İçeriğe atla

Îmân hakkında kâfirin müslüman ile olan hikâyesine rücû'

31. bölüm / 51 · 5439 kelime · ~28 dk okuma

3386. Fakat Şeyh Bâyezîd'in îmânından kalbime ne kadar hasret erişti?

Bu beyit 3352 numaralı beyitten başlayan kıssanın mâba'didir. Ya'ni müslümanın biri bir kâfire “Müslüman ol!" demiş ve o kâfir dahi ancak Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin müslümanlığını beğenip medhetmiş idi. Bu beyt-i şerîf dahi o kâfirin lisânındandır.

3387. O kadın gibi ki eşeğin cima'ını gördü, dedi: “Eyvah, bu ferîd olan fahl nedir?"

"Fahl", her zî-rûhun erkeği ve lügat ulemâsının ba'zıları indinde "kuvvetli zeker"dir. Burada her iki ma'nâ da münasibdir. Bu beyitte bu cildin 1333 numaralı beytinden i'tibâren beyân buyrulan câriye ve eşek kıssasına işaret buyrulur. Bu ve âtîdeki beyit Hz. Pîrin lisânından teşbîhen vâki' olmuştur.

3388. Eğer cima' bu ise ki, bu eşekler götürdürler, bu kocalar bizim fercimize pislediler.

Ya'ni, o yukarıda geçen kıssada kadın, eşeğin cimâ'ını ve erkekliğini beğenmiş olduğu gibi kâfir dahi Hz. Bâyezîd'in îmânını ve müslümanlıktaki erliğini beğenmiş ve şehveti zayıf olan erkeklerin kadınların ferclerini telvîs ettiği gibi ehl-i riyâ ve taklîdin îmânı dahi İslamiyet'in nâmını lekelendirmiştir.

3389. Imânın bütün hakkını Bâyezîd verdi. Böyle ferîd olan arslana aferinler olsun!

3390. Onun îmânından bir katre deryaya gitse derya onun katresinde gark olur.

Âlem halkının tevessül ettikleri îmân-ı mecâzî bir deryâ gibidir. Eğer Hz. Bâyezîd'in îmân-ı hakîkîsinden bir zerre o îmân-ı mecâzî deryâsına gitse, bu îmân-ı mecâzî deryâsı onun bir katresinde gark ve mahv olur ve îmân-ı hakîkîye münkalib olur.

3391. Ormanlarda ateşten bir zerre gibi, o zerre içinde orman fânî olur.

Deryânın katrede gark ve mahvının misâli budur ki, ateşin bir zerresi ve bir kıvılcımı ormana sıçrasa orman o kıvılcımdan ateş alıp kâmilen yanıp mahv olur ve kıvılcımda fânî olur.

3392. Askerli olan şahın kalbinde bir hayal gibi ki, cenkte hasımları tebâh etti.

Bu beyit dahi katrenin deryayı ifnâ etmesinin misalidir. Ya'ni, ordu ve kuvvet sahibi olan bir pâdişâhın kalbindeki bir hayal, zâhirde deryâ misâli olan düşman ordusuna nisbeten bir zerre mesâbesindedir. Fakat bu hayâlî olan tedbîr o pâdişâhın kendi askeri üzerinde müessir olup cenkte düşman ordusunun saflarını tebâh eder ve bozar.

3393. Muhammed'de bir kıvılcım yüz gösterdi. Nihayet kâfirin ve cühûdun gevheri fânî oldu.

"Sitâre", burada kıvılcım ma'nâsınadır; ve "kıvılcım"dan murâd, hidâyet-i Hak nûrudur. Ya'ni, Muhammed (a.s.) Efendimiz nübüvvetten evvel kitâb ve îmân ne olduğunu bilmez iken, vahy-i ilâhî geldiği vakit onun kalbinde nûr-i hidâyet-i Hak parladı ve tevhîd-i ilâhî şa'şaası zuhûr etti. Nihayet şirke müstenid olan kâfirlerin ve cühûdların gevher-i inkârı yandı ve fânî oldu. Nitekim sûre-i Şûrâ'nın nihayetinde şöyle buyrulur: وَكَذَلِكَ أُوحِينَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ ولَكن جَعَلْنَاهُ نُوراً نهدي به مَن نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا (Şûrâ, 42/52) Ya'ni "Sâir peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da emrimizden bir vahyi vahyettik. Halbuki kitâb ve îman ne olduğunu bilmez idin. Velâkin biz o vahyi nûr yaptık ki, onunla kullarımızdan dilediğimize hidâyet ederiz."

3394. O kimse ki îmân buldu, emâna gitti. Bâkîlerin küfürleri iki şübhe oldu.

Ya'ni, Peygamber'in da'veti üzerine îman eden kimseler, hem dünyâ hayâtında ve hem de âhiret hayâtında emniyet ve râhat buldular. Bâkîde kalanların küfrü ve inkârı, "Acabâ tarîk-i Muhammedî mi doğrudur, yoksa bizim yolumuz mu doğrudur?" diye iki şübhede kaldılar ve bunlar münafıklardır. Nitekim onlar hakkında sûre-i Nisa'da şöyle buyrulur: مذبذبين بينَ ذَلِكَ لَا إِلَى هَؤُلاء وَلَا إِلَى هؤلاء (Nisa, 4/143) ya'ni "O münafıklar îman ile küfür arasında mütereddid olup ne onlara ve ne de bunlara mensûbturlar"

3395. Bir kerre evvelkilerin küfr-i sırfı kalmadı. Ya Müslümanlık veyahud bir korku nasbetti.

Resûl-i Ekrem'in nübüvvetiyle nûr-i hidâyet-i Hak parladığı vakit bir kerre evvelki kavimlerin kökleşmiş olan küfr-i sırfı kalmadı. Zîrâ düşünmeğe da'vet olundular ve düşündükçe tereddüde düştüler. Bu süretle evvelki küfürlerde sarâfet ve sâdelik kalmadı. Bu nûr ya Müslümanlığı vücûda getirdi veyahud Müslümanlığın hakkāniyetini, delâil-i müteaddide ile anladıkları esbâb-ı muhtelife dolayısıyla inâd eden kimselerin kalblerine korku nasbetti. Ahd-i Risâletpenâhî'de zâhiren îman etmiş göründüler ki, bunlar da münâfıklar idi.

