmiş iki millet dahi bu esmâ-i mütekābilenin mezâhiridir. Binâenaleyh bu esmânın âsârı ve ahkâmı kıyâmete kadar ya'ni bu âlem-i kesîf sûretinin bozulması zamânına kadar devâm etmek lazımdır.

3216. Mâdemki bu, zulmet ve gayb cihanıdır, gölge için zemîn gerekdir.

Mâdemki bu dünyâ ve kesâfet âlemi zulmet ve gayb âlemidir ve bu karanlık âlemde hakāyık-ı eşyâ mestûrdur ve gizlidir; ve bu âlemin karanlık ve gayb cihânı olmasının sebebi budur ki, esmâ-i ilâhiyye gölgelerinin düşmesi için zemîn lâzımdır ve gölgenin düşeceği bir mahal olmazsa bittabi' gölge zâhir olmaz. Zîrâ gölgenin histe mevcûd olması için üç şart lazımdır. Birincisi, gölgenin zahir olduğu mahal. İkincisi, gölgenin sahibi. Üçüncüsü, zıllin zuhûrunu îcâb eden nûrdur. İmdi âlem dediğimiz şey zıll-i ilâhîdir ve onun zuhûr ettiği mahal a'yân-ı mümkinâttır ya'ni suver-i âlemdir; ve bu gölge bu a'yân-ı mümkinât üzerine uzamıştır. Binâenaleyh vücûd-ı mutlak-ı Hakk'ın zılli, üzerinde uzadığı âlem-i sûret i'tibâriyle idrâk olunur ki, bunlar da mezâhirdir; ve bu idrâk "nûr" ismiyle vâki' olur ve "Nûr" esmâ-i zâtiyye-i ilâhiyyedendir. Vücûd-ı izâfiye ve ilme ve ziyâya da itlâk olunur. Zîrâ bunlardan her birisi eşyayı ızhâr eder. Nitekim vücûd-ı izâfi olmasa idi, a'yân-ı âlem ya'ni hakāyık-ı eşyâ ketm-i ademde kalır idi; ve eğer âlem olmasa idi hiçbir şey idrak olunamaz idi; ve ziyâ olmasa idi a'yân-ı vücûdiyye zulmet-i sâtire içinde kalır idi. Binâenaleyh vücûd-ı izâfî ile vücûd-ı Hakk-ı Mutlak idrak olu- nur. Ya'ni mezâhir esmâ-i ilâhiyyenin gölgeleridir; ve bu esmâ ile müsemmâ olan Hakk'ın vücûdu idrâk olunur. "Zıll", hakkındaki tafsîlât-ı sâire Fusûsu'l-Hikem'de Fass-ı Yusûfiyye'dedir.

3217. Ta ki kıyamete kadar bu yetmiş iki kala, mübtedi' için güft ü gû eksik gelmeye!

"Mübtedi", ehl-i hakikate muhalefet eden fırkalardır ki, bunlar i'tikādla-rını kendi akıllarının hükmü ile îcâd ederler. Kur'ân'ın ve ahâdîs-i şerîfenin açık olan beyânâtını kendi müzahrafât-ı akliyyeleri ile te'vîl ederler. Bunun-la beraber kendilerini ehl-i sünnet ve cemâatten addederler; ve bu sûretle ehl-i hakîkatin beyânâtına i'tiraz ederler ve onların beyânâtını ibtâl için ken-di akıllarınca türlü türlü te'vîller getirirler. Cebrîler ve Kaderîler bunların nü-mûnesidir; ve bunların adedi yetmiş ikiye bâliğ olur. İsimleri ve i'tikādları Milel ve Nihal isimdeki kitâbda mezkûrdur. Burada bunların zikri uzun olur. Her bir fırka kendi aklına göre îcâd ettiği i'tikādın takviyesi için delîller geti-rir; ve Hak Teâlâ dahi esmâ-i mütezâddesi ahkâmının ve gölgelerinin kıyâ-mete kadar devamı için onlara perveriş verir; ve bu âlem-i keserâtta dediko-du da eksik olmaz. Gerçi bunlara mukābil ilm-i kelâm ehli çıkıp onların i'tikādlarını ibtâle çalışmışlar ise de ulûm-ı istidlâliyyeden olan bu ilm-i ke-lâm dahi onları iskât edememiştir. Zîrâ onlar ehl-i kelâmın getirdikleri delîl-leri de ibtâl edecek delîller getirmişlerdir. Nitekim İmâm-ı Gazâlî hazretleri el-Munkızü mine'd-Dalâl ismindeki kitabında ilm-i kelâmın, kendi maksadına hâdim olmadığını beyân etmiştir.

