İçeriğe atla

Cuhâ'nın hikâyesidir ki, çarşaf örttü ve vaazda kadınlar arasında oturdu ve bir hareket yaptı. Bir kadın onun erkek olduğunu tanıdı, bir na'ra vurdu.

28. bölüm / 51 · 1917 kelime · ~10 dk okuma

3321. Beyanda çok güzîde bir vaiz var idi. Kürsî altında erkekler ve kadınlar cem'iyyeti var idi.

Beyân ve takrîrde çok seçilmiş bir vâiz var idi ki, onun kürsîsi altında da onun takrîrine meftûn olan birçok erkek ve kadın toplanmış idi.

3322. Cuha gitti, çarşaf ve peçe yaptı; o kadınların arasında tanınmaz oldu.

Ya'ni, Cuhâ gitti, kadınlara mahsûs olan çarşafı ve peçeyi tedarik etti ve çarşafı başına, peçeyi yüzüne örttü. O vâizin meclisine giderek kadınların arasına girdi ve o kadınlar arasında da erkek olduğu tanınmaz oldu.

3323. Bir sualci vâize râz ile sordu: "Kasık kılı namaza noksan mıdır?"

Ya'ni, bir suâlci "Kasıkta biten kıllar namaza noksan ve kerâhat verir mi?" diye bir pusula yazıp gizlice vâize sordu.

3324. Vâiz dedi: “Vaktaki âne uzun ola, binâenaleyh ondan namaza kerâhat olur."

"Âne", "kasık" demektir ki, mecâzen "kasık kılı" murâd olunur. Ya'ni, vâiz aldığı bu pusula üzerine umûm cemâatin istifadesi için âşikâre olarak dedi ki: "Kasık kılı uzun olduğu vakit o kıldan namaza kerâhat olur."

3325. "Ya od ile yahud ustura ile tıraş et! Tâ ki namazın güzel ve latif olarak kamil gelsin!"

"Âhek", kireç ile zırnıktan mürekkeb bir çamurdur ki, ona Türkçe'de "ot" (اود) derler ve hamamlarda kasık kıllarını düşürmek için kullanılır. Sâhib-i İhyâ tahâret kitabında şöyle buyururlar: "Kasık kıllarını ya tıraş ile veyâhud od tutunmak sûretiyle izâle etmek müstehabdır. Kırk günden sonraya bırakmak câiz değildir.

3326. Sualci dedi: "Namazın noksan olmak için o uzunluk ne hadde kadar şart olur?"

Cemâat arasındaki sorucu tekrar vâize sorup dedi ki: "Namazın doğruluğuna zararı olmak için o kasık kılının uzunluğu ne kadar olmak şarttır?"

3327. (Vâiz) dedi: "Ey sorucu, uzunlukta bir arpa kadar olursa müteakiben tıraş etmek farz olur."

Vâiz cevâben dedi ki: "Kasık kılı bir arpa boyunda olursa tıraş etmek müstehabdır. Fakat bundan fazla uzun olursa tıraş etmek farzdır."

3328. Cuha dedi: "Ey kız kardeş, gör, benim kasığım böyle olmuş mudur?"

3329. "Hak rızası için elini önüme getir ki o kerâhat mikdârına gelmiş midir?"

Çarşaflanıp kadın kıyafetine girmiş olan Cuhâ yanındaki kadınlardan birine dedi ki: "Ey kız kardeş, Allah rızâsı için elini benim önüme getir de bir bak ki, benim kasığımın kılları hoca efendinin dediği gibi benim namazımı mekrûh yapacak kadar uzamış mıdır?"

3330. Kadın elini erkeğin şalvarı içine soktu. Onun zekeri kadının eline do[3334]kundu.

Kadın Cuhâ'yı da kadın zannedip elini o erkek olan Cuhâ'nın şalvarı içine soktu ve eli Cuhâ'nın zekerine dokundu.

3331. Kadın derhal şiddetli bir na'ra vurdu. Vâiz dedi: "Benim sözüm onun kalbine vurdu!"

Kadının eli dokunur dokunmaz "Aaa!" diye bir haykırdı. Vâiz efendi de kendi kendine: "Benim kemâl-i fesâhat ve belâğat ile söylediğim sözler bu kadının kalbine te'sîr edip cezbeden nâşî na'ra vurdu!" diye mahzûz oldu ve bu fikrini de cemâate anlattı.