3396. Bu hîle ile su ve yağ etmekliktir. Bu meseller nûrun zerresinin küfvü değildir.

Ya'ni, biz nûr-ı îmandan "zerre" ve "katre" dedik; ve bu zerreyi ateşin kıvılcımına ve kıvılcımın ormana sıçramasına ve hayâle ve hayâlin muhârebede düşman ordusuna müessir olduğuna benzettik. Bu sözler hîle ile suyu yağa karıştırmak demektir. Su ile yağ her ne kadar karışsa da başka başka şeylerdir. Aralarında münasebet yoktur. İşte bu kıvılcım ve hayâl meselleri de böyle nûrun zerresinin nazîri ve küfvü değildir. Aslâ birbirlerine benzemez.

3397. Zerre cisimlenmiş olan bir şeyin gayrından olmaz. Lâ-yenkasim olan şarık zerre olmaz.

Ya'ni, zerre ancak cisimlenmiş ve cisim hâlinde bölünmüş olan bir şeyden hâsıl olur. Parlayan bir nûr kābil-i taksîm olmadığı için onun zerresi de olmaz. Binâenaleyh nûr-ı îman da böyle taksîm ve tecezzî kabûl etmeyen bir şârık ve parlayıcıdır. Bu ma'nâ “müncesim", "çîzî"nin sıfatı olduğuna göre verilmiştir. "Zerre"nin sıfatı olduğuna göre ma'nâ şu vech ile olur: "Zerre, bir şeyden müncesim olmaktan gayri değildir". Ya'ni zerre ancak bir maddeden ayrılıp başlı başına cisimlenmiş ve cisim hâlinde bulunmuş olan bir şeydir. Nûr-ı îman ise bir madde-i mahsüse değildir ki, ondan bir parçası ayrılıp başlı başına müncesim olsun!

3398. Zerre demeyi gizli bir murad bil! Deryanın mahremi değilsin, bu dem köpüksün!

Böyle olunca bu nûr hakkında "zerre" ta'bîr etmemizi gizli bir murâd ve maksada müstenid bil! O gizli murâd ve maksad dahi hüviyet-i eşyâ hakkındaki müşâhede nûrunun inkişaf-ı cüz'îsidir. Eğer bu vücûd-ı hakîkî deryâsının müşâhedesine dâir olan bu inkişaf-ı cüz'î hâsıl olursa, o deryânın köpüğü mesâbesinde olan suver-i eşyâ nazardan zâil olur; ve bu anda senin mecâzî ve taklîdî olan îmânın îmân-ı hakîkîye mübeddel olur. Sen ise şimdi köpük mesâbesinde olan cismâniyet âleminde müstağrak olduğun için bu vücûd-ı hakîkî deryâsının vakıfı ve mahremi değilsin!

3399. Şeyhin îmânının âfitâb-ı neyyiri, eğer şeyhin canının şarkından yüz gösterirse;

"Neyyir", parlayan, ziyâ saçan demektir. Ya'ni, Şeyh Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin îmânının parlayan güneşi eğer şeyhin canının şarkından doğup zâhir olsa;

3400. Bütün pestlik seraya kadar defîne tutar. Bütün bâlâ yeşilliğe mensub [3404] cennet tutar.

"Genc", define; "sera", yer altında olan toprak; "huld", dâim ve bâkî olmak demek olup burada cennetten kinâyedir. Ya'ni, âlem-i sûretin kısm-ı süflîsi kâmilen yer altındaki toprağa varıncaya kadar altın ve gümüş define-sine ve kısm-ı ulvîsi olan eflâk dahi kâmilen yeşilliğe mensûb olan cennete mâlik olurdu.

3401. O nûr-i münîrden bir can tutar. O hakîr topraktan bir cisim tutar.

Ya'ni, Bâyezîd hazretlerinin rûhu cisimdeki harâret-i garîziyyeden hâsıl olan rûh-i hayvânî değildir. Zîrâ bu rûh hayvanların hepsinde müşterektir. Onun rûhu Hak Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerim'de ونفخت فيه من روحي (Hicr, 15/29) ya'ni "Ben Âdem'e kendi rûhumdan nefhettim" buyurduğu rûh-ı izâfidir; ve bu rûh kendi zâtından ziyâdâr olan bir nûrdur. Hz. Bâyezîd bu rûh ile berâber bu âlem-i süflîde hakîr olan topraktan bir de cisim sahibidir. Bu nûrun hükmü onun topraktan olan cisminde müstevlî olmuştur.

3402. Ey aceb, o bu mudur? Yâhud o mudur? Söyle ki ey amca, bu müşkilde kaldım!

Acîb şey! Bâyezîd hazretleri o nûr-ı münîr olan rûh mudur? Yoksa hakîr topraktan olan bu cisim midir? Bana bunu îzâh et ki, ben bu husûsta müşkil içinde kaldım.

3403. Ey birâder, eğer o bu ise, o nedir? Onun nûrundan yedi gök pür-nûr olmuştur.

Ey kardeş, eğer Hz. Bâyezîd bu cisim ise o nûr-ı münîrin âsârı nedir ki, onun nûrundan yedi gök nûra müstağrak olmuştur?

3404. Ve eğer o o ise, ey dost bu beden nedir? Ey aceb, bu ikisinden hangisidir ve kimdir?

Ve eğer Hz. Bâyezîd o nûr-ı münîr olan rûh ise ey dost, âlem-i sûrette mahsüs olan bu cisim nedir? Acîb şey! Cenâb-ı Bâyezîd bu rûh ile cisimden hangisidir ve onun hakîkati kimdir? Bu makāmda evliyâullah ارواحنا اشباحنا و اشباحنا ارواحنا ya'ni "Bizim rûhlarımız cisimlerimizdir ve cisimlerimiz rûhlarımızdır" buyururlar.

3405. Bir ev sahibi adam ve onun pek müstehzî ve bulaşık ve yol vurucu bir kadını var idi.

"Tannâz", "tanz"den mübâlağa ile ism-i fail, "müstehzî ve alaycı" demektir. "Pelîd", bulaşık ve pis ve “rehzen", doğru yola gitmeye mâni' olan ma'nâsındadır. Ya'ni, o adamın karısı hüsn-i ahlâk sâhibi bir kadın değil idi.

3406. Her ne getirir idiyse kadın onu telef ederdi. Adam susmakta muztar idi.

"Ten zeden", susmak demektir. O adam eve her ne getirse kadın onu isrâf ederdi. Adamcağız kadının kötü huyundan bezdiği için susmağa mecbûr olurdu.

3407. O ıyâl sahibi iki yüz uzun cehd ile misafir için et getirdi.

O âile sahibi olan adam birçok sa'y ile para tedarik edip misafir için et satın alarak eve getirdi.