3218. Mahzenin bahada izzeti olur ki, onun üzerinde kilitler ziyade ola!

Ya'ni, bir hazînenin üzerinde ne kadar kilit çok olursa o hazînenin kıymet-teki izzetine ve büyüklüğüne o kilitlerin çokluğu delîl olur. Bunun gibi bu muhtelif fırkaların istidlâlât-ı akliyye ile getirdikleri delîller hakîkat hazînesi-nin kilitleri mesâbesindedir; ve bunların çokluğu o hazînenin pek kıymetli ol-duğunun delîlidir.

3219. Ey imtihan olunmuş kimse, yolun pek dolaşığı ve ukbesi ve yol vurucusu maksadın izzeti olur.

Ey hakîkat yolunu bulmak için imtihana çekilmiş olan kimse, o hakîkat yolunun pek dolaşık olması ve yüksekliği ve alçaklığı arasının mesafesi ve yol vurucusunun bulunması o maksad-ı hakîkînin izzeti ve büyüklüğü olur. "Ukbe", yükseklik ve alçaklık arasındaki mesafe demektir. Nitekim "ukbetü't-tâir" derler ki, kuşun yükseklik ve alçaklığı arasındaki mesafesi murâd olunur; ve burada her bir fırka i'tikādının maksad-ı hakîkîye yakınlığı ve uzaklığı murâd buyrulur. Meselâ Cebrîler ancak Hakk'ın ihtiyârı ve irâdesini isbât ederler. Bu i'tikād hakîkate yakındır. Fakat kulun ihtiyârını nefyederler. Bu i'tikād ise hakîkatten uzaktır; ve kezâ Kaderîler, "Kul fiilinin hâlikıdır" deyip kulun ihtiyârını isbât ederler. Bu i'tikād hakîkate yakındır, fakat Hakk'ın ihtiyârını nefyederler. Bu da hakîkate uzaktır. Ve "rehzen"den murâd, dahi hayâldir. Nitekim bu cildin 2655 numaralı beytinde: گشت هفتاد و زین خیال رهزن اهل يقين دو ملت اهل دین ["Yakîn yolunun rehzeni olan bu hayâlden ehl-i dîn yetmiş iki millet oldu."] buyrulmuş idi.

3220. Arablar'ın yol vuruculuğu ve bâdiyenin uzunluğu Ka'be'nin ve o nadi- [3224] yenin izzeti olur.

"Nâdiye", halkın toplanıp müşavere ettiği meclis demektir. “A'rab” çöller-de sâkin olan bedevîlerdir. "Bâdiye", çöl ve sahrâ demektir. Ya'ni, bedevî Araplar'ın yol vuruculuğu ve çöl ve sahrânın uzunluğu, Ka'be'nin ve orada toplanan hüccâcın izzeti olur. Zîrâ bu kadar müşkilatı iktıhâm edip Ka'be'ye ve Ka'be'deki cem'iyyete vusûl kolay bir şey değildir. Bu beyt-i şerîfden anlaşıldığına göre Hicaz yolunda bedevîlerin huccâca vâki' olan tasallutları pek eski zamandan beri devâm etmekte imiş.

3221. Her reviş, her yol ki, o mahmûd değildir, bir akabe ve bir mâni' ve bir rehzen vardır.

Her reviş ve mezheb ve her yol ki, ehl-i hakîkatin mezhebine ve yoluna nazaran mahmûd ve makbûl değildir, o mezhebde bir iniş ve çıkış ve bir mâ- ni' ve yol vurucu hayâl vardır. Meselâ Cebrî ve Kaderî mezheblerinin birer tarafları ehl-i hakikat yoluna doğru çıkar; ve diğer tarafı dahi o yoldan aşağı sukūt eder; ve her birinin mezhebi aleyhinde bir delîl ve mâni' vardır; ve hakîkate çıkan yolu vurucu bir hayâl vardır.

