İçeriğe atla

Pâdişâhın Ayaz'ı söze getirmek için "Cemâd olan çarığa ve postekiye bu kadar gamı ve şâdîyi ne söylersin?" diye Ayaz'a kasden sorması

27. bölüm / 51 · 4524 kelime · ~23 dk okuma

3247. "Ey Ayaz, nihayet puta bir âşık gibi bir çarığa bu muhabbetler nedir?"

3248. Kendi Leyla'sının yüzünden Mecnun gibi sen bir çarığı dîn ve mezheb etmişsin!

3249. İki eskiye can muhabbeti karıştırmışsın. Her ikisini bir odaya asmışsın!

"İki eskiye, ya'ni çarık ile postekiye canının muhabbetini karıştırmışsın ve bunların her ikisini de bir odaya asıp saklamışsın!"

3250. İki eskiye nice bir yeni sözü söylersin, bir cemâda eski sırrı üflersin? [3254]

"Eski çarık ile eski postekiye nice bir şimdi ağzından çıkan sözleri söylersin. Cemâddan ibaret olan ve söz anlamak kābiliyetinde bulunmayan bu çarık ile postekiye senin eski sırrın olan hâl-i zilleti üfler ve söylersin?" Ba'zı nüshalarda "nev-sühan" yerine "tü sühan" vâki'dir. "İki eskiye nice bir sen söylersin?" demek olur.

3251. Ey Ayaz, aşktan dolayı Arab gibi menzile ve harabeye sözünü uzun çekersin!

"Reb" (ربع), menzil ve hâne ve tarla; "atlal", "talel"in cem'idir ve "talel", harâb evlerin nişânı ve harâbe demektir. Ya'ni, "Arab şairlerinin ve âşıklarının ma'şûklarının evlerine ve ba'zı harâbelere hitâben söz ve şiir söylemek âdetleridir. Sen de onlar gibi eski ve harâb çarığın ile postekine uzun sözler ve hitâblar yaparsın!"

3252. Senin çarığın hangi Asaf'ın menzilidir? Postun gûya Yûsuf'un gömleğidir!

"Asaf", Süleyman (a.s.)ın vezîrinin ismidir. Burada mutlakan "vezîr" ma'nâsı murâd buyrulur. Ya'ni, "Ey Ayaz, senin çarığın hangi vezîrin köşkünün harâbesidir ki, Arablar gibi ona hitâben söz söylersin. Postun gûyâ Ya'kūb (a.s.)a gönderilen Yûsuf (a.s.)ın gömleğidir ki, ona karşı canının muhabbetini karıştırırsın."

3253. Nasrânî gibi ki, papaza bir yıllık zinâ ve gıll ü qış cürmünü sayar.

3254. Tâ ki papaz ondan o günahı affede! Onun affını ilâhtan afv bilir.

3255. O papaz cürümden ve atâdan âgâh değildir. Fakat aşk ve i'tikād çok sihirbazdır.

Ya'ni, "Ey Ayaz, senin eski çarık ile postekiye olan hitâbın kabahatlerden ve kabahatlerin affından bîhaber olan papazlara, bir hıristiyanın, bir yıllık türlü türlü günahlarını affettirmek için birer birer söylemesine benzer. Halbuki papaz o cürüm sahibinin ne günahlarını bilir ve ne de o günahların affı onun elindedir. Bununla beraber o zavallı kabahatli papazın affını Allah'ın affı bilir. Bunun ne kadar boş bir şey olduğu akl-ı selîm indinde sâbit olduğu hâlde ne yapalım ki, bir şeye karşı olan aşk ve muhabbet ve i'tikād çok sihirbazdır." Bir şeyin ma'kül ve gayr-i ma'kül olduğunun muhâkemesine mâni' olur. İ'tikādın insanlar üzerindeki te'sîri bugün tıbben dahi sâbit olmuş bir şeydir.

3256. Dostluk ve vehim yüz Yûsuf peyda eder. Muhakkak Hârût ve Mârût'tan daha sihir edicidir.

"Tenîden", masdarının müteaddid ma'nâları vardır, burada "peydâ etmek" ma'nâsındadır (Gıyâsü'l-Lügat). "Yûsuf"tan murâd, mahbûb olan şeydir. "Hârût ve Mârût", iki meleğin ismidir ki, kıssaları I. cildin 3361 ve 3385 numaralı beyitlerinde geçti. Ya'ni, insan bir şeye muhabbet ettiği vakit o şey fenâ dahi olsa onun nazarında iyi ve güzel görünür; ve meselâ gönül bir çirkin kadına bağlanmış olsa onu Hz. Yûsuf gibi güzel görür. Kezâ adâvet dahi böyledir. Bir kimse en güzel bir şeye karşı düşman olsa onu gāyet çirkin görür ve kuvve-i vâhime o çirkinde olmayan bir güzelliği veyâhud güzelde olmayan bir çirkinliği îcâd eder. Zîrâ kuvve-i vâhimenin şânı ma'dûmu mevcûd ve mevcûdu ma'dûm göstermek gibi ahvâldir. Binâenaleyh dostluk ve kuvve-i vâhime muhakkak Hârût ve Mârût'tan daha ziyâde sihirbazdır; ve hadîs-i şerifde حبك الشئ يعمى و يصم ya'ni "Senin bir şeyi sevmen gözünü kör ve kulağını sağır eder" buyrulur.

3257. Onun yadı üzerine bir sûret peyda eder. Sûretin cezbi seni güft ü gûya getirir.

Âşık muhabbet ettiği şeyi zikrederek vehminde güzel bir sûret peydâ eder. İşte bu sûret-i hayâliyye seni kendisine karşı söze getirir.