3408. Kadın onu şarab ile ve kebab ile yedi. Adam geldi, def'-i nâ-savab söyledi.

"Def-i nâ-savâb", kocasının eti sormasına cevaben, kadın gayr-ı ma'kūl söz söyledi demek olur. Ya'ni, kadın o eti güzelce kebab yaptı ve akranlarıyla şarâb ile beraber yedi; ve kocasının suâline karşı da gayr-ı ma'kūl cevâb verdi ki, âtîde beyân buyrulur.

3409. Adam ona dedi: "Et nerede? Misafir erişti, misafirin önüne taâm çekmek lazım gelir!"

3410. Kadın dedi: "O eti bu kedi yedi. Eğer sana lâzımsa başka et al!"

Bu söz kadının yukarıda zikrolunan def-i savabıdır.

3411. Dedi: "Ey Aybek, teraziyi getir. Kediyi ıyâra çekeyim!"

"Iyâr", bir şeyin kadir ve kıymetini anlamak için mi'yâr ile tecrübe etmek demektir. "Aybek", hizmetçinin adıdır. Kadının bu gayr-ı ma'kül cevabı üzerine kocası hizmetçiye dedi ki: "Ey Aybek, git terâziyi getir, kedinin ağırlığını tecrübe edeyim! Bakalım bu kadar eti yemiş midir, anlayayım!"

3412. Onu çekti, kedi yarım batman idi. Sonra o adam dedi ki: "Ey hîlekâr kadın!"

Kediyi tarttı, yarım batman ya'ni üç okka geldi. "Bunu görünce o adam karısına hitâben dedi ki: Ey hîlekâr kadın!"

3413. "Et yarım batman bir sitîr ziyade idi. Ey setîr, kedi de yarım batmandır."

Birinci mısra'daki "sitîr", bir batmanın kırk cüzünden bir cüz'üdür. Ba'zılarına göre altı buçuk dirhemdir (Burhân). İkinci mısra'daki "setîr", mestûre, örtülü ma'nâsınadır. Ya'ni adam dedi ki: "Eti kedi yedi dedin, et üç okka ve altı buçuk dirhemden ziyâde idi. Kediyi tarttım ancak üç okka geldi."

3414. "Eğer bu kedi ise, o et nerede? Ve eğer bu et ise kedi nerede? Ara bakalım!"

3415. Eğer Bâyezîd bu ise o rûh nedir? Ve eğer o rûh ise bu tasvîr kimdir?

Ya'ni, eğer Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri bu cisim ise o rûh-ı münîr nedir? Ve eğer o hazret-i Bâyezîd o rûh-ı münîr ise bu sûret-i cismânî kimdir?

3416. Ey benim yarim, hayret hayret içindedir! Bu ne senin işindir ne de benim işimdir!

Ey benim yârim ve musahibim! Hz. Bâyezîd'in ve o mertebede olan dîğer insân-ı kâmillerin hâli hayret içinde hayrettir. Bu hâli lafız ile ve kelâm ile îzâh ve tasvîr etmek ve bu îzâhât neticesinde hayreti izâle etmek ne senin işindir ne de benim işimdir. Zîrâ bu zevkî ve vicdânî bir hâldir. Bunu ancak başına gelenler bilir ve anlar. Kelâm ile ancak bu kadar diyebilirim ki:

3417. Her ikisi o olur. Velâkin zer'in mahsûlü asıl dânedir; ve o ki saman çöpüdür, fer'dir.

Reykin mahsûlüdür. "Perre", müteaddid ma'nâları vardır, burada saman çöpü demektir. Ya'ni, Hz. Bâyezîd rûh ve cisimden her ikisinin mecmû'u olur. Velâkin ekinin mahsûlü asıl tâne ve buğday ve başak alındıktan sonra saman çöpü bu dânenin fer'i olduğu gibi, rûh tohumunun bu âlem-i sûrete ekilmesinden maksûd-ı aslî dahi, ondan cisim vâsıtasıyla zuhûr edecek olan ahvâl ve ef'âldir. Ve cisim ise fer'dir ve âsâr-ı rûhun zuhûruna hâdim olan bir âlettir; ve rûh ile cisim arasındaki râbıta I. cildin 1546 numaralı beytinde îzâh olundu.

3418. Hikmet bu iki zıdları birbirine bağladı. Ey kasab, bu gerdan ve uyluk etrafı ile beraberdir.

"Girdirân", uyluk kemiği ma'nâsınadır; ve bu kemiğin üzerinde koyunun eti başka taraflarından daha ziyâde olur (Bahâr-ı Acem). "Girdirân bâ-gerde-nest", ya'ni "uyluk kemiği gerdan ile beraberdir" ta'bîri ulvî ile süflînin birliği hakkında bir darb-ı meseldir. Nitekim Hakîm Sûzenî'nin şu beytinde söylenmiştir: "Elimi ateşe koydum, boynuma da yumruk vurdum. Bu mesel hatırıma geldi: Uyluk kemiği gerdan ile beraberdir".

Ve bu mesel kasablar müşteriye koyunun etli tarafından vermekle beraber biraz da etsiz ve kemikli tarafı karıştırdıklarından dolayı vâki' olmuştur. Ya'ni Hakk'ın hikmeti birbirine zıd olan rûh-ı latîf ile cism-i kesîfi birbirine bağladı. Zîrâ muvâzene husûlü için bu lâzımdır.

3419. Rûh kalıpsız iş yapamaz. Cansız kalıp donmuş ve soğuk olur.

Rûh âlem-i letâfetten olduğu için bu âlem-i kesâfette cisim olmaksızın âsârını izhâr edemez ve cansız olan kalıp dahi donmuş ve soğumuş bir hâlde olup ondan hiç fiil zâhir olmaz.

3420. Kalıbın aşikâr ve o canın gizlidir. Bu her ikiden cihanın sebebleri doğru oldu.

Ey insan, senin cismin âşikâr ve mahsüstür, çünkü kesîfdir; ve senin o canın ise gizlidir ve gayr-i mahsüsdür, çünkü latîfdir. İşte birbirine zıd olan bu latîf ve kesîfden âlem-i sûretin esbâbı doğru oldu ve bu yüzden birçok ef'âl-i beşeriyye zuhûra geldi.

3421. Toprağı başa vurdun, başı kırmaz; suyu başa vurur isen, kırmaz.

Latîf ile kesîfin ictimâ'ından eser zuhûrunun misali budur ki, yalnız toprağı birinin başına atsan yarmaz ve zedelemez; ve kezâ suyu da başa vursan yine başı yarmaz.