3222. Bu reviş onun hasmı ve hukūdu olmuş. Nihayet ortada mukallid hayrân olmuştur.

Bu tâifenin revişi ve mezhebi o tâifenin hasmı ve kîni olmuştur; ve i'mâl-i fikirden âciz olan mukallid dahi her iki tarafın getirdikleri delîllere bakarak ortada hayran kalmıştır.

3223. Revişde her iki zıddın sıdkını görür; her bir ferîk kendi yolunda hoş tabîatlıdır.

Mukallid olan kimse birbirine zid olan her iki mezheb sahibinin kendi mezheblerindeki sıdkını ve her bir tâifenin kendi yolunda memnûn ve hoş tabîatlı olduğunu görür ve bu sebeble hayrete düşer.

3224. Eğer onun cevabı olmazsa yine o söz üzerine kıyamet gününe kadar inad bağlar.

Bu bâtıl mezhebe sâlik olanlardan birinin i'tikādına karşı bir delîl getirilip ibtâl olunursa kendi söylediği sözde ısrar eder ve onun inâdı kıyâmete kadar devâm eder. Hiç insaf edip demez ki "Bana karşı dermeyân olunan i'tirâzın cevabını veremedim ve yapılan i'tirâz dahi ma'küldür. Binâenaleyh benim bu i'tikādımda bir bozukluk vardır, ıslah edeyim!"

3225. Der ki: "Her ne kadar vech-i savab bizden gizli oldu ise de, bu cevabı bizim büyüklerimiz bilirler."

O mülzem ve mağlûb olan akāid-i bâtıle ashâbından birisi cevâb bulamayınca der ki: "Her ne kadar biz sana cevâb veremedik ve vech-i savâb bizden mestûr kaldı ise de, senin i'tirâzına karşı verilecek cevabı bizim i'tikādımızın ve mezhebimizin büyükleri ve müctehidleri bilir."

3226. Vesvesenin ağzını bağlayıcı ancak aşktır; ve yoksa vesvâsı bir kimse ne vakit bağlamıştır!

"Pûz", ağzın etrâfi; "pûz-bend" vasf-ı terkîbidir, “ağzın etrafını bağlayıcı" demek olur ve anasının sütünü emmemek için buzağının ağız bağına da "pûz-bend" derler. "Vesvese", kuruntu ve şübhe. "Vesvâs", müvesvis ma'nâsına olup "nefis ve şeytan" murâd buyrulur. Ya'ni, kalbe vârid olan kuruntu ve şübhenin ağzını bağlayıcı olan ancak aşk-ı ilâhîdir; ve yoksa müvesvis olan nefsi ve şeytanı bu aşk-ı ilâhî olmaksızın hiçbir kimse bağlayamaz.

3227. Bir âşık ol, güzel bir mahbub iste! Nehir nehir bir su kuşunu sayd et!

"Güzel bir mahbûb"dan murâd, Hak Teâlâ, “su”dan murâd, ulûm-ı ledünniyye ve "su kuşu"ndan murâd, ulûm-ı ledünniyye sahibi olan kâmil ve mükemmil olan mürşid. "Cû-be-cû", "nehir nehir" ta'bîrinden murâd, dahi pîrân hazarâtının turuk-ı muhtelifesidir. Ya'ni, kalbe gelen kuruntu ve şübhelerden hâsıl olan dedikoduların arkası kesilmez. Bunları ancak aşk-ı ilâhî kat'eder. Binâenaleyh bir âşık-ı ilâhî ol ve bir mahbûb-ı latîf olan Hakk'ı iste ve aşk-ı Hakk'a vusûl için pîrân hazarâtının muhtelif tarîklerinde ulûm-ı ledünniyye sahibi olan bir insân-ı kâmili avlamağa ve onun terbiyesi altına girmeğe çalış!