3258. Sûret önünde yüz bin sır söylersin, nasıl ki dost dostun önünde söyler.

O sûret-i hayâliyye önünde bir dostun bir dosta söylediği gibi birçok sırlar söylersin.

3259. Onda ne bir sûret ne de bir heykel vardır. Ondan yüz "Elest" ve yüz "Belâ!" doğmuştur.

"Sûret"ten murâd, hâriçte münakkaş olan sûret ve "heykel"den murâd, mücessem olan sûrettir. "Elest", ta'bîriyle suâle ve "Belâ!" ta'bîriyle cevâba işâret buyrulur. Ya'ni, âşık sevdiği bir şeyin hayâlî olan sûretini dimâğında peydâ eder. Halbuki onun ne hâriçte bir sûret-i menkûşesi ve ne de bir sûret-i mücessemesi yoktur. Böyle olduğu hâlde o hayâlî olan sûretten yüz suâl ve yüz cevâb doğar, ya'ni âşık o sûret-i hayâliyyesi ile konuşur.

3260. Nitekim gönlü götürülmüş bir ana, yeni ölmüş yavrusunun mezarı önünde;

3261. Cidd ve ictihâd ile sırlar söyler. O cemâd ona diri görünür.

3262. O, o toprağı diri ve kāim bilir. O hâşâki bir göz ve kulak bilir.

O sûret-i hayâliyye ile konuşmanın misâl-i zâhirîsi pek çoktur. Ezcümle çocuğunun âşıkı olup gönlü elinden gitmiş olan bir ana, yeni ölmüş olan bir çocuğunun mezarı önünde kemâl-i gayret ve sa'y ile türlü türlü sırlar söyler. O cemâd olan çocuk veyâ mezar ona diri ve söz anlar bir hâlde görünür. O bîçâre ana o toprağı hayalinde diri ve insân gibi ayakta durucu bilir. O hâşâ-ki görücü ve işitici bilir.

3263. Onun önünde o mezarın toprağının her bir zerresi, şûr vaktinde kulak tutar ve akıl tutar.

O ananın hayalinde o mezarın cemâd olan toprağının her bir zerresi, musîbet vaktinde kulak ve akıl sahibidir.

3264. O toprağı cidd ile dinleyici bilir. Sâhir-nâk olan aşka iyi bak!

"Sâhir", sihredici; "nâk", edât-ı nisbet, "sihrediciye mensûb olan" demektir. Ya'ni, o musîbet-zede olan ana, içinin karışıklığı zamanında, “Bu toprak cemâddır, ona söz söylemek câiz değildir!" demez. Hayâlinde o toprağı cidd ile diri ve dinleyici bilir. İşte sihirbazların şânına mensûb olan şu aşka iyi bak ve âşıkın hâlini de ona göre kıyâs et!

3265. O, tâze mezarın toprağı üzerine yüzünü, göz yaşı ile beraber dembedem öyle hoş koyar.

O ana, bir taraftan o toprağa hitâb eder ve bir taraftan da o yeni mezarın toprağı üzerine ağlayarak yüzünü sürer.

3266. Ki, dirilik vaktinde can gibi olan oğlu üzerine aslâ öyle yüz koymamıştır.

"Ki", yukarıki beyte merbût olan edât-ı beyandır. Ya'ni, o ana oğlu diriyken yapmadığını öldükten sonra mezarına karşı yapar.

3267. Vaktaki mâtemden birkaç gün geçer, onun o aşkının ateşi sakin olur.

"Azâ", sıkıntı senesi ve musîbete sabretmek ve şiddet ve mâtem ma'nâlarınadır. Teşdîd [ile] ["'azza"] dahi telaffuz olunur.

3268. Ölü üzerine olan aşk pâyidar olmaz. Aşkı can artırıcı olan diri üzerine tut!

"Mürde"den murâd, mahlûkāttır. "Hayy-i cân-efzâ"dan murâd, Hâlık'tır. Ya'ni, mahlûk fânîdir ve fânî olan mahlûk üzerine olan aşk pâyidâr ve sabit olmaz. Zîrâ ölür ve onun ancak hayali kalır. Binâenaleyh aşk onun hayâline intikāl eder; ve hayâl ise mürûr-ı zamân ile zâil olur. Cana kuvvet verici olan Hâlık Teâlâ hazretlerine olan aşk ise bâkîdir.

3269. Ondan sonra o mezardan muhakkak ona uyku gelir. Cemâdlıktan yine cemâd doğar.

"Hab"dan murâd, gaflettir. Ya'ni, ölünün mezarına karşı olan âh ve enînden sonra mürûr-ı zamân ile o mezara teveccühden gaflet gelir ve o aşk müncemid bir hâle gelir. Zîrâ cemâdlıktan yine cemâdlık doğar.

3270. Zîrâ ki aşk kendi efsûnunu kaptı ve gitti. Vaktāki ateş acele gitti, kül [3274] kaldı.

Zîrâ ki, sâhir-nâk olan aşk kendi sihrini ve efsûnunu o cemâd olan rûhsuz cesedden kaptı ve gitti, bu hâl ateşin sür'atle yanıp geçmesine benzer. Ateş sür'atle yakıp geçtiği vakit nasıl kül kalırsa cesedden dahi câlib-i aşk olan rûh geçip gider. O cesed ateşin külü mesâbesinde kalır.