3422. Eğer istersen ki başı kırasın, suyu ve toprağı birbirine karıştırırsın.

Ya'ni, toprak ile suyu birbirine karıştırırsan kaskatı bir çamur olur. Bu katı çamuru birinin başına vurursan onun başını zedeler ve baş yarmaktan ibâret olan murâdın hâsıl olur.

3423. Vaktaki başı yardın onun suyu asla gider. Fasl gününde toprak tarafına gelir.

Vaktāki o katı çamur topundan baş yardın ve murâdın hâsıl oldu, bu fiil bittikten sonra o çamurun suyu tebahhur edip kendi aslına gider; ve bu ayrılık zamânında toprak dahi yine toprak tarafına gelir. İşte rûh-ı latîf ile cism-i kesîfin izdivâcı dahi bu misâle mutâbıktır.

3424. Bir hikmet ki, Hak için izdivactan oldu, niyazdan ve inaddan hasıl oldu.

"Lecâc", inad etmek demektir. "Hikmet", lügatte sebeb ve illet ma'nâsınadır. "İzdivacın Hak için olması" budur ki, vücûd ve varlık ancak Hakk'ındır ve o vücudun sıfât ve esmâsı zâtında mahfidir. Bunların her biri kendi ahkâm ve âsârının zuhûrunu Hak'tan niyaz ederler; ve bu niyazlarında da inâd ve ısrar ederler. Hak Teâlâ dahi bunların niyazlarını ve taleb-i musırrânelerini is'af için kendi zâtının habsinden bunları âzâd eder. Fakat sıfatlar mevsûf olan zâtın ve isimler zât-ı müsemmânın aynı olup ma'nâ âleminde bunların ahkâm ve âsârı zâhir olamayacağından, evvelen zât-ı latîf-i Hakk'ın izdivacı kendi esmâ ve sıfatının suver-i ilmiyyesi ile ve sonra da ervâh libâsı ile vâki' olur; ve ervâhın izdivacı dahi suver-i misâliyye ile ve suver-i misâliyyenin izdivâcı dahi suver-i cismiyye ile husûle gelir; ve bu merâtibin ve izdivâcâtın hepsi zât-ı Hakk'ın kendi zâtını bu suver-i latîfe ve kesîfe âyînelerinde müşâhede buyurması içindir.

3425. Ondan sonra başka izdivaçlar olur, bir kulak işitmedi ve bir göz görmedi.

Bu suver-i latîfe ve kesîfe ile vâki' izdivaçlardan sonra rûh-ı latîf cism-i kesîfden ayrıldığı vakit başka izdivaçlar hâsıl olur ki, onları bu âlemde bu his kulaklarından bir kulak işitmedi ve bu his gözlerinden bir göz görmedi. Ya'ni rûh cism-i kesîfden ölüm vâsıtasıyla ayrıldıktan sonra bir vücûd-i berzahî ile izdivâc eder; ve hayât-ı dünyeviyyede rûh ile cisim izdivac halinde iken işlenen iyi ve kötü ameller ve izhar edilen iyi ve kötü huylar dahi birer sûret libâsına bürünüp bu cism-i berzahî ile izdivac eder. Bu izdivaclar bu dünyanın his kulağı ile işitilmez ve his gözüyle görülmez. Nitekim bu ma'nâ II. cildin 1406 numarasına müsâdif olan: سیرت کان بر وجودت غالبست هم بر آن تصویر حشرت واجبست ["Bir sîret ki, o senin vücûdunda gālibdir, o tasvîr üzerine de haşrin vâcibdir"] beytinde ve bu cildin 2211 numarasına müsâdif olan: روز محشر هر نهان پیدا شود هم خود هر مجرمی رسوا شود ["Mahşer günü her gizli aşikâr olur, her bir mücrim dahi kendinden rüsvâ olur"] beytinde beyân buyrulmuş idi.

3426. Eğer kulak işitse idi, ne vakit kulak kalır idi? Yâhud dil nerede sözü zabtederdi?

Eğer bu izdivaçları his kulağı işitse idi, artık onun kulağı kalmaz idi. Ya'ni o kimse bî-hod olur ve kendinden geçip bu âlem-i kesâfetin ahkâmı hâricine çıkar idi. Veyâhud bu bî-hodluk âleminde rûhunun gözüyle gördüğü bu izdivâcâtı bu cismin kesîf dili ile anlatamaz idi.

3427. Eğer kar ve buz güneşi göre idi, buzluktan ümîdi kaldırır idi.

3428. Düğüm ve damarlar olmaksızın su olurdu. Hava Dâvûd'u sudan zırh yapardı.

"Damar"dan murâd, sıfât-ı hayvaniyye ve "düğüm"den murâd, nefsin bağları ve ilişikleridir. "Su"dan murâd, rûh-ı safdır; ve "hava"dan murâd, aşk-ı ilâhîdir ki Dâvûd (a.s.)a teşbîh buyrulmuştur. Zîrâ Dâvûd (a.s.) demiri elinde yumuşatıp harb için zırh yapardı. Nitekim âyet-i kerîmede وَالنَّا لَهُ الْحَدِيدَ (Sebe', 34/10) ya'ni "Biz Dâvûd'a demiri yumuşattık" buyrulur. "Sudan zırh"dan murâd, sıfât-ı rûhaniyyedir ki, bu sıfât-ı rûhâniyye zırhı nefis ve şeytan düşmanlarına karşı kullanılır. Ya'ni, bir kul tecellî-i zâtî ile müşerref olduğu vakit onun kesâfet-i cismâniyyesinin hükmü kalmaz. Her ne kadar sûrette cisim görünür ise de, sıfât-ı hayvâniyyeden ve nefsin bağlarından ârî olurdu. Aşk-ı ilâhî Dâvud'u nefis ve şeytan düşmanlarına karşı onun sıfât-ı rûhâniyyesinden zırh yapardı.

3429. Binâenaleyh her ağacın canına derman, her bir ağaç onun kudûmünden mes'ûd olurdu.

"Ağaç"tan murâd, sûret-i beşeriyyedir. "Can"dan murâd, rûh-ı hayvânîdir. Ya'ni, tecellî-i zâtîye mahzar olan bir kul her bir beşerin rûh-i hayvânîsinin dermanı ve ilacı olur; ve onu rûh-ı hayvânîsinin sıfatları altında zebûn olmaktan kurtarır. Binâenaleyh onun nazarı altında bulunan her bir ferd-i beşer o insân-ı kâmilin kudûmünden saâdet-i ma'neviyyeye nâil olur.