3228. O sudan ne vakit götürürsün ki, o su seni götürür. Ondan ne vakit anlarsın ki o senin anlayışını yer!

Birinci "âb"dan murâd ilm-i bâtın ve ledünnî ve ikinci "âb"dan murâd, ilm-i zâhirî ve istidlâlîdir. "Fehm"den murâd, akl-ı cüz'î ile olan anlayıştır. Ya'ni, sen o ilm-i zâhirî ve istidlâlî ile ne vakit ilm-i bâtınî tahsîl edebilirsin ki, o ilm-i bâtınî senin ilm-i zâhirîni götürür; ve sen o ilm-i bâtından ne vakit anlayabilirsin ki, o ilm-i bâtın senin bu akl-ı cüz'î ile olan anlayışını götürür ve izâle eder. Zîrâ ilm-i zâhirî senin akl-ı cüz'înin istidlâlâtına müsteniddir ve ilm-i bâtın ise ilm-i hakîkî ve şühûdîdir; ve müşâhedât muhayyelâtı izâle eder.

3229. Bu ma'küllerin gayrı olan ma'kūlleri aşkta ferli ve bahalı bulursun.

Bu ma'kulât-ı fikriyyeden ve istidlâliyyeden gayrı ma'kūlât-ı keşfiyye ve şühûdiyye vardır ki, sen o ma'kūlât-ı keşfiyyeyi aşk âleminde revnaklı ve kıymetli ve letâfetli bir hâlde bulursun ve görürsün. Binâenaleyh o ma'kūlât-ı fikriyyeyi ve ulûm-ı istidlâliyyeyi o ma'kūlât-ı keşfiyyenin ve ulûm-ı ledünniyyenin yanında pek revnaksız bir hâlde görüp terk edersin.

3230. Senin bu aklının gayrı, Hakk'ın akılları vardır ki onunla esbâb-ı semânın tedbîri vardır.

“Semânın esbâb”ından murâd, yağmurlar, karlar, rüzgârlar, harâret ve ziyâ ve elektrik ilh... gibi hayât-ı sûriyyenin devamına hâdim olan esbâbdır. “Bu akıl”dan murâd, akl-ı maâşdır ki, insan bu akıl ile iyiyi ve kötüyü ve dostu ve düşmanı tefrîk eder; ve dostuna karşı esbâb-ı lütufları ve düşmanına karşı da esbâb-ı kahrı ihzâr eder; ve bu hayât-ı sûriyyede cisminin kıvâmına lâzım olan esbâbı ve erzâkı tahsîl eder. “Bu aklın gayrı olan akıllar”dan murâd, ukūl-i melekiyyedir ki, onlar emr-i ilâhî dâiresinde esbâb-ı semâyı tedbîr ederler. Beşerde bu akl-ı melekînin nazîri akl-ı maâddir ki, bu akıl ile rûhun hayât-ı ebediyyesine lâzım olan ahlâk-ı hamîde ve a'mâl-i hasene emr-i ilâhî dâiresinde icra olunur. Akl-ı maaşın şânı nefsin şehevâtına hizmet ve emr-i Hakk'a muhalefettir; ve akl-ı maâdın şânı nefse muhalefet ve emr-i Hakk'a itaattir. Velhâsıl akl-ı maâş insanın hayvaniyetinin müdebbiri ve akl-ı maâd ise rûhâniyetinin müdebbiridir.

3231. Zîrâ bu akıl ile rızıkları getirirsin. O diğerden etbakı müferreş edersin.

“Bu akıl”dan murâd, akl-ı maâş ve “o dîğer”den murâd akl-ı maâddir. “Etbâk”dan murâd, tabakāt-ı merâtib-i vücuddur ki, onlar da şehadet, misâl, rûh tabakalarıdır. Ya'ni, bu akl-ı maâş ile cismine âit rızıkları tahsîl edersin ve o diğer akl-ı maâd ile de merâtib-i vücûdu kat'edersin.