3271. O şeyi ki o genç aynada görür, pîr onun hepsini kerpiçte görür.

"Pîr"den murâd, aşk olduğu aşağıdaki beyitte beyân buyrulur. "Civan"dan murâd dahi, Allâhü a'lem, akıldır. Zîrâ ahvâl-i aşk aklın verâsındadır ve aklın idrâk edemediği zevki aşk idrak eder. Nitekim gencin idrâk edemediği ahvâli tecrübeleriyle bir ihtiyar idrak eder. Ya'ni, aklın mücellâ bir aynada gördüğü hayâlâtı, aşk kesîf olan bir kerpiçte dahi görür. Nitekim çocuğu ölen bir ananın o çocuğa olan aşkı onun hayalini kuru toprak üzerinde görüp âh ve enîn ettiği yukarıda beyân buyruldu.

3272. Pîr senin aşkındır, ak sakal değil! Yüz binlerce ümidsizin elini tutucudur.

Ya'ni, yukarıki beyitte dediğimiz pîr senin aşkındır. Yoksa biz "pîr" ta'bî-riyle ak sakalı murâd etmedik. O aşk yüz binlerce ümidsizin imdadına yetişip elini tutucudur.

Ma'lûm olsun ki, aşk umûmiyet i'tibariyle iki nevi'dir. Birisi aşk-ı hakîkî ve dîğeri aşk-ı mecâzîdir. Aşk-ı hakîkî Hâlik'a olan aşktır. Aşk-ı mecâzî mahlûka olan aşktır. Aşk, gerek hakîkî ve gerek mecâzî olsun, âşıkı zevk-i ümîd içinde yaşatır. Fakat ikisinin arasında büyük fark vardır. Mahlûka olan aşk 3368 numaralı beyt-i şerîfde beyân buyrulduğu üzere pâyidâr olmaz. Zîrâ aşkın taalluk ettiği mahal fânîdir. Hâlik'a olan aşk ise bâkîdir. Zîrâ aşkın taalluk ettiği mahal lâ-yezâldir. Cenâb-ı Pîr efendimiz Fihi Mâ Fih'in 42. faslında bu iki nevi' aşk hakkında şöyle buyururlar: "Aşk, galata ve hatâya düşürücü hayâl ile olduğu vakit dahi mûcib-i vecd olursa da, bu vecd Habîr ve Basîr olan ma'şûk-ı hakîkîye âşık olan âşıkın vecdi gibi değildir. O âşıkın hâli karanlıkta ma'şûk zannı ile direği kucaklayıp ağlayan ve şikâyet eden kimseye benzer. Bunun lezezâtı Hayy ve Habîr olan ma'şûkun boynuna sarılmaya benzer mi?"

İşte edyân-ı bâtıleye sâlik olanların esnâ-yı ibadetlerindeki vecd ve bükâları dahi bu kabîldendir. Nitekim 3354 numaralı beyitte bir hıristiyanın papaza günah çıkartması beyân buyrulmuş idi.

3273. Aşk firâkta süretler düzer, vakt-i telâkta nâ-musavver zahir olur.

Aşk sûretsiz olan Hak'tan firâk ve ayrılık vaktinde sûret âşıkları için birtakım sûretler düzer ve peyda eder. Fakat o âşık-ı mecâzî ve o sûret âşıkı bir cezbe-i ilâhîye mülâkî olduğu vakit o âşıka musavver olmayan Hak zâhir olur. Nitekim I. cildin 111 numarasına müsâdif olan beyitte: عاشقی گرزین سر و گرزان سرست عاقبت ما را بدان سو رهبرست ["Aşıklık, gerek bu taraftan ve gerek o taraftan olsun, âkıbet bizim için o tarafa rehberdir."] buyrulmuş idi ki, aşk hakkında orada müfid îzâhât geçti.

3274. Der ki: "O sarhoş olan aklın aslının aslı benim! Sûret üzerinde o güzellik bizim aksimiz olmuştur."

Ya'ni, sûret âşıkına cezbe-i ilâhî erişip sûretten münezzeh olan Hak zâhir olduğu vakit der ki: "Senin sûrete mübtelâ olup sarhoş olan aklının aslının aslı benim! O senin gördüğün sûret üzerindeki güzellik, bizim cemâl-i mutlakımızdan bir pertevin aksidir."

3275. "Şimdi perdeleri kaldırdım, güzelliği vasıtasız yükselttim!"

"Şimdi cezbe-i ilâhiyyem ile senin havâssinin perdelerini kaldırdım ve kalbinin ve ruhunun gözü önünde cemâl-i mutlakımı sûret-i kesîfe vâsıtası olmaksızın yükselttim!" Ya'ni o cemâl-i mutlakımın pertevini mertebe-i süfliyyet olan sûretten mertebe-i ulviyyet olan âlem-i ma'nâya kaldırdım.

3276. "Zîrâ ki benim aksim ile çok dokundun. Zâtımın tecrîdi kuvvetini buldun."

"Der bâften", dokumak ve dokunmak ma'nâlarınadır. Burada "ihtilât etmek" ma'nâsı murâd buyrulur. Ba'zı nüshalarda “der bâhtî", "oynadın" vâki'dir. Ya'ni, "Ey âşık-ı sûret, benim sûretlerde olan cemâl-i mutlakımın aks-i pertevi ile çok ihtilât ettin veyâhud çok oynadın. İşte nihâyet zâtımın o sûretlerden tecerrüdü ve soyunması kuvvetini buldun. Ya'ni beni, cezbem sâyesinde sûretlerden mücerred olarak buldun ve bu sûretle aşk-ı mecâzîden aşk-ı hakîkîye terakkî ettin."

3277. "Vaktaki bu taraftan benim cezbem gidici oldu, o, ortada rahibi görmez!"

