Beyin kölesiyle zâhidin hikâyesine rücû'
32. bölüm / 51 · 917 kelime · ~5 dk okuma
3476. “İmdi senin hûşun nerede? Yahud aklın nerede? Tâ ki şarab içesin, ey ilme düşman olan sen!"
“Hûş” (هوش), zeyreklik ve şuûr ve fehim ve firâset ve rûh ve kalb ma'nâ-larına da gelir (Burhân). Burada “şuûr ve idrâk” ma'nâsı münasibdir. Bu be-yit râhibin lisânındandır. Ya'ni, “Ey Îseviyet’te mubâh olan şarabı içen kim-se, esâsen ayıklık hâlinde iken senin şuûr ve idrâkin tam değildir. Veyâhud aklın kâmil değildir ki, şarâb içip de bu şuûr-ı tâmmın ve akl-ı kâmilin ile ken-dini hüsn-i idare edebilesin. Ey ilme düşman olan sen, şarabı içersen büsbü-tün insanlıktan çıkarsın!”
Ma’lûmdur ki, Îsâ (a.s.)ın şerîatinde şarâb içmek memnû’ değil idi. İslâmi-yet’in bidâyetinde de müslümanlar şarabı içerler idi. Fakat bu hayât-ı dünye-viyyede neş’e-i nefsâniyye galib olduğu için, tabîatları fesâda mütemâyil olan efrâd-ı beşeriyye çoktur; ve Hakk’ın tecellîsini câzib olan şey dahi halkın is-ti’dâdıdır. Binâenaleyh bu sebeble şarab hakkında dört tavır üzerine memnû-iyyeti hâvî olan âyât-ı kur’âniyye nâzil oldu. Bu babdaki tafsilat IV. cildin 2151 numarasına müsadif olan : ya’ni “Fakat mâdemki ağleb kötülerdir ve nâmakbûllerdir, cümle üzerine şarâ-bı harâm etmişlerdir” beytinde geçti.
3477. Ey gavî, sen bî-hûşluk ve zulmet isteyici oldukça ne vakit sana bir nûr geldi?
3478. Gölgeyi gündüzde aramak kāidedir. Bulutlu gecede sen gölge arayıcı olmuşsun!
Ya'ni, gündüzün güneşin harâreti şiddetli olduğu vakit gölge aramak kāidedir. Bunun gibi vahdet güneşi kalbe tulû' ettiği vakit onun harâretinin şiddetini ta'dîl için ehl-i hakîkat gölge mesâbesinde olan keserâta ve gaflete teveccüh ederler. Nitekim Nefehâtü'l-Üns'te mezkûrdur ki: "Ebu'l-Hüseyin Nûrî hazretleri dâimâ elinde tesbih tutardı. Ona dediler ki, "Tesbih ile Hakk'ı mı zikrediyorsun?" Dedi ki: "Hayır, belki bununla gaflet celbetmek istiyorum!" Fakat ey gavî, sen hakîkat gündüzünden pek uzak iken sıfât-ı nefsâniyye bulutlarıyla bulutlanmış olan tabîat karanlığında, sen gölge mesâbesinde olan şarâb sarhoşluğunu isteyici olmuşsun!
3479. Avâmın gıdâsı için eğer helâl geldi ise, dostun taliblerine harâm geldi.
Râhib sözüne devam ederek dedi ki: "Şerîat-i Îseviyyede şarâb avâmın gıdâsı için her ne kadar helâl ise de, Hak yolunun tâlibleri olan zâhidlere harâmdır."
3480. Aşıklara şarab hûn-i dil olur. Onların gözleri yol üzerine ve menzil [3485] üzerine olur.
“Hûn-i dil”, “gönül kanı", gam ve gussadan kinâyedir; ve sonunda kalbe sürür bahşeden sıkıntı ve mihnete derler (Burhân). Ya'ni, Hak âşıklarının şarâbı ma'şûklarının firkatinden dolayı çektikleri gam ve gussa olur; ve onların gözleri nefislerinin huzûzâtında ve lezzetlerinde değil ma'şuklarının yolu ve menzili üzerinde olur.
3481. Böyle korkunç sahra yolunda bu akıl kılavuzu yüz küsüfludur.
"Korkunç sahrâ yolu"ndan murâd, aşk-ı Hak yoludur. Zîrâ bu yolda can fedâ edilmek vardır. Beyt-i Mısrî Niyazî (k.s.): Derd-i Hakk'a tâlib ol, dermâna erem dersen Mihnetlere râğıb ol, âsâna erem dersen Aşk yolu belâlıdır, her kârı cefalıdır Cânından ümidin kes, cânâna erem dersen Halbuki mihnet çekmeye ve can fedâsına râzı olmak, akl-ı cüz'înin verebileceği bir hüküm değildir. Nitekim Ebu'l-Hüseyin Nûrî hazretlerine "Akıl nedir?" diye sordular. "Ancak bir âcize yol gösteren bir âcizdir!" diye cevab verdi. Binâenaleyh bu yolda akl-ı cüz'î kılavuzunun gözü pek çok karanlıklara ve küsûfa düşer; ve bu yoldaki nûr-ı hidâyeti göremez.