3332. Dedi: "Hayır, kalbine vurmadı, eline vurdu. Ey akıllı, eğer onun diline vuraydı vay haline!"

Cuhâ vâizin bu fikrine cevâben dedi: "Hayır, ey aklı çok olan vâiz efendi, kalbine vurmadı, eline vurdu; ve eğer onun diline ya'ni cisminin içine vuraydı kemâl-i zevkinden ne hâle geleceğini var kıyâs et!" Bu beyit yukarıdaki 3321 numaralı beyt-i şerîfe merbûttur. Zîrâ orada buyrulmuş idi ki: "Aşk-ı ilâhî çobanın kalbine vurdu ve senin kulağına."

3333. O sâhirlerin kalbine biraz vurdu. Asâ ve el onlara bir oldu.

Aşk-ı ilâhî o Fir'avn'un sihirbazlarının kalbine biraz çarptı ve bu az çarpmanın netîcesi olarak, sihir için yaptıkları deynekler ile cisimlerinin elleri arasında fark kalmadı; ve ikisini de cemâd mertebesinde gördüler. Binâenaleyh Fir'avn'un ellerini ve ayaklarını keseceği tehdîdine karşı asla ehemmiyet vermediler ve hayat-ı sûriyyeye karşı lâkayd kaldılar.

3334. Eğer bir ihtiyardan asayı alır isen ey şâh, o gürûhun elden ve ayaktan incindiğinden ziyade incinir.

Halbuki hayat-ı sûriyyesine sarılmış olan bir ihtiyarın elinden dayandığı asâyı alırsan, ey ma'nâ şâhı olan kimse, o sihirbazların elleri ve ayakları kesilmesinden incindiklerinden ziyâde incinir ve rahatsız olur. O sihirbazlar kalblerine müessir olan aşk-ı ilâhî sebebiyle Fir'avn'un siyasetinden müteessir olmadılar.

3335. "Lâ dayra!" na'rası feleğin üzerine erişti. Agâh ol, kes ki can çekişmekten kurtuldu!

Ya'ni, sâhirlerin Fir'avn'a karşı vurduğu قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنقَلِبُونَ (Şuarâ, 26/50) ya'ni "Bize zarar yoktur. Biz Rabbimize münkalib oluruz!" na'rası fe- leğe erişti. Onlar dediler ki فَاقْضِ مَا أَنتَ قاض (Tâhâ, 20/72) ya'ni "Sen hükmedeceğin şeyi et!" Ya'ni "Agâh ol, mâdemki elimizi ve ayağımızı kesmek istiyorsun, kes! Zîrâ bi[zim] rûh-i insânîmiz rûh-i hayvânîmiz ile münâzaa etmekten ve can çekişmekten ibâret olan bu hayât-ı sûriyyeden kurtulsun!"

3336. Biz bildik ki, biz bu ten değiliz; tenin verâsında Hâlık ile diriyiz!

"Ey Fir'avn, biz zevkan ve hâlen bildik ki, biz bu cism-i unsurîden ibâret değiliz. Bu cismin verâsında ve arkasında bir rûh-i izâfî ve insânî vardır ki, Hakk'ın sıfat-ı Hayât'ı ile kāimdir. Binâenaleyh biz şimdi Hâlık ile diriyiz, rûh-i hayvânî ile değil!"

3337. Ey saâdet o kimseye ki zâtını tanıdı. Ebedî olan emn içinde bir köşk yaptı.

Bu beyt-i şerîf sâhirlerin lisânından değildir, Hz. Pîr tarafından irşâddır. Saâdet-i hakîkiyye bu kimseye nasîb olmuştur ki, kendi zâtını ve hakîkatini zevkan ve hâlen tanıdı; ve bu tanıma yüzünden ebedî eminlik ve korkusuzluk içinde kendisine bir vücûd köşkü tertîb etti. Ma'lûm olsun ki, kâffe-i mahlûkāt "rûh” ile "nefs"in netîcesi; ve "nefis" rûhun neticesi ve rûh "emr"in netîcesidir. Zîrâ Hak Teâlâ rûhu hiçbir sebeble değil, ancak zâtının zâtiyyeti ile izhâr eyledi. "Emr" ile işâret olunması bu sebebledir. İmdi bir kimse kendi “zât"ını ve "hakîkat"ini tanırsa Hakk'ı tanımış ve Hakk'ın ebedî olan varlığında korkusuz ve emniyet-i kâmile içinde kendisine bir varlık yapmış olur. Fakat bu tanıma ilmen tanıma değildir. Zîrâ ilim mertebesinde şekk vardır, fakat zevk ve hâlde şekk yoktur. Binâenaleyh hakka'l-yakîn ile tanımak lazımdır. Bu da aşk-ı ilâhî ile müyesserdir.