Bu beyt-i şerîf 3254 numaralı beyt-i şerîfe merbûttur. "Vaktâki bir hıristiyana bu sûret tarafından benim cezbem gidici oldu, artık o hıristiyan ortada günah affedici olarak bir râhibin sûretini ve vücudunu görmez."

3278. “Cürüm ve hatâdan dolayı o perdenin arkasından Huda'nın lütfundan mağfiret ister."

Ya'ni, "O cezbeye erişen nasrânî anlar ki, cürüm ve hatâsından dolayı o râhibin sûreti perdesinin arkasından ancak Hudâ'nın lütfundan mağfiret istiyor. Asıl afv ve mağfiret Hakk'ın lütfundandır. Kendisi şaşkınlık edip bir perdeye yapışmış ve afv ve mağfireti o perdeden bilmiştir. Bu cezbe içinde artık papaza arkasını çevirir."

3279. Vaktaki bir taştan akıcı bir çeşme ola, taş o çeşmede mütevârî olur.

Meselâ bir taştan bir pınar kaynayıp aktığı vakit taşın sûreti o pınarda mestûr kalır. "Mütevârî”, bir şeyin arkasına gizlenmiş olan demektir. Zarûret-i vezinden dolayı "mütvârî" okunmak icâb eder. Ya'ni, taşın sûreti akan pınarın sûreti arkasında gizlenmiş olur ve artık taş görünmez. Bunun gibi Hakk'ın gaffâriyeti zâhir olunca taş mesâbesinde olan râhibin sûreti o nasrânînin nazarında mestûr kalır.

3280. Ondan sonra kimse ona taş ta'bîr etmez. Zîrâ ki o taştan o gevher akıcı oldu. [3284]

O taştan pınar aktıktan sonra artık kimse ona taş demez, pınar der. Zîrâ ki o taştan o su gevheri akıcı oldu. Bu beyitlerde "taş" ile eşyanın suver-i kesîfesine ve "pınar" ile de Hakk'ın tecelliyât-ı esmâiyyesine ve sıfatıyyesine ve ef'âline işaret buyrulur.

3281. Bu sûretleri kaseler bil! Ve onun içine o şeyi ki Hak döker, onunla ulüvv tutar.

Bu âlem-i şehadetin sûretlerini kâseler mesâbesinde bil! Hak Teâlâ o kâselere esmâ ve sıfatının âsârını döker ve o sûretler dahi bu âsâr ve esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye ile ulviyet peydâ eder. Binâenaleyh insanların o sûretlere teveccühü ve taaşşuku onlarda olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyyenin pertevinden nâşî olur. Fakat câhiller bu hakikatten gâfil olduklarından onlar o sûrete sanılırlar. Sultan Veled hazretleri bu ma'nâyı âtîdeki beyitlerinde îzâh buyururlar:

3282. Ahmaklar cehilden Mecnûn'a dediler: "Leylâ'nın hüsnü o kadar değildir, ehemmiyetsizdir."

"Sehl", lügatte "kolay ve yumuşak ve iniş ve çukur yer" demektir. Burada "ehemmiyetsiz" olmaktan kinâyedir. Mecnûn, Leylâ ismindeki kızın âşığının ismidir ve kıssaları meşhûrdur.

3283. "Bizim şehrimizde ondan daha iyi, ay gibi yüzlerce dil-rübâ vardır."

3284. Dedi: "Sûret bardaktır ve güzellik şarabdır. Onun nakşından bana şarabı Hudâ verir."

Mecnûn o câhillere cevâben dedi: "Bu cismânî olan sûretler birer bardak ve kadeh mesâbesindedir ve onlarda zâhir olan güzellikler dahi kadehte şarâba benzerler. Leylâ'nın sûret-i cismâniyyesi kadehinden bana güzellik şarâbını veren ve içiren Hak Teâlâ hazretleridir."

3285. "Onun aşkı sizin kulağınızı çekici olmamak için, onun bardağından size sirke verdi."

"Sirke"den murâd, çirkinliktir. Ya'ni, "Hak Teâlâ Leylâ'nın sûretinden bana güzellik gösterip aşk şarabını içirdi; ve sizin Leylâ'ya âşık olmamanız için onun sûretinden size çirkinlik sirkesini içirdi, müteneffir oldunuz."

3286. Azîz ve celîl olan Hakk'ın eli her birine bir bardaktan zehir ve bal verir.

Hakk'ın kudret eli bir sûret-i cismâniyye bardağından birine bal ve dîğerine zehir verir; ve Hak Teâlâ birine cemâl ve dîğerine celâli ile tecellî buyurur.

3287. Bardağı görürsün ve fakat nâ-savabın gözüne o şarab yüz göstermez.

"Nâ-savâb"dan murâd, nâ-ehil ve nâ-mahremdir. Ey hakîkate nâ-mahrem olan kimse, sen bardak mesâbesinde olan cismânî sûreti görürsün ve fakat nazarında müşâhedeye ehliyet olmadığı için, o sûret bardağındaki tecellî-i cemâlî şarabı sana yüz göstermez.

3288. Canın zevki kāsırâtu't-tarftır. Kendinin hasmından gayriye nişan göstermez.

Kāsırâtu't-tarf", "bakışı kısa olanlar” demektir. Sûre-i Rahmân'da olan فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ إِنسَ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌ (Rahmân, 55/56) ya'ni “Cennette hûrîler vardır ki bakışlarını kısa yapıcıdırlar, ya'ni zevclerinden başkasına bak-mazlar. Onlara zevclerinden evvel bir insan ve bir cin dokunmadı" âyet-i kerîmesine işaret buyrulur. Beyt-i şerîfde canın zevki kısa nazarlı olmakta bu hûrîlere teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni, can zevkinin nazarı ancak hakîkate mahrem olanlara ma'tûf olur. Nâ-ehiller hakkında kāsırâtü't-tarfdır, aslâ onlara iltifat etmez demek olur.