3430. O donmuş buz kendinde kalmış, ağaçlar üzerine bir "Lâ-misâs!" [3434] okumuştur.

"Donmuş buz"dan murâd, aşk-ı ilâhîden bî-behre ve sıfât-ı nefsâniyyesinde müstağrak olan kimseye derler. "Lâ-misâs!", "bana dokunma!" demektir. Ya'ni, aşk-ı ilâhîye yabancı ve sıfât-ı nefsâniyyesinde müstağrak olan kimse kendi cismâniyetinin benliğinde ve kendi varlığının dâiresinde kalmıştır. Öyle bir kimseyi, Mûsâ (a.s.) gibi olan rûh-ı izâfî kovduğu için sâir efrâd-ı beşeriyye üzerine lisân-ı hâl ile, "Bana dokunma ve temâs etme ki, bendeki zulmet-i nefsâniyye sana da aksetmesin!" deyip durmuştur. Nitekim Mûsâ (a.s.)ın ümmetinden olan Sâmirî halkı buzağıya taptırdığı cihetle Mûsâ (a.s.) onu ümmeti arasından kovdu. Bu kıssa Tâhâ sûre-i şerîfesinde vâki' قال فاذهب فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَن تَقُولَ لَا مِسَاسَ (Tâhâ, 20/97) ya'ni "Mûsâ (a.s.) Sâmirî'ye dedi ki: Git, sen hayatta oldukça senin için halka karşı 'lâ-misâs' demek olsun!" âyet-i kerîmesinde mezkûrdur.

3431. Onun cismi ülfet eder olmadı, ülfet olunur olmadı. Onun nasibi ancak nefsin buhlü oldu.

"Şuhh", bahîllik etmek; "kısm", behre ve nasîb demektir. Bu beyt-i şerîf- de المؤمن يألف ويؤلف به والمنافق لا يألف ولا يؤلف به ya'ni "Mü'min ülfet eder ve onunla ülfet olunur; ve münâfik ne bir kimse ile ülfet eder ve ne de onunla ülfet olu- nur" hadîs-i şerîfine işâret buyrulur; ve münafık ancak menfaat-i şahsiyyesi- ni düşünüp içi dışına muvâfık görünmeyen bir kimsedir. Lisânen îman izhâr ederse menfaat-i şahsiyyesi cihetinden eder. Halbuki lisânı ile söylediği şeye kalbinden îmânı yoktur. Binâenaleyh menfaat-i şahsiyyesine muhalif olan her husûsta kimse ile ülfet etmez ve i'tilaf kabûl etmez; ve menfaati halkın zararında aradığı için onunla ülfet de olunmaz. Derhal muhalefet ızhâr eder. Binâenaleyh böyle bir kimsenin hayatta nasîbi ancak nefsinin buhlü ve ha- sîsliği olur. Zîrâ onun nefsi kendi menfaatinden geçmek husûsunda çok ba- hîldir.

3432. Zayi değildir, ondan ciğer taze olur, fakat hazar sultanının peyki olmaz.

"Hazar", bir şey yeşil olmak ve ter ü tâze olmak (Kāmûs). "Sultân-ı ha- zar"dan murâd, bahar mevsimidir ki, ondan topraklar yeşil ve ter ü tâze olur. "Peyk", mektûb getirip görüren hizmetkâra derler. Burada "haberci" demek- tir. Ya'ni, âlemde kar ve buzun vücûdu dahi abes ve zâyi' değildir. Zîrâ o yüzden sıcak mevsimlerde ciğer tâze olur ve harâret mündefi' olur. Fakat o buz bahar mevsiminin habercisi olmaz. Ancak incimâd mevsiminin haberci- sidir. Bunun gibi cismânî olanların vücûdu dahi abes ve zâyi' değildir. Onlar- dan da ba'zı kimseler fâide bulur; velâkin onlar bahar mevsimi gibi kalb ba- ğını yeşillendiren aşk-ı ilâhînin habercisi olmaz.

3433. Ey Ayaz, senin yıldızın çok yüksektir. Her bir burç onun uburuna la- yık değildir!

3434. Senin himmetin her vefâyı ne vakit beğenir? Senin safvetin her safâyı ne vakit ihtiyâr eder?

"Ayaz"dan murâd, tecellî-i zâtîye mahzar olan insân-ı kâmildir. "Yıl- dız"dan murâd, rûhtur. "Burç"dan murâd, isti'dâdât-ı muhtelife erbabıdır. Ya'ni, ey tecellî-i zâtîye mahzar olan insân-ı kâmil, senin rûhun yüksektir. Senin tarîk-ı Hak'taki gidişin her bir isti'dâd sahibinin kādir olup beğenebileceği bir şey değildir. Zîrâ onların havsalaları dardır. Senin himmetin âlî olduğu için, o isti'dâdât-ı muhtelife erbâbının Hakk'a karşı olan vefâsını beğenmez. Senin kalbinin safveti ve berraklığı her safayı ve safveti seçip ihtiyâr edemez.

O beyin hikâyesidir ki, kölesine "Şarab getir!" dedi. Köle gitti, şarâb testisini getirdi. Yolda bir zâhid var idi. Emr-i ma'rûf etti, bir taş vurdu, testiyi kırdı. Bey işitti, zâhidin te'dîbini kasdetti; ve bu kıssa Îsâ (a.s.)ın dîni zamanında idi ki, şarâb henüz harâm olmamış idi. Velâkin zâhid perhîzkârlık etti ve tena'umdan men' etti

"Tekazzüz", her bir fenâlıktan tebâud ve ictinâb demektir ki, perhîzkârlık demek olur. Bu kıssanın yukarıya rabtı budur ki, yukarıda "Ey Ayaz, senin yıldızın çok yüksektir. Her burç onun ubûruna lâyık değildir!" buyrulmuş idi. Bu kıssada mertebesi yüksek olan emîrin revişini, mertebesi ondan daha aşağı olan zâhidin havsala-i isti'dâdı kabûl edemediği beyân buyrulmak sûretiyle bu ma'nâ tavzîh olmuştur.

3435. Bir bey var idi, hoş-dil ve mey-perest idi. Her mahmurun ve her bir bî-çârenin kehfiydi.

"Hoş-dil", hoşnud ve müteşekkir; "bare", dost ve muhib; "mey-bâre", muhibb-i şarab ve mey-perest ma'nâsınadır. Nitekim "muhibb-i zen" olan kimseye "zen-bâre" derler. "Kehf", melce' ve mağara; "mahmûr", muhtâc-ı şarâb demektir. Ya'ni, Hakk'a şükredici ve şarabı seven ve her şarâba muh-taç olanın ve her bir bîçarenin melcei ve penâhı bir bey var idi.