3232. Vaktaki aklı Samed'in aşkında fedâ edersin, sana on yahud yedi yüz mislini verir.

Vaktâki akl-ı maâşı Samed olan Hak Teâlâ hazretlerinin aşkında fedâ edersin, Hak Teâlâ sana o fedâ ettiğin akl-ı maâş mukâbilinde onun on mislini veyâhud yedi yüz mislini verir. İkinci mısrâ'da sûre-i En'âm'da olan `مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا` (En'âm, 6/160) ya'ni “İyilik yapan kimse için onun on misli mükâfat vardır” âyet-i kerîmesi ile, sûre-i Bakara'da olan `مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ` (Bakara, 2/261) ya'ni “Allah yolunda emvâlini infâk edenlerin meseli her bir başağında yüz habbe olarak yedi başak bitiren bir habbe meselidir”, ve `كُلُّ عَمَلِ بَنِي آدَمَ يُجْزَى بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا وَ إِلَى سَبْعِ مِائَةِ ضِعْفٍ` ya'ni “Her bir benî-âdemin ameli onun misliyle yedi yüz zı'fı-na kadar mükâfat olunur” hadîs-i şerîfine işâret buyrulur.

3233. Vaktâki o kadınlar akıllarını fedâ ettiler, Yûsuf'un aşkının revâkı üzerine koştular.

“Revâk”, “rivâk”, “ruvâk”, evin önü ve evin ikinci katında olan dîvânhâ-ne ve sofa ve kemer ve kubbe ma'nâlarınadır (Akrebü'l-Mevârid). Vaktâki Züleyhâ'nın da'veti üzerine Mısır'ın ekâbir-i nisvânı Yûsuf (a.s.)ın cemâlini temâşâ ettiler, `فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ` (Yûsuf, 12/31) ya'ni “Onu gördükleri vakit iclâl ve i'zâm ettiler ve ellerindeki meyveyi keserken ellerini kestiler” âyet-i kerîmesi mûcibince Hz. Yûsuf'un cemâlinde hayrân olup akıllarını oynattılar. Her birinin kalbine cenâb-ı Yûsuf'un aşkı müstevlî oldu ve Yûsuf'un aşkının kubbesi üstüne koştular.

3234. Ömrün sâkîsi onların akıllarını bir dem aldı. Ömrün bâkîsinde akıldan tok oldular.

“Ömrün sâkîsi” olan cemâl, onlara aşk şarâbını içirdi ve akıllarını bir dem aldı. Ömürlerinin mütebâkîsinde de akl-ı maâşın îcâbâtından tok oldular. Ya'ni kadınlardaki akl-ı maâşın îcâbı bu idi ki, Mısır azîzinin karısı olan Zü-leyhâ'yı ta'yîb edip bu akılları muktezâsınca dediler ki: “Züleyhâ bir büyük adamın karısı olduğu hâlde teessüf olunur ki, bir âdî kölesine sefîlâne bir sû-rette gönül verdi!” Vaktâki Hz. Yûsuf'un cemâlini gördüler, onun aşkı bun-ların kalblerine müstevlî oldu. Artık akılları hükmünce yaptıkları bu ta'yîb-den ömürlerinin bâkîsinde vazgeçtiler. “Meğer Züleyhâ'nın hakkı var imiş!” dediler.

3235. Yüz Yūsuf'un aslı Zülcelal'in cemâlidir. Ey kadından nakis, o cemâle fedâ ol!

Yûsuf (a.s.)ın cemâli ve güzelliği gibi birçok cemâllerin aslı Zülcelâl olan Hak Teâlâ hazretlerinin cemâl-i mutlakıdır; ve bu âlem-i sûrette görülen her bir güzellik o cemâl-i mutlakın tecelliyât-ı muhtelifesinden ibarettir. Binâenaleyh ey kadından daha nâkıs olan kimse, o cemâl-i mutlak-ı Hakk'a fedâ ol ve onun muvâcehesinde akl-ı maaşın kaydından kurtul! Ma'lum olsun ki, cemâl sahibi olan bir kadının veyâ erkeğin şahsiyetinden sarf-ı nazar edip onda zahir olan cemâl-i mutlakın tecellîsini görerek âşık olmak, vücûd-ı vehmîden kurtulmamış olanlar için gayet müşkildir. Böyle bir aşk vehb-i ilâhîdir. Vücûd-ı vehmî ile mukayyed olanlar sahib-i cemâlin şahsiyetinde müstağrak olduklarından cemâl-i mutlakdan hicab içindedirler. Mezâhirde cemâl-i mutlakın âşıkı olan evliyâ-i kirâmın aşkını da kendi aşklarına kıyâs ederler. Bunun için cenâb-ı Pîr efendimiz bir gazellerinde şöyle buyururlar: غير ان لم يعرفوا عشقى لمن صح عند الناس اني عاشق "Nâs indinde sabit oldu ki, muhakkak ben âşığım, şu kadar ki aşkımın kime olduğunu bilmediler!"