3289. O şarab kāsırâtü't-tarf geldi; ve bu zarfların hicabı çadırlar gibidir.

Bu beyt-i şerîfde yine sûre-i Rahmân'da olan حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ (Rahmân, 55/72) ya'ni "Çadırlarda bakışları kısa olan hûrîler vardır" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Cemâl-i zâtî-i Hak şarabı hûrîlere ve cismânî olan sûret perdeleri çadırlara teşbîh buyrulmuştur. Ya'ni cemâl-i zâtî-i Hak şarabı hûrîler gibi olup cismânî sûret çadırlarında gizli ve mestûrdur. O şarâb kendi mahreminden başkasına kendisini teslîm etmez.

3290. Deryâ bir haymedir. Onda hayât kaz içindir. Lâkin kargalar için [3294] ölümdür.

"Kelâğ", kuzgun ve yaban kargası demektir. Ya'ni, bir sûretten iki zıd tecellî nasıl zâhir olur dersen, misâli budur ki, deniz kendisinde olan bu iki zıd tecellînin bir çadırıdır. Onda bir hayat vardır. Fakat bu hayat kazlara mahsûstur. Zîrâ kaz denize düşerse yüzer ve zevk alır. Yine o denizde hayâtın zıddı olan ölüm de gizlidir. Bu ölüm de kargalara mahsûstur. Zîrâ karga denize düşerse boğulur ve ölür.

3291. Zehir dahi yılan için gıda ve azık olur; onun gayrına onun zehri derd ve ölümdür.

Bir sûretten iki zıd hâlin zuhûruna bir misâl-i dîğer dahi zehirdir. Zehir yılana gıda ve hayat ve yılandan başkasına da onun o zehri evcâ' ve ölümdür.

3292. Her bir ni'metin ve mihnetin sûreti buna cehennemdir ve ona cennettir.

Bu âlem-i şehadette her bir ni'metin sûreti ba'zı kimseye cehennem gibi elem ve azâb verir. Ba'zı kimseye de cennet gibi zevk ve râhat verir. Ve kezâ her bir mihnetin sûreti de böyledir. Kimine cehennem gibi azâb ve kimine cennet gibi zevk ve rahat olur. Velhâsıl ni'met ve mihnet eşhâsa göre değişir.

3293. İmdi bütün ecsâm ve eşya görünürler. Halbuki onda gıda ve zehir vardır, görmezsiniz.

İmdi bu dünyada bütün ecsâm ve eşyâ his gözüyle görünürler. Halbuki o ecsâm ve eşyânın her birinde sebeb-i hayât olan gıdâ ve sebeb-i memât olan zehir vardır. Bunları his gözüyle göremezsiniz. Ba'zı nüshalarda birinci mısra'da "yübsarûn" "tübsırûn" sûretinde vâki'dir, "görürsünüz" demektir. Ya'ni “İmdi bütün ecsâmı ve eşyayı his gözüyle görürsünüz, fakat onlarda olan gıdâyı ve zehri görmezsiniz" demek olur.

3294. Her bir cisim bir kase ve bardak gibidir. Onda hem gıda ve hem dil-sûz-luk vardır.

3295. Kâse zahir, onda ni'met gizlidir. Onun taimi bilir ki ondan ne yer.

"Rağad", maîşet genişliği ve ni'met demektir. "Tâ'im" yiyici ve tadıcı demektir. Ya'ni, sûret kâsesi his gözüne zâhirdir. Fakat onda ni'met gizlidir. Ancak o sûret kâsesinden tadıcı olan kimse ondan ne yediğini bilir. Tatmayan bilmez.

3296. Yûsuf'un sûreti bir güzel kadeh gibi idi. Babası ondan yüz bâde-i tarûb içti.

Yûsuf (a.s.)ın sûret-i cismâniyyesi bir güzel kadeh gibi idi. Babası olan Ya'kub (a.s.) o kadehten birçok şevkler bâdesini ve şarabını içti.

3297. Kardeşlerine de ondan zehr-ab var idi. Zîra onlarda kîn zehrini artırdı.

Yine o Hz. Yûsuf'un sûreti kadehinden kardeşlerine zehir gibi acı ve murdar su hâsıl oldu. Zîrâ cenâb-ı Yûsuf'un kardeşlerinde o cemâl-i zâtî şarabı kîn ve hased zehrini artırdı.

3298. Yine ondan Züleyha'ya şeker olup aşktan diğer bir afyon çekti.

Yine Hz. Yûsuf'un sûreti kadehinden Mısır azîzinin zevcesi olan Züleyhâ'ya şeker hâsıl oldu ve ondan husûle gelen aşktan Züleyha başkalarının o sûretten çektiği afyondan başka bir afyon çekti. "Afyon", haşhaştan hâsıl olan uyuşturucu bir maddedir ve "panzehir" ma'nâsına da gelir. Ya'ni Hz. Yûsuf'un kadeh-i cismi bir iken her bir kimse ondan muhtelif şeyler içtiler.