3482. Kılavuzların gözüne toprak vurursun. Kervanları hâlik ve gümrah edersin.
Halbuki sen zâten bu yolda âciz olan akıl ve idrak kılavuzlarının gözüne toprak mesâbesinde olan gıdâ-yı sûrîyi ve şarâb ve emsâli lezzât-ı cismânîyi döküyor ve onları büsbütün kör bir hâle getiriyorsun. Binâenaleyh kervanları ya'ni tarîk-ı Hak sâliklerini helâk-i ma'nevîye sevk ediyor ve yollarını şaşırtıyorsun.
3483. Hakkā ki arpa ekmeği harâmdır ve yazıktır. Nefsin önüne kepek ekmeği koy!
Hak yolunu vurucu olan nefsin önüne buğday ekmeği değil, arpa ekmeği koymak bile harâmdır. O nefsin önüne kepek ekmeği koy ve o kargayı nefis ve latîf gıdalar ile besleme!
3484. Hak yolunun düşmanını hakîr tut! Hırsızı kürsüye koyma! Darağacı üzerinde tut!
O Hak yolunun düşmanı olan nefsi hakîr ve zelîl tut! Ona i'tibâr edip türlü türlü ni'metler ile besleme! O her an senin hulûsunu ve îmânını çalmak isteyen bir hırsızdır. O hırsızı kürsüye çıkarma! Onu darağacı mesâbesinde olan riyâzet ve mücâhede üzerinde tut!
3485. Sen hırsızın elini kesmeyi beğen! Kesmekten aciz isen onun elini bağla!
Ya'ni, nefis hırsızının elini riyâzet ve mücâhede bıçaklarıyla kesmeği beğen ve makbûl tut! Ve eğer riyâzete ve mücâhedeye kudretin yoksa maârif-i ilâhiyyeyi oku ve tahsîl et! Ve bu ma'rifet vâsıtasıyla onun elini bağla! Zîrâ sâlikin tarîk-ı Hak'ta ma'rifeti ziyâde oldukça nefsin hîlelerine vâkıf olur ve sâlik bu ma'rifet sebebiyle nefsin arzularına ve hevâlarına muhalefet eder.
3486. Eğer onun elini bağlamaz isen, senin elini bağladı. Eğer onun ayağını kırmaz isen, senin ayağını kırdı.
Eğer o nefis hırsızının kuvvetini riyâzet ile bağlamaz isen, o senin rûhunun elini bağlar; ve eğer onun fesâda meylini mücâhede ve muhalefet baltasıyla kırmaz isen o senin ruhunun ayağını âlât-ı fesâdı ile kırar ve seni Hak yolunda yürüyemez bir hâle getirir.
3487. Sen düşmana ne için şarâb ve şeker kamışı veriyorsun? "Acı gül ve toprak ye!" de!
Sen rûhunun düşmanı olan nefse niçin şarâbla ve türlü türlü lezîz ni'metler ile ikram ediyorsun? Onun arzûlarına muhalefet etmek sûretiyle o düşmanı öfkelendir ve "Acı acı gül!" de! Ve onun lezzetli ve tatlı gıdalar talebine cevâben "Toprak ye!" de! Ba'zı nüshalarda "zehr hand" yerine "zehr nûş” vâki'dir. "Zehir iç!" demek olur.
3488. Gayretten dolayı testi üzerine taş vurdu ve kırdı. O testiyi attı ve zahidden sıçradı.
Ya'ni, gulâma karşı bu acı sözleri ve nasîhatleri yaptıktan sonra kemâl-i gayretinden gulâmın elindeki şarâb testisi üzerine taş attı ve kırdı ve şarâblar döküldü. Gulâm dahi kulpu elinde kalan kırık destiyi attı ve zâhidin önünden kaçtı.
3489. Beyin huzuruna gitti, ona "Bâde nerede?" dedi. Onun huzurunda birer birer mâcerâyı söyledi. Gulâm beyin huzûruna gitti. "Bey ona hani şarab?" diye sordu. Gulâm dahi beyin huzûrunda zâhid ile yolda cereyân etmiş olan ahvâli bir bir söyledi.