3236. Ey can, bahsi ancak aşk götürür. Zîrâ güft ü gûdan feryad-res olur.

Ey Hak yolunun sâliki olan can, i'tikādâttaki bahsi ve münâzarayı bir vehb-i ilâhî olan aşk götürür ve izâle eder. Zîrâ aşk-ı hakîkî dedikodudan feryâda erişici olur. Kıyl ü kal sahiblerini gördüğün vakit anla ki onlarda bu aşk-ı hakîkî yoktur.

3237. O nutka aşktan bir hayret gelir. Mecâli olmaz ki o mâcerâ ede!

Aşk-ı Hak ihsân olunduğu vakit, o aşktan kuvve-i nutkıyyeye bir hayret ve bir durgunluk gelir. Artık dedikoduya ve şu şöyle demiş, bu böyle demiştir, halbuki bunların bu sözleri şu delîllere nazaran bâtıldır, tarzında mâcerâdan bahsetmeğe mecâli kalmaz. Zîrâ o âşığa sırr-ı vahdet inkişaf eder. Binâenaleyh keserâtın güft ü gûları nazarından silinir. Beyt-i Mısrî-i Niyazî (k.s.):

3238. Zîrâ eğer bir cevab verirse korkar ki, bir gevher onun hazînesinden dışarıya sıçraya!

"Genc", hazîne demek olup esrâr-ı ilâhiyye hazînesi olan kalb-i kâmil murâd buyrulur. Ba'zı nüshalarda "genc" yerine "lünc" vâki'dir, "dudak ve avurt" ma'nâsınadır. Ya'ni, aşk-ı Hak'ta müstağrak olan kâmil eğer kıyl ü kāl sâhiblerine açık bir cevab verirse korkar ki, onun esrâr-ı ilâhiyye hazînesi olan kalbinden veyâhud dudağından sırr-ı vahdete ait bir gevher dışarıya çıkıp nâehiller eline geçer.

3239. O hayırdan ve şerden dudağını sıkı bağlar, tâ olmaya ki ağızdan gevher düşsün!

"Hayır"dan murâd, kazâ-yı ilâhî ve "şer"den murâd, makzîdir. "Kazâ"nın hayır olması budur ki, onda habâset-i nefsâniyye ve kabâhat-i tab'âniyye yoktur. Binâenaleyh kazâ-yı ilâhî sûreti hasendir. Fakat küfür ve fisk gibi ahvâl-i mezmûme bizim habâset-i nefsâniyyemizden münbais olduğundan makzî olması i'tibariyle kabîhdir. Zîrâ sıfatı abddir. Meselâ gāyet mâhir bir ressam pek çirkin bir şahsın resmini aslına mutâbık bir sûrette tersîm etse bu tasvîre san'at i'tibariyle gāyet güzeldir deriz. Fakat sûrete de pek çirkin deriz. Binâenaleyh tasvîr hasen ve sûret kabîhdir. Ya'ni kâmil ağzından sırr-ı vahdete dâir bir gevher ve bir kelâm-ı latîf düşmemek için kazâdan ve makzîden ağzını sıkı sıkı kapar.