3299. Ya'kūb'a olan şeyin gayrı o güzele Yūsuf'tan gıda idi.

Ya'ni, Ya'kūb (a.s.) Yûsuf (a.s.)ın kadeh-i sûretinin firâkından gam şerbetini içti. O güzel Züleyha ise yine Yûsuf (a.s.)ın kadeh-i sûretinden rûhun gıdâsı olan aşk şarabını çekti. Bu iki şey birbirinin gayrı idi. Binâenaleyh aynı kadehten muhtelif kimseler başka başka şeyler içti.

3300. Şerbet türlü türlü ve bardak bir, tâ ki gaybın şarabında sana bir şek kalmaya! [3304]

Bu misâllerden zahir oldu ki, bir kadehten türlü türlü şerbetler içilebiliyor. İşte bu haller âlem-i gaybın türlü türlü şarâbları olduğunda şübhe etmemek içindir. Zîrâ his gözüyle görülen bir sûretten bir kimsenin nasîbi ne mâhiyette olduğu meçhûldür.

3301. Bâde gaybdandır, bardak bu cihandandır. Bardak zahir, bâde onda çok gizlidir.

Sûret kadehinden içilecek olan şarâb âlem-i gaybdandır, zuhûrundan evvel bilinemez. O sûret-i cismânî kadehi ise bu âlem-i kesâfettendir. Binâena- leyh his gözüyle görülür. Bu his gözüyle görülen sûret kadehinde ne türlü şarâb olduğu çok gizlidir.

3302. Nâ-mahremlerin gözünden çok gizli, fakat mahreme âşikâr ve açıktır.

Ya'ni, bu sûret kadehlerinde neler bulunduğu hakîkate ve sırr-ı kadere nâ-mahrem olanlardan çok gizlidir. Fakat sırr-ı kader kendilerine mekşûf olan mahremlere ve evliyâ-i kirâma âşikâr ve apaçıktır.

3303. "Ey benim Allah'ım, bizim basarlarımız sarhoş kılındı. Bizden afv eyle, bizim yüklerimiz ağır oldu!"

Bu beyt-i şerîfde Hz. Pîr zât-ı şerîflerini de ehl-i gaflet arasına katarak münâcât buyurdular. Bu bize ta'lîm içindir. Ya'ni, "Ey benim Allah'ım, bu âlem-i kesâfette suver-i muhtelifede zahir olan şuûnât-ı ilâhiyyen ile bizim gözlerimiz kamaştırıldı ve sarhoşların bakışları gibi bakıyoruz. Seni görmüyoruz, o sûretleri görüyoruz. Bizden bu şirk-i hafiyi affeyle! Zîrâ bizim yüklerimiz ve bu şirk sebebiyle günahlarımız ağır oldu!"

3304. "Ey gizli olan, sen muhakkak iki hafıka doldun. İki maşrıkın nûru fevkine yükseldin."

"Hafik", mağrib demektir. "Hâfıkayn", ya'ni "iki hâfik", mağrib ve maşrık ma'nâsında müsta'meldir. Zîrâ ilm-i hey'et iktizâsınca arzın bir tarafı için mağrib olan mahal aynı zamanda diğer tarafı için maşrık olur. Bu sebeble "hâfikayn", mağrib ve maşrık ma'nâsında kullanılır. "İki maşrık"tan murâd, birisi güneşin ve diğeri ayın maşrıkıdır. Ya'ni, "Ey zât-ı latîfi enzâr-i hissiyyeden gizli olan Hak Teâlâ, sen وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ (Bakara, 2/115) ya'ni “Maşrık ve mağrib Allah'ındır. Ne tarafa teveccüh edersen Allah'ın vechi vâki'dir" âyet-i kerîmesinde beyân buyurduğun üzere mağribe ve maşrıka doldun. İki maşrıkın nûrunun üzerinde yükseldin. Zîrâ vücûd-ı hakîkî senindir. İki maşrıkın nûru senin vücudundan zâhir olmuştur."

3305. "Sen bizim sırlarımızı keşfedici bir sırsın! Sen bizim nehirlerimizi ifcâr edici bir fecrsin!"

"Sır"dan murâd, vücûd-ı mutlak-ı Hak; "esrâr"dan murâd, vücûd-ı mutlakta mahfi olan sıfat ve esmâdır. "Fecr", asl-ı lügatte, "bir şeyi geniş sûrette yarmak" demektir ve "fail" ma'nâsında da müsta'meldir. Ya'ni, “yarıcı ve şakkedici" demektir. "Mefcer", su akmak için yarılan mahal demektir. Bundan murâd cismânî olan vücûdât-ı izâfiyyemizdir. "Enhâr", geniş su mecrâsı ma'nâsına olan "nehr"in cem'idir. Bundan murâd dahi esmâ-i ilahiyyenin suver-i ilmiyyesinden ibaret olan a'yân-ı sâbitedir. Ya'ni, "Ey Allah'ım, sen bizim havâssımızdan gizli olan vücûd-ı mutlaksın. Bizim sırlarımız ve hakîkatlerimiz olan sıfât ve esmâ-i ilâhiyyeni zât-ı mutlakından keşf ve ızhâr edicisin. Sen bizim nehirler mesâbesinde olan a'yân-ı sâbitemizin mefceri olan bu cisimleri âlem-i tabîatı yarıp çıkarıcı ve halk edicisin. Bu sûret-i cismâniyyemizden a'yân-ı sâbitemizin ahkâmı cârî olur."

3306. Ey zâtı gizli, atası mahsüs! Sen su gibisin ve biz değirmen gibiyiz!

"Reha", değirmen demektir. "Ey zât-ı latîfi gizli olduğu hâlde bu âlem-i sûrette atâyâ-yı esmâiyyesi mahsüs olan vücûd-ı hakîkî, senin vücûd-ı mutlakın suya benzer ve bizim vücûdât-ı izâfiyye ve kesîfemiz dahi değirmen gibidir. Su değirmeni nasıl döndürürse senin vücûd-ı mutlakın dahi bu vücûdât-ı izâfiyye âlemini öyle döndürür!"