3436. Bir müşfik, bir miskîn okşayıcı, bir âdil idi. Bir deryâ-dil, bir altın ba-ğışlayıcı cevher idi.

3437. Erlerin şâhı ve mü'minlerin beyi, râh-bân ve sır bilici ve uzak görücü idi.

"Bân", edât-ı nisbettir. “Râh-bân", yola mensûb ve yolcu demek olur, "Hak yolunun yolcusu" ma'nâsınadır. Ba'zı nüshalarda “râh-bân" yerine "râh-dân", yol bilici vâki'dir. Ya'ni bey ehl-i hakîkatten idi.

3438. Îsâ'nın devri ve Mesîh'in eyyâmı idi. Halk gönül tutucu ve az inci-tici ve melîh idi.

Bu emîrin hâkim olduğu devir, Îsâ (a.s.)ın dîni şâyi' olduğu ve Hz. Me-sîh'in şerîati hükmünün cârî bulunduğu günler idi ki, bu devirde ve günlerde halk ve ahâli gönül tutucu ve birbirlerini az incitici ve melîh idi.

3439. Bir gece ona vakitler değil iken misafir geldi. Onun cinsi bir hoş-mez-heb dahi bir emîr idi.

Ya'ni, bir gece o beye ansızın kendi cinsi ve latîf mezhebli olan diğer bir bey geldi. Beyt-i şerîfde bu beyin dahi ehl-i hakîkatten olduğuna işâret buy-rulur.

3440. Nazm-ı hâl hususunda onlara şarâb lâzım oldu. O vakit şarâb me'zûn [3444] ve helâl idi.

Hallerinde intizâm ve kalblere neş'e ve sürûr hâsıl olmak için, o beylere şarâb içmek lâzım geldi. Zîrâ o vakit şerîat-i îseviyyede şarâb yasak olmamış ve helâl bulunmuş idi.

3441. Şarabları noksan idi. Dedi: "Ey gulâm, git, testiyi doldur, bize şarab getir!"

O beylerin şarabları noksan idi. Binâenaleyh ev sahibi olan bey, kendi kölesine hitâben dedi: "Ey köle, git, testiyi doldur da bize şarâb getir!"

3442. "Filân râhibden ki şarâb-ı has tutar, tâ ki can hâs ve âmmdan halas bula!"

Ya'ni, "Getireceğin şarabı filân râhibden al ki, onun husûsî sûrette ve kemâl-i i'tinâ ile yapılmış şarabı vardır. Onun bu şarabını içmekle canımız havâs ve avâm kaydından, ya'ni keserât fikrinden kurtulsun!" Bu beyt-i şerîfde mubâh olan gıdalar, perîşan fikr ile tertîb ve tedarik olunursa, onları yiyen kimselerde perîşan hâtıralar husûlüne sebeb olacağına ve bil'akis huzûr-ı kalb ile ihzâr edilen taâmların kalblerde huzûr ve zevk-i vahdet husûle getireceğine işâret vardır. Nitekim Şah-ı Nakşbend (k.s.) hazretleri ekser-i evkātta yemek pişirmede ve sofra hizmetinde bizzat çalışır idi; ve eğer bir yemek öfke ile ve kerâhet ile ve zorluk ile pişirilmiş ise onu yemezler ve dervişlerine de yedirmezler idi.

3443. Binlerce testinin ve büyük küpün yaptığını o rahibin kadehinden bir cür'a yapar.

"Cerre", testi; "humdân”, büyük küp. Ya'ni, o râhibin kadehindeki şarâbın bir damlası o kadar müessirdir ki, binlerce testi ve büyük küpteki şarâbların yaptığı te'sîri yapar.

3444. O şarabda gizli bir maya vardır; öyle ki abâ içinde sultanlık vardır.

Abâ içinde ma'nâ âleminin sultanlığı gizli olduğu gibi, o râhibin şarabında da gizli bir maya vardır ki, onun te'sîri içenlerin bâtınında zuhûr eder.

3445. Sen parça parça olan eski libâsa az bak! Zîrâ dışarıdan altını kara yaparlar.

Ey zâhir-bîn olan kimse, sen parça parça ve yırtık bir hâlde bulunan eski esvablara nazar-ı hakāretle az bak! Zîrâ ma'nâ sultanlarının çoğu kendilerini böyle eski püskü libâslar içinde saklamışlardır ve halkın hücûmundan tesettür etmişlerdir. Zîrâ mütecâvizlerin tama'larını kırmak için altınları kara bir renk ile boyarlar. Onların kıymetlerini böyle örterler.

3446. Kötü gözden dolayı merdûd oldu; ve dışarıdan o la'l duman bulaşık oldu.

O ma'nâ sultânı olan veliyy-i Hak, kötü gözden dolayı böyle eski libâslar içinde zâhir-bîn olanların nazarında merdûd oldu; ve o la'l gibi kıymetli olan velî zâhirde böyle dumana bulaşmış bir hâlde oldu.

3447. Hazîne ve gevher ne vakit evlerin ortasındadır? Defineler daima vîrânelerdedir.

Hazîneler ve mücevherleri evlerin içinde saklamazlar. Harîslerin ve hırsızların rağbet edememeleri için harâbe mahallere defnedip saklarlar.

3448. Adamın hazînesi vaktāki vîrâneye defîn oldu, onun çamuru o laînin göz bağı oldu.

Vaktaki Hak Teâlâ hazretleri hazîne-i ilâhiyyesini harâbe mesâbesinde olan Adem'in cism-i unsurîsine defnetti, onun çamurdan ve topraktan mahlûk olan cismi o İblîs-i laînin göz bağı oldu; cismi gördü ve o ma'nâ hazînesini göremedi.

3449. O gevşek gevşek çamura nazar etti. Cân ona dedi ki: "Benim çamurum senin seddindir!"

İblîs ehemmiyetsiz bir sûrette Adem'in çamurdan mahlûk olan cismine nazar etti ve zâhirine baktı. Fakat bâtından cân-ı Adem ona dedi ki: "Benim çamurum ve cismim senin nazarının seddi ve perdesidir. Bu perdeden dolayı benim ma'nâmı göremezsin!"