3240. Nitekim o Resûl'ün yarı buyurdu: "Nebî bize fazıllardan okuduğu [3244] vakit,"

3241. "O Resûl-i müctebâ nisar vaktinde bizden huzûr ve yüz vakār ister idi." Bu beyitlerde insân-ı kâmilin esrâr-ı ilâhiyyeyi ifşadan ihtiraz etmesinin sebebi beyân buyrulur. Zîrâ insân-ı kâmil esrâr-ı ilâhiyyeye ve maârif-i rabbâniyyeye dâir söz söylerken dinleyenlerin kalblerinde huzûr-ı tâm bulunmasını ister ki, o maârif ve hakāyık onların kalblerinde takarrur edebilsin! Binâenaleyh kalbleri efkâr-ı muhtelife ile müşevveş olanlara ve oraya buraya bakarak evzâ'ında hiffet gösterenlere karşı bu esrâr cevherlerini saçmak istemezler. Zîrâ böyle huzûr-ı tâm sâhibi olmayanlardan söz kesmek gibi terbiyesizlikler ve hafiflikler zuhûr edebilir. Nitekim ashâb-ı kirâmdan Enes b. Mâlik hazretleri buyurmuşlardır ki: "Resûl-i Ekrem hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'in esrârını ve havâssını beyân ederek maârif cevherlerini saçtığı vakit, bizden huzûr-ı tâm ve evzâ'ımızdan vakār ve sükûnet isterlerdi."

3242. Öyle ki senin başının üzerinde bir kuş olur ki, onun fevtinden senin canın titreyici olur.

Cismin vaziyetindeki vakār ve sükûnet ve kalbdeki huzûr öyle olmalıdır ki, meselâ senin başına bir kuş konmuş olsa ki, onun fevtinden ve uçup kaçmasından canın ve için titreyici olur.

3243. Binâenaleyh hiç yerinden kımıldamazsın, tâ ki senin güzel kuşun hava tutmaya!

O güzel kuş havaya uçmamak için aslâ yerinden kımıldamaz.

3244. Nefes alamazsın, öksürüğü bağlarsın, tâ olmaya ki o hümâ uçmaya!

"Sürfe", öksürük; "hümâ", kemik yiyen bir kuşun ismidir. Burada mutlaka kuş murâd buyrulur. Ya'ni, öyle bir huzûr-ı tâm içinde bulunursun ki, o güzel kuş uçmamak için nefes bile alamazsın ve öksürüğün gelse kendini tazyîk edip öksürmemeğe gayret edersin. İşte insân-ı kâmil esrâr-ı ilâhiyyeyi beyân ettiği sırada sâlikin vaziyeti onun huzûrunda böyle olmak lâzım gelir.

3245. Ve eğer bir kimse sana tatlı veya acı söylese dudak üzerine bir parmak koyarsın. Ya'ni, "Sus!"

Ya'ni, sen o huzûr-ı tâm içinde iken eğer birisi gelip sana tatlı veyâ acı sözler söylese dinlediğin hakāyık ve maârif cevherleri fevt olmamak için dudağına parmağını koyup o kimseye işaretle "Sus!" dersin.

3246. Hayret, o kuştur, seni susturur. Çöplüğün başını kapar ve seni pür-cûş eder.

Bu beyit yukarıdaki 3237 numaralı beyite merbûttur. Orada "aşk-ı Hak ihsân olunduğu vakit o aşktan kuvve-i nutkıyyeye bir hayret gelir, mecâli olmaz ki o mâcerâ ede!" buyrulmuş idi. Burada da insân-ı kâmilin beyân buyurduğu esrâr ve hakāyıktan sende aşk-ı Hak zuhûr eder ve seni hayrete düşürür. İşte bu hayret o kuş mesâbesindedir ki, seni susturur ve kuvve-i nutkıyyene durgunluk verir. Binâenaleyh efkâr çöplüğü olan kalbin başı olan ağzını kapar. Fakat seni içinden kaynatır ve artık dedikodudan kurtulursun.

Sultan Mahmûd Gaznevî'nin nedîmi olan Ayaz'ın çarığı ve postu kıssası bu cildin 1857 numaralı beytinden i'tibâren zikr edildiğinden burada tekrar tafsîline lüzum yoktur. Sultan Mahmud Ayaz'a huzûrunda söz söylemek salâhiyetini verdiğine işaret olmak üzre ona kasden şu suâli sordu: “Ey Ayaz, cemâd ve gayr-i kābil-i hitâb olan postekiye ve çarığa bu kadar gamı, ya'ni hâl-i zilletini ve şâdîyi, ya'ni hal-i devletini neden dolayı söylersin?"