3307. Sen rüzgâr gibisin ve biz toz gibiyiz. Rüzgâr gizli olur ve onun tozu aşikardır.

"Senin vücûd-ı mutlak-ı latîfin rüzgâr gibi ve bizim vücûdât-ı kesîfemiz rüzgârın kaldırdığı toz gibidir. Havaya kalkan tozda rüzgâr gizli ve tozun karaltısı aşikardır." Bu beytin nazîrleri I. cildin 610 numarasına müsâdif olan: ما عدمها ییم و هستیهای ما تو وجود مطلقی فانی نما ["Biz yoklarız ve bizim varlıklarımız da yoktur; Sen fânî gösterici bir vücûd-ı mutlaksın"] beytiyle 611 numarasına müsadif olan : ما همه شیران ولی شیر علم حمله شان از باد باشد دمبدم ["Biz hep arslanlarız; fakat bayrak arslanı! Onların hamleleri vakit vakit rüzgârdan olur"] beytinde geçti.

3308. Sen bir baharsın, biz yeşil bağ gibi hoşuz. O gizli ve onun bahşişi âşikardır.

“İlâhî, senin vücûd-ı latîfin bir bahar gibidir. Bizim vücûdât-ı izâfiyyemiz o bahardan yeşillenmiş bir bâğ gibi latîfdir ve güzeldir. Senin o bahar-ı vücû- dun gizli ve onun atâyâ-yı zâtiyye ve esmâiyyesi âşikârdır." Bu ve âtîdeki beyitlerde teşbîhât-ı kesîfeden teşbîhât-ı latîfeye terakkî buyrulmuştur.

3309. Sen can gibisin, biz el ve ayak gibiyiz. Elin kabzı ve bastı candan revâ oldu.

“İlâhî, sen bu vücûd-ı izâfi âleminin latîf olan cânı gibisin. Bizim vücû- dât-ı kesîfemiz ise el ve ayak gibidir. Elin açılıp kapanması candan olduğu gibi bizim bilcümle harekâtımız dahi senin sıfat-ı Hayat'ından zahir oldu." Nitekim âyet-i kerimede لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ (Kehf, 18/39) ya'ni "Kuvvet ancak Allah iledir" buyrulur.

3310. Sen akıl gibisin, biz dil misaliyiz. Bu dil bu beyânı akıldan tutar.

[3314] “İlâhî, senin vücûd-ı latîfin akıl gibi gizli ve bizim vücudumuz dil gibi zâ- hirdir. Fakat bu zâhir olan dil bu beyânât ve elfâzı aklın imdadıyla ızhâr eder. Aklın imdâdı olmazsa dil ancak sakit bir et parçasından ibaret kalır."

3311. Sen şâdî misalisin ve biz gülmeyiz ki, mübarek olan şâdînin neticesiyiz.

"İlâhî sen kalblere müstevlî olan sürür ve şâdî gibisin ve biz dahi gülme gibiyiz ki, o gülme mübarek olan sürür ve şâdînin netîcesidir."

3312. Bizim hareketimiz her bir dem muhakkak eşheddir ki, sermed olan ce- lâl sahibi zâtın şahididir.

"Eşhedü", kelimesi fi'l-i muzârî sîgasının nefs-i mütekellim vahde olması- na göre "Ben şehadet ederim!" ma'nâsına gelir. Bu sûrette beyt-i şerîfin ma'nâsı: "Bizim vücûd-ı izâfîmizin hareketi her anda "Ben Hakk'ın varlığına şehadet ederim!" diyerek celâl sâhibi ve ebedî olan zât-ı latîf-i Hakk'ın vücû- dunun fiilen şâhididir" demek olur.

İsm-i tafdîl [=eşhed] olduğuna göre "En ziyâde şehadet edici" ma'nâsında olup bu sûrette beyt-i şerîfin ma'nâsı: "Bi- zim vücûd-ı izâfimizin hareketi her bir demde en çok şehadet edicidir ki, ebedî olan Zü'l-celâlin fiilen şâhididir."

3313. Değirmen taşının ıztırab içinde dönüşü su ırmağının vücudu üzerine eşhed geldi.

"Nitekim değirmen taşının çarpınma içinde dönüşü su ırmağının vücûdu ve varlığı üzerine en ziyâde şehadet edici geldi." Buraya kadar ebyât-ı şerîfde teşbîhât-ı kesîfe ve latîfe zikredilmiştir. Atîdeki beyt-i şerîfde ise tenzîh-i husûsî mevzû'-ı bahsdir.