3450. Köle iki testi aldı ve iyi koştu. Derhal râhiblerin manastırına erişti.

Velhâsıl beyin emri üzerine köle şarâb doldurmak üzere iki testi aldı ve koşa koşa gitti. Derhal râhiblerin manastırına erişti.

3451. Altın verdi, altın gibi bir şarab satın aldı; taş verdi, mukābilinde cevher satın aldı.

3452. Bir bâde ki şahların başına sıçrar, sâkînin başı üzerine altın taç koyar.

"Târik", baş tepesi demektir. Öyle bir bâdeyi satın aldı ki, şâhların dimâğlarına sıçrar ve sekr ve neşve peydâ eder; ve o neşve ve neşâtın te'sîriyle o şarâb sâkîsinin başına şâhlar tarafından ikrâmen altın koymağa sebeb olur.

3453. Fitneler ve şevkler koparıp bendeler ve hüsrevler karışmıştır.

Öyle bir şarâb ki, içilen mecliste fitneler ve şevkler koparıp kemâl-i zevk ve neşâttan bendeler ile şâhlar birbirine karışmıştır. Ya'ni şahlara mahsûs olan kibir ve vakār ve bendelere mahsûs olan hâl-i acz ve zillet ve tevâzu' bu şarabın verdiği zevk ve neşât sebebiyle aradan kalkmıştır ve hepsi bir olmuştur.

3454. Kemikler gidip hep can olmuşlardır. O zaman taht ve tahta müsavî olmuştur.

"Kemikler"den murâd, cisimlerdir. Ya'ni, o içki âleminde mertebesi büyük ve küçük olan adamlarda cisme ve zâhire âit olan saygılar kalkıp hepsi can gibi yek-vücûd olurlar. O vakit padişahların oturdukları taht ile fakîrlerin oturdukları tahta müsâvî olur. Sarhoşluk hâliyle böyle bir mahalde bir fakîr pâdişâhın tahtına oturabileceği gibi, pâdişâh dahi fakîrin oturduğu kuru tahta üzerine oturmakta beis görmez. Cenâb-ı Pîr efendimiz sarhoşluğun bu hâlini Fihi Mâ Fih'lerinin 23. faslında İbn-i Çavuş nâmındaki bir kimseye nasîhati esnasında da şöyle tasvîr buyururlar: "Sana harâm olan şarâbdan veyâ afyondan veyâ esbâbdan bir sebeble zevk hâsıl olduğu vakit, düşmanlarının kâffesinden râzı olmuyor musun? Onları affetmiyor musun? Onların ayaklarını öpmüyor musun? Kâfirle mü'min bu saatte senin nazarında şey'-i vâhid oluyor. İşte Şeyh Salahaddîn'de bu zevkin aslı ve harrı vardır ilh..."

3455. Ayıklık vaktinde su veya yağ gibidirler; sarhoşluk vaktinde cisim içinde can gibidirler.

Bu halk ayıklık vaktinde su ve yağ gibi birbirlerine muhâlifdirler ve her biri kendi mertebesinin hükmünü muhafaza eder. Fakat sarhoşluk vaktinde cisim içinde cân gibi birbirleriyle müttehid olurlar. Rubâî-i Hz. Pîr: "Aşık bütün yıl sarhoş ve rüsvây olsun! Dîvâne ve şûrîde ve şeyda olsun! Ayıklık sebebiyle her şeyin gamını yeriz. Vaktâki sarhoş oluruz, her ne olursa olsun! deriz."

3456. Herîse gibi olmuştur. Orada fark yoktur. Bir fark yoktur ki, o murada gark yoktur.

"Herîse", et ile buğday karıştırılarak yapılan bir yemeğin adıdır. Ya'ni, içki meclisinde her sınıf halk "herîse" denilen yemek gibi birbirine karışıktır. Böyle bir gark olmayan yerde, bu ma'nâyı fark ve temyîz etmek yoktur. Bu ihtilâtı öyle bir mecliste gark olup kendi nefsinde hissedenler fark ve temyîz edebilirler.

3457. O gulâm o iyi namlı beyin köşkü tarafına böyle bir şarabı getirdi.

3458. Kuru beyinli belâya sarılmış bir şûrîde zahid öne geldi.

Riyâzâttan dolayı beyni kurumuş ve mücâhede belâsına sarılmış, zâhir hâli perîşan bir zâhid şarâb getiren gulâmın önüne çıktı.

3459. Cismi gönül ateşlerinden erimiş; evi Huda'nın gayrından boşaltmış.

"Perdâhten", burada "boşaltmak ve hâlî etmek" ma'nâsınadır. Ya'ni, o zâhid gönlündeki hayât-ı bakıyeye nâiliyet aşkının ateşlerinden cismini arıtmış ve kalbinin evini Hudâ'nın gayrinden ve suver-i kevniyye ve ezvâk-ı dünyeviyyeden boşaltmış idi.

3460. Mihnetin amansız tokatlarını, nice bin dağlar üzerine dağları,

"Zînhâr", kelimesinin müteaddid ma'nâları vardır. Burada "aman" demektir. "Bî-zînhâr", amansız ma'nâsınadır; ve bu beytin fâili aşağıdaki beytin ilk mısrâ'ındaki "dîde" kelimesidir.

3461. Görmüş. Onun kalbi her saat ictihad içinde, gece ve gündüz ictihada yapışmıştır.

İki beytin mecmûan ma'nâsı böyle olur: O zâhid, riyâzât ve mücâhede mihnetinin amansız olan tokatlarını ve bu tokatlardan cisimde hâsıl olan nice bin dâğlar üzerine dâğları ve yara ve bereleri görmüştür. Onun kalbi her an nefsi ile ve şeytan ile harb içindedir. Gece ve gündüz ictihâda yapışmış ve sarılmıştır.

3462. Yıl ve ay kana ve toprağa karışmış; onun sabrı ve hilmi gece yarısı kaçmıştır.

"Hâk", burada mutî'lik ve üftâdelik; ve "hûn", hodbinlik ma'nâlarınadır (Burhân). Bu ma'nâlara göre "der hûn ve hâk âmîhten", mutî'lik içinde ve kendi zühdünü ve takvâsını görücülük içinde müstağrak olmak demek olur ki, her bir zâhidin hâli de budur. Zîrâ zâhid etrafı ancak kendi mertebesinden ve görüşünden muhakeme eder. Bu sebeble ef'âl-i halka karşı i'tiraz etmekte sabırsız ve muamelesinde sert olur. Bu zâhid dahi yıllarca ve aylarca tâatte ve kendi nefsini zühd ü takvâda görücülük içinde müstağrak olduğundan böyle gece yarısı köleyi ezvâk-ı nefsâniyyeye bâdî olan şarâbla görünce sabrı ve yumşaklığı kaçtı.