3338. Bir çocuk ceviz ve kuru üzüm için ağlar. Akılin önünde o çok ehemmiyetsiz şey olur.

3339. Kalbin önünde cesed ceviz ve kuru üzüm geldi. Çocuk adamların âlemine ne vakit erişir?

"Kalb"den murâd, ârif-i kâmilin kalbidir; ve “çocuk"tan murâd, gāfil olan kimselerdir. Tecelliyât-ı Hakk'ın mazharı olan kalb-i kâmilin önünde çocukları eğlendiren ceviz ve kuru üzüm mesâbesinde bulunan cesedin hiçbir kıymeti yoktur. Bu cesede kıymet verenler hakîkat-i hâlden gāfil olanlardır. Binâenaleyh gāfiller ma'zûrdurlar. Hiçbir çocuk büyük adamların ilmi mertebesine erişemez.

3340. Her kim mahcûbdur, o muhakkak çocuktur. Adam o olur ki şekten hariçtir.

Her kim ki kendi hakîkatinden hicâb içindedir ve cisim perdesi arkasında kalmıştır, o kimse her ne kadar saçlı sakallı bir adam ise de yine çocuk hükmündedir. Bu husûsta yalnız evliyâullahın beyânâtından tahmînî bir ilim istihsâli onu çocukluk hükmünden kurtaramaz. Zîrâ o kimse henüz mertebe-i yakîne vâsıl olmamıştır. Şekk ve acabâ içindedir. Merd-i ilâhî o kimsedir ki, mertebe-i yakîne vâsıl olmuş ve şekk ve acabâ dâiresinden dışarıya çıkmıştır. Zîrâ ilim mertebesinde bulunan kimseler "Acabâ bu mesele dedikleri gibi midir?" vesvesesinden kurtulamaz.

3341. Eğer bir kimse sakal ve haya ile erkek olaydı, her bir keçinin çokluk sakalı ve kılı olur.

Ya'ni, erkeklik sakal ve âlet-i tenâsül ile değildir. Eğer sakal ile adam olmak lazım gelse, keçide de uzun sakal ve haya vardır; onlar da erkek bir adam olurdu. Bu beyt-i şerîfde kendisine uzun sakal ve koca kavuk yapıp mürşidlik da'vâsında bulunan müzevvirlere ta'rîz vardır.

3342. O keçi fenâ kılavuz olur. Ashâbını acele kasabın önüne götürür.

Sûrette sakallı ve hayâlı olan kösemen keçi fenâ bir kılavuz olup kendi arkadaşlarını kasabın önüne götürdüğü gibi, yalancı mürşid dahi fenâ bir kılavuz olup kendi müridlerini kasab-ı ma'nevî olan nefis ve şeytanın önüne götürür.

3343. Ben sabıkım diye sakalını taramış; sabıksın fakat ölüm ve gam tarafına!

O yalancı şeyh efendi ben önde rehberim ve sabıkım diyerek sakalını tarayıp kendisine çeki ve düzen vermiş ve müridlerin önünde azamet ve vakār ile yürür. Ey şeyh efendi, evet, sâbıksın ve kılavuzsun fakat nereye? Helâk-i ma'nevî ve gamm-1 ebedî tarafına!

3344. Agah ol, reviş ihtiyâr et ve sakalı bırak! Bu bizliği ve benliği ve teşvîşi terk et!

Ey hakikatten gafil olan şeyh efendi, kendine gel, ehl-i hakîkatin kendisini ihtiyâr et; ve sakalı ve sûret ve kıyafet düzmeyi bırak! Bu bizliği ve benliği ya'ni kendini görmeyi ve karışık fikirleri terk et! Gazel-i Mısrî Niyazî (k.s.): Gel ey sûfi, çıkar sof'u, kıl insaf Ko sûret düzmeği, kıl içini sâf Riyâ ile bu ömr-i nâzenîni Nice bir sarfedip edersin isrâf Kuru da'vâ mı sandın sen bu âlemi? Bu yola böyle mi gittiler eşrâf? Dahi bir kâmilin bu mu nişânı? Sana derviş ola etrâf ve eknâf Değil vallâhi mürşidlik, bu resme Kemâl ehline yakışmaz bu evsâf Erit pâk eyle kalbin eyle hâlis Beğenmez böyle kalbi anla, sarrâf

3345. Tâ ki gül kokusu gibi, âşıklar ile beraber gülistanın kılavuzu ve yol göstericisi olasın!

Ya'ni, sûretten geç ve ma'nâ tarafına gel ki, gül kokusu nasıl gülistan tarafına rehberlik ederse sen de sana tâbi' olan âşıklar ile maârif-i ilâhiyye ve hikemiyât-ı rabbâniyye gülistanı tarafına kılavuz ve rehber olasın!