3314. Ey benim vehmimden ve kıyl ü kālimden hariç, toprak benim farkım ve temsîlim üzerine olsun!

"Fark", başın tepesi ve iki şeyi birbirinden zihnen veyâ fiilen ayırmak ma'nâlarınadır. Burada bu iki ma'nâya göre de vecih vardır. Birinci ma'nâya göre olan vecih: Ya'ni, "Ey benim vehmimden ve âlem-i elfâzdaki kıyl ü kālimden hâriç ve münezzeh olan, zât-ı mutlak-ı Hak, benim senin vücûd-1 hakîkîn ile eşyâ-yı kesîfe ve latîfe arasında yaptığım teşbîhâtıma ve temsîlâtıma ve benim başımın tepesine helâk toprağı saçılsın! Zîrâ bu teşbîhâtın zât-ı latîfin ile hiçbir münasebeti yoktur!" İkinci ma'nâya göre vecih: "Ey benim vehmimden ve kıyl ü kālimden münezzeh ve hâriç olan zât-ı latîf, benim iki varlık ispat ve ikisinin arasını zihnen ve fiilen ayırıp birini Sen ve birini de Senin gayrın addederek yaptığım teşbîhât ve temsîlâtıma ve bu farkıma toprak saçılsın! Zîrâ vücûdda Evvel ve Ahir ve Zahir ve Bâtın ancak sensin! Senin varlığın muvâcehesinde ne vardır ki, sen ona benzemiş olasın! Nitekim sen kelam-ı şerîfinde هو الأول والآخر والظاهر والباطن (Hadid, 57/3) ya'ni "Evvel ve Ahir ve Zâhir ve Bâtın Ó'dur" buyurdun. Fakat ne yapalım ki senin esmâ ve sıfâtınla beraber zât-ı Hakk'ının yine zâtına zuhûrundan ibaret olan bu âlem-i keserâtta mevhûm bir fark ve gayriyet hâsıldır; ve bu sebeble rubûbiyet ve ubûdiyet nisbetleri zâhirdir."

3315. Bende senin hoş olan tasvirinden sabretmez. Her bir dem sana der ki: "Canım senin mefreşindir!"

"Binâenaleyh kul kendi mertebesinde senin hoş olan tasvîrinden fâriğ olmaz ve alışık olduğu temsîlât ve teşbîhâttan vazgeçmez. Binâenaleyh seni temsîlât ve teşbîhât ile bilmek sabırsızlığına mübtelâdır. Halbuki sen ancak yine seninle bilinirsin. Nitekim havâss-1 evliyân عرفت ربی بربی ya'ni "Ben rabbimi Rabbim ile bildim" buyurmuştur. Bu sabırsız kul senin senliğini ve kendinin kendiliğini isbât edip der ki: "Benim canım senin mefreşindir ve senin kudret ayağının çiğnediği mahaldir."

3316. O çoban gibi ki derdi: "Ey Huda, kendi çobanının ve muhibbinin önüne gel!"

3317. "Tâ ki ben senin gömleğinden bit arayayım! Senin çarığını dikeyim ve eteğini öpeyim!"

"Sâika-i aşk ile kulun Sana karşı söylediği sözler Mûsâ (a.s.) zamanındaki çobanın söylediği sözlere benzer. O derdi ki: "Ey benim sevgili Hudâ'm, bu çobanının ve muhibbinin yanına gel ki, senin gömleğindeki bitleri ayıklayayım. Çarığın sökülmüş ise dikeyim ve senin eteğini öpeyim!" Bu çoban kıssası II. cildin 1707 numaralı beyt-i şerîfinden i'tibâren o cildde mufassalan mezkûrdur.

3318. "Hevâda ve aşkta kimse ona eş olmadı. Fakat tesbihde ve sözde kāsır idi."

"Hevâ", elifin kasrıyla kalbin mütelezziz olduğu şeye meyletmesi. "Aşk", âşıkın kalbine vâki' olan bir keyfiyyet-i muhrikadır. Ya'ni, "Muhabbette ve aşkta kimse o çobanın eşi ve nazîri olmadı. Fakat o çoban zât-ı latîf-i Hakk'ı tenzîhde ve âlem-i kelâmda şân-ı ulûhiyyete lâyık olan sözlerde kāsır ve âciz idi. Bununla beraber kalbi aşk-ı ilâhî ile yanar tutuşur idi."

3319. Onun aşkı, otağı felek üzerine kurmuş, can o çobanın otağının köpeği olmuş idi.

Ya'ni, o çobanın öyle bir aşkı var idi ki, otağını felek üzerine ya'ni âlem-i sûreti geçip âlem-i ma'nâ üzerine kurmuş ve rûh-ı hayvânîsi o çobanın otağının köpeği olmuş idi. "Hargâh", pâdişâh ve vezir otağı ve çadırı; ve "can"dan murâd, çobanın rûh-ı hayvânîsidir. Zîrâ âşık-ı Hakk'ın rûh-ı hayvânîsi aşkın ve âşığın hükmüne mutî' ve münkāddır.

3320. Vaktaki Halik'ın aşkı deryası cûş vurdu, onun kalbine vurdu, senin kulağına vurdu.

Hâlık Teâlâ hazretlerinin aşkının deryâsı kaynadığı ve dalgalandığı vakit bu deryânın dalgası doğrudan doğruya o çobanın kalbine çarptı. Ondan dolayı o çoban şûrîde oldu ve onun rûh-i hayvânîsi ve nefsi bu dalganın te'sîri altında zebûn kaldı. Fakat ey sâmi', o dalga senin kulağına vurdu ve sen yalnız o aşk kıssasını dinlemekle kaldın; ve dinlemekten hâsıl olan te'sîr ne derece olursa senin aşk-ı ilâhîden nasîbin dahi o kadar oldu. Beyt: "Birisi âşıklık nedir?, diye sordu. Benim gibi olduğun vakit bilirsin! dedim".

"Cûhâ" ve "Cuhî" ve "Cuhâ" kabâil-i Arab'dan Fezâre kabîlesinden Ebu'l-Gusn künyesiyle hamâkatte beyne'l-Arab mesel olmuş bir kimsenin ismidir. Arabî ve Fârisî olarak birçok hikâyeleri yazılmıştır. Hikâyeleri Hoca Nasreddin Efendi (rahmetullâhi aleyh)in hikâyelerinden çoktur.