3463. Zahid dedi: "O testilerdeki nedir?" Dedi: "Şarâb!" Dedi: "O kimindir?"

Zâhid gulâma "O testilerdeki nedir?" diye sordu. Gulâm da "Şarâbdır!" dedi. Zahid tekrar "O şarâb kimindir?" diye sordu.

3464. Dedi: "O pek büyük olan filân beyindir." Dedi: "Tâlibin ameli böyle mi olur?"

Zâhidin suâline cevâben gulâm "O şarâb bu şehrin pek ulusu olan filân beye aittir." Zâhid bunu işitince dedi ki: "Acîb şey, Hak talibinin ameli böyle şarâb içmek mi olur?"

3465. “Halık'ın talibi, sonra da ıyş ü nûş ha! Şeytanın bâdesi, ondan sonra da yarım akıl ha!"

Ya'ni, "Hem Hakk'ın tâlibi olmak ve hem de ıyş ü nûş ile meşgül olup nefsin hazzını vermek bir yere sığar mı? Esâsen ayıklık hâlinde yarım aklın var iken, onun üstüne bir şeytanın bâdesini içip sarhoş olmak ve bu yarım aklı da perîşan etmek câiz olur mu?"

3466. Senin aklın böyle şarâbsız solmuştur. O aklın üzerine akıllar bağlı gerektir.

Senin aklın daha şarâb içip sarhoş olmadan böyle soluk ve yarım bir hâldedir. Böyle yarım ve soluk bir akıl üzerine kâmillerin akıllarını bağlamak ve bu soluk aklı serbest bırakmak lâzımdır.

3467. Senin aklın acaba sekr vaktinde ne olur? Ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağının avı olmuş olan!

Ey bir kuş gibi sarhoşluk tuzağının avı olmuş olan kimse, senin aklın ayık iken böyle solmuş ve yarım bir hâlde bulunmuş olursa, acabâ sarhoşluk vaktinde ne hâle gelir, var kıyâs et!

Ziyâ-ı Delk'ın hikâyesidir ki, pek uzun boylu idi; ve onun kardeşi Şeyh-i İslâm Tâc-ı Belh gāyetle kısa boylu idi; ve bu Şeyh-i İslâm birâderi Ziya'dan arlanır idi. Ziyâ onun dersine geldi ve bütün Belh'in sudûru onun dersinde hazır idi. Ziyâ bir hizmet etti ve geçti. Şeyh-i İslâm ona ehemmiyetsizce bir yarım kıyâm etti. Ziyâ dedi: "Evet pek uzunsun, biraz çal!"

"Serserî", ehemmiyetsiz ve kayıtsız demektir. Ya'ni, Ziyâ-i Delk gāyet kı-sa boylu olan kardeşinin kendisine karşı ehemmiyetsizce bir yarım ayağa kalktığını görünce boyunun kısalığıyla beraber kibir ve azametine ta'rîz için ona dedi ki: "Evet birâder, zâten boyun pek uzundur, bu cüz'î kıyâmın sûre-tiyle o uzun boyundan biraz çalmış ve boynu biraz kısaltmış olursun!" Bu kıssanın rûhu kubh üzerine kubh, ekbah olur demektir. Ve yukarıya rabtı bu-dur ki, senin ayıklık hâlinde zâten aklın kabîhdir ve sarhoşluk vâsıtasıyla ona bir kubh daha ilave edersin. Binâenaleyh aklın ekbah bir hâle gelir.

3468. O Ziya-i Delk latif ilhamlı idi. Onun kardeşi Tâc, Şeyh-i İslâm idi.

3469. Belh dârü'l-mülkünün Şeyhülislâmı olan Tâc kısa boylu ve kuş yavru-su gibi küçük idi.

3470. Gerçi fâzıl ve erkek ve fenler sahibi idi. Bu Ziya zarafette ziyade idi.

"Fahl", lügatte her zîruhun erkeğine derler. Burada "mesleğinin merdi" ma'nâsınadır. Ya'ni Şeyh-i İslâm olan Tâc gerçi fâzıl ve meslek-i ilimde merd ve fenler sahibi bir şahıs idi. Fakat onun kardeşi bu Ziyâ zarâfette ondan daha ziyâde meziyet sahibi idi.

3471. O çokluk kısa, Ziyâ hadsiz uzun idi. Şeyh-i İslâm'ın yüz kibir ve nazı var idi.

Şeyh-i İslâm gāyet kısa boylu ve onun kardeşi Ziya dahi uzun boylu idi. Bununla beraber Şeyh-i İslâm ilmine ve mertebesine mağrûr olup pek kibirli ve nazlı idi.

3472. Ona bu birâderden âr ve neng gelirdi. O Ziya dahi doğru yollu bir vaiz idi.

Şeyh-i İslâma bu uzun boylu kardeşinden halka karşı utanma gelirdi. Halbuki bu utanma abes idi. Zîrâ o Ziyâ dahi doğru yolu ve tarîk-i hidâyeti ta'kib eden bir vâiz idi.

3473. Meclis günü o Ziyâ içeriye geldi. Dîvânhâne kadılar ve asfiyâ dolu idi.

O Ziyâ-ı Delk Şeyh-i İslâm'ın meclis kurduğu bir gün meclisden içeriye girdi. Dîvânhâne kadılar ile ve sâf kalbli ulemâ ile dolu idi.

3474. Şeyh-i İslâm kibr-i tâmından dolayı bu biradere böyle yarım kıyâm etti.

Şeyh-i İslâm Tâc-ı Belh mahza kibrinden ve azametinden dolayı kendi kardeşi olan Ziyâ-i Delk'a şöylece yarım bir kıyâm etti ve hürmeten tamâmıyle ayağa kalkmak istemedi.

3475. Ona dedi: "Çok uzunsun, ikrâm için biraz da o servi boyundan çal!"

Ziyâ-i Delk onun bu kibir ve azametini görünce dedi ki: "Boyun çok uzundur, Şeyh-i İslâmlık makāmının icâb ettiği ihsânı şuna buna yapmak için emvâl-i hükümetten çalıyorsun. Şimdi bana ikrâm için dahi biraz da o servi gi- bi uzun olan boyundan çal!" Cem'iyyetli bir ta'rîz-i azîmi ifade eden bu söz Ziyâ-i Delk'ın zarâfetini gösterir.