3346. Gül kokusu kimdir? Aklın ve hıredin demidir. Ebed bağının yolunun hoş kılavuzudur.

"Akıl"dan murâd, akl-ı küldür; ve "hıred"den murâd, akl-ı maâddir; ve "gül"den murâd, zât-ı Hak'tır. Ya'ni, gül kokusu kimdir bilir misin? Akl-ı küllün mazharı olan insân-ı kâmilin ve akl-ı maâdin nefhasıdır ki, bu kokudan zât-ı Hakk'ı nefsinde idrâk edersin. Zîrâ bu koku ebed bâğının yolunun hoş kılavuzudur.

Şahın Ayaz'a "Çarığın ve postun şerhini açık söyle, tâ ki senin kapı yoldaşların ondan nasîhat işaretini tutsunlar ve mev'ıza bulsunlar! Zîrâ dîn nasîhattir!" diye tekrar emretmesidir

3347. "Ey Ayaz, çarığın sırrını beyan et! Çarığın önünde bu kadar niyaz nedir?"

Sultan Mahmûd Ayaz'a dedi ki: "Ey Ayaz, eski çarığını ve postekini bir odaya niçin kapadın da ara sıra gidip ziyaret ettin ve onların önünde niçin bu kadar niyazlarda ve tazarru'larda bulundun, bunun sırrını beyân et!"

3348. "Ta ki senin Sungur'un 'un ve Bekbaruk'un senin postunun ve çarığının sırrının sırrını işitsin!"

"Sungur", aslında bir kuş ismidir. Fakat Türkler bu ismi insanlara koymuştur; ve Sultan Mahmûd'un ümerâsından birisinin adıdır. "Bekbaruk", bu da kezâlik ümerâdan birinin adıdır. Birinci "sır”dan murâd, çarığın ve postun oda içinde saklanması; ve ikinci "sır”dan murâd, bunların saklanmasının sırrı ve hikmetidir. Ya'ni, "Ey Ayaz, bu çarığı ve postu saklamaktaki sırrı ve hikmeti açıkça söyle ki, senin maiyetinde bulunan bizim ümerâmızdan Sungur ve Bekbaruk ismindeki beyler, o sırrı ve hikmeti dinlesinler de hulûsun ve safvetin ne demek olduğunu anlasınlar!"

3349. "Ey Ayaz, senden bendelik nûr buldu. Senin nûrun aşağılıktan felek tarafına koştu!"

"Ey Ayaz, senin hulûsundan bendeliğin ma'nâsı ve rûhu nûr bulup inkişâf etti ve senin bu ihlâsın süflî olan maddî istifade ve menfaatlerden tecerrüd edip ulvî olan fikir ve idrak tarafına acele etti ve koştu!" Ve bu beyitte insân-ı kâmilin Hakk'a olan kulluğu Hakk'ın ihsânına ve ni'metlerine olan râbıta-i kalbiyyeden dolayı olmayıp mahza zâtına olan aşk ve muhabbete müstenid bulunduğuna işâret buyrulur.

3350. "Vaktaki sen bendeliğe dirilik verdin, bendelik âzâdelerin hasreti oldu." [3354]

"Azâdeler"den murâd, ihlâs ve vefâya karşı lâkayd olanlardır. Ya'ni, "Ey Ayaz, sen ef'âlin ile bendeliği ve kulluğu canlandırdın. Senin ahvâlini ve ef'âlini gören ve ihlâsa ve vefâya karşı lâkayd olan kimseler, senin gibi bir kul ve bende olmağa hasret çektiler."

3351. Mü'min o olur ki, cezr ve medd içinde kafir onun îmânından hasret yiye!

"Cezr", denizin suyu geriye çekilmek ve "medd", onun zıddı olarak denizin suyu kenâra doğru uzamak demektir. Bu beyt-i şerîfde "cezr" ile kabza ve tecellî-i kahrîye ve "medd" ile basta ve tecellî-i lutfiye işaret buyrulur. Ya'ni, mü'min o olur ki, Hakk'ın tecelliyât-ı kahriyye ve lutfiyyesini bir bilip kahrından şikâyet ve ancak lütfundan şükretmez. Belki her iki tecellîden mahzûz ve şâkir olur. Nitekim I. cildin 1598 numaralı beytinde cenâb-ı Pîr efendimiz yani "Ben onun kahrına ve lütfuna âşığım. Pek acîb bir haldir ki, ben her iki zıddın âşığıyım!" buyurmuşlar idi. Bu hâl, Hak hakkında kâmillerin îmânıdır. Kâfir bu kâmilin îmânına imrenir ve hasret çeker. Çünkü onun cennet-i 'âcil ve râhat-ı kâmil içinde olduğunu görür ve "Keşke ben de bunun gibi olabilsem